Heybemdeki hikâyeleri açtıkça, bana ait olmayan ama benim olmuş acılarla yüzleşiyorum. Birini anlatmaya kalksam, yüreğime oturmuş diğer taşlar sarsılıyor. Ve ben susuyorum.
Her hikâye kıyıya vurmuş bir taş misali; her taş, suyun yosun tutmuş kuytusunda sessizce bekliyor. Bazı hikâyeler kelimelere sığmayacak kadar ağır. Çünkü bazı acılar anlatılmak için değil, sadece taşınmak içindir.
O Eylül günü, Hatun Ana’nın bu dünyanın tüm yükünü taşıyan bedenini, o çok sevdiği topraktan çıkarılışını izledim. O, tohumu ilk toprağa eken, suyu ilk veren, hayatı var eden, güneşten önce uyanan, “Ana’ydı.
Toprak utandı mı bilmem, ya gökyüzü? Bir annenin bedenine bile tahammül edemeyen eller, bir halkın yasına nasıl tahammül edebilirdi?
“Buraya Ermeni, buraya terörist gömdürmeyiz!” diye avaz avaz bağıran o kalabalık, insanın insana ne kadar yabancılaşabileceğinin en çıplak ifadesiydi. O an anladım: bazı mezarlar kazılırken yalnızca toprak değil, vicdan da yerinden sökülür.
Unutmalıyım! dedim. Çünkü unutmasam yaşayamam. İnsan unutmasa çıldırır. Depremler olur beyninde; her acının ardından hafıza, bir fay hattı gibi sarsılır. O gün Aysel’i anladım. Unutmak, fazla yüklenmiş bir hafızanın kendini koruma biçimiydi. Bir insan, bir coğrafyanın bütün acısını tek hafızada taşıyamazdı.
O günden sonra rüzgâr biraz eksik eser oldu. Toprak mahcup, gökyüzü utangaç bakıyor. Çünkü ölümüne bile saygı gösterilmeyen bir halk, yaşamı boyunca kaç kere daha gömülür içinden?
Gazetecinin kalemi ağırlaştığında, her kelime yürekte bir taşa dönüşür. Ama susmak daha ağırdır. Susmak, ağzında cam kırığı taşımak gibidir; her nefeste kanar, her sessizlikte keser içini.
Bir halkın acısını, bir annenin mezarını, bir insanın belleğini taşımak kolay mı? Aysel’in unutması, saçının her beyazına sakladığı bir sığınak; hatırlamaksa, bıçakla yarayı durmadan kanatmaktır. Onun hikâyesi, hafızada saklı kabuk tutmayan bir yara…
Sahi, kutsallık neydi? Neye affetmiştik kutsallığı? Bazılarımız, kabul edemediğimiz acılar karşısında vicdanımızı bastırıyoruz.
Bazı acılar geçmez, ama dönüşür; önce yara olur, sonra iz. Bu iz kaçımızda kaldı? Kaçımız acılarımızdan bir yol yaptık kendimize? Kaçımız acılarımızı kutsadık?
Kaçımız dönüp zamanın gerisine baktığımızda, o Eylül’ün üşüten rüzgarını bedenimizde hissediyoruz?
Ama ben, Aysel’in gözlerindeki o boşluğu gördüğümde anladım: bazen unutmak da bir ölüm biçimidir. Hafıza dediğin, yalnızca aklın değil, kalbin de taşıdığı bir yüktür.
O unuttukça, biz hatırlamak zorundaydık. Çünkü bir halkın belleği, tek bir insanın hafızasına sığmaz. Aysel’in hafızası sustu, ama biz onun yerine anlatmalıyız.
Biz sustukça taşlar konuşur oldu. Her mezar, bir ülkenin vicdan defterinde açılmış yeni bir sayfa gibiydi. Ama o sayfalar da zamanla sarardı, harfleri silindi. Belki de en büyük kötülük, unutmak değil, unutturmaktı. Çünkü unutturanlar, tarihi kendi dillerinde yeniden yazıyor…
Biz unuttukça tarih yeniden karanlığa gömülür; o karanlıkta bir mezar daha açılır…
Bir mezar daha açılır…
Bir mezar daha açılır…