Filiz Deniz: Delik Deşik Bir Kazağın Hafızası

Siren seslerinden yorulmuş bir şehrin içinde Uğur, her akşam aynı oyunu oynardı. Kapısını kapatır, “Dışarıda duyduğu siren seslerine rüzgârın sesi,” derdi kendi kendine. Rüzgâr estikçe dünya hafifler, çocuk kalbi korkuyu..

Filiz Deniz: Delik Deşik Bir Kazağın Hafızası
Yayınlanma: Güncelleme: 2 views

Siren seslerinden yorulmuş bir şehrin içinde Uğur, her akşam aynı oyunu oynardı.

Kapısını kapatır, “Dışarıda duyduğu siren seslerine rüzgârın sesi,” derdi kendi kendine.
Rüzgâr estikçe dünya hafifler, çocuk kalbi korkuyu kandırmanın bir yolunu bulurdu.

Bir gün rüzgâr sustu. Uğur’ın cebinde taşıdığı beş taş, kapının eşiğinde kaldı,
kendisi o kapıya hiç ulaşamadı.

O günden sonra Kızıltepeli kadınlar yerde buldukları beş taşı Uğur sanıp sanıp topladı;
çünkü acı insanın içinde şekil değiştirir.
Bazen bir taş olur, bazen bir rüzgâr, bazen hiç büyüyememiş bir çocuğun adı…

Uğur Kaymaz, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte evinin önünde katledildi.
Uğur 12 yaşındaydı; 13 kurşunla vuruldu. Babası ise 8 kurşunla.

Geride delik deşik olmuş bir çocuk kazağı kaldı.
Oysa her anne evladının küçücük kıyafetini saklar;
çocuğunun çocuğuna kalır diye bir geçmişi, bir geleceğe taşır.
Bazen bir patik olur bu, bazen bir kazak bazen bir oyuncak.
Ama hiçbir anne, kurşunlarla delinmiş bir kazağı saklamamalı.

Bir çocuğun babasıyla ağız dolusu güldüğü bir fotoğrafı kalmalı; gülüşü dünyayı aydınlatan.

Bir çocuğun babasıyla paylaştığı küçük anılar olur; cebe saklanmış beş taş,
yolda bulunan bir tüy,
Komşu bahçesinden çaldığı bir ceviz, toprağa çizilmiş bir güneş…
Hepsi minik bir kalbin hafızasında saklı kalırdı…

Bir babanın çocuğunun kulağına usulca bıraktığı bir nasihat olur;
“Düşersen kalkarsın, korkarsan ben buradayım,”
diye fısıldayan,

Bir baba sığınaktır evladı için
İstediğinde gövdesine dayandığı, soluklandığı
Ama ölürken değil!

Bir çocuk babasının kucağında can vermez;
dünya böyle bir sahneyi taşıyamaz.
Bir baba çocuğunun, bir çocuk babasının yanı başında ölmez,
insanlık böyle bir acıya dayanamaz.

Gülen fotoğraflar,
kederli acı dolu bir geleceğe asılmamalıdır.
Ve hiçbir baba–çocuk hikâyesi,
yeryüzünde yarım bırakılmamalıdır.

“Merhaba güneş!” der çocuklar.
“Merhaba yıldızlar, ay, galaksi!
Merhaba dört mevsim, on iki ay, yedi gün, gelecek zaman!
Merhaba papatya, gelincik tarlası, buğday başağı, kızılçam ormanı!
Merhaba dağlar, sarp yokuşlar, düz ova ve okyanuslar!

Müjdeler olsun:
Bütün çocuklar kardeştir ya…
Kardeşliğe bir kez daha merhaba!”

Ama Dünya Çocuk Hakları Günü’nün ertesi günü
Uğur’un selamını kimse duymadı.
O, bir çocuğun taşımaması gereken bir yükle;
kardeşliğin söz olduğu, adaletin suskun kaldığı bir günde öldürüldü.

Uğur’dan geriye
beş taş,
bir kazak,
bir fotoğraf
ve hiç dinmeyen bir rüzgâr kaldı.

Bizse her defasında o rüzgâra
onun adını fısıldıyoruz…

Ve biz, her defasında o rüzgâra onun adını fısıldarken, aslında hiç dinmeyen bir soruyu da fısıldıyoruz sessizce: “Neden?”

Çalan siren sesleri, ne de bir oyun arkadaşı artık ne de bir rüzgâr…

O şimdi bir sızı…

Bir çocuğun kahkahası,
Bir babanın nasihati,
Cebindeki beş taşın şıngırtısı
rüzgârın içinde, toprağa düşmüş bir çiçek tozu gibi savruluyor.

Ve biz, bu hikayenin yarıda kalmış sayfalarını okuyanlar
O delik deşik kazağın her bir ilmeğinde,
Bir daha asla tamir edilemeyecek yara aldık.

Nerde beş taş oynayan bir çocuk görürseniz, bir baba-oğlunun yarım kalan hayallerini hatırlayın.

Çünkü bazı acılar, zamanla hafiflemez; sadece şekil değiştirir. Bazen bir taş olur bazen bir kazak, bazen de hiç dinmeyen, için için esen bir rüzgâr.

Ve bu rüzgâr, adaletin olmadığı her yerde, Uğur’un adını haykırmaya devam ediyor.

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.