Kimsesizlik kelimesi geldi oturdu yüreğime.
Kimsesizlik soğuktur…
İçimdeki huzursuzluk boğazımı sıkıyor.
Göğsüm daralıyor; nefes almak mücadeleye dönüşüyor.
Bu daralma, adını koyamadığım bir ağırlık gibi bedenimde yer ediyor.
Kimsesizlik soğuktur, iliklere işler, bedenini dondurur.
Canın teninde kurtulmaya çalışır ama kaçamaz.
Üşütmekten fazlasıdır. Ağırdır. Yakıcıdır. Çaresizlik gibi içini yer.
Sesin kimseye ulaşmaz,
Bu his ağır, soğuk, yakıcı kimsesizlikle birleştiğinde büyür, bir yük haline gelir.
Zaman ilerlemez, beden direnir, zihin daralır.
Ve geriye tek gerçek kalır: BEN BUNU TAŞIYAMIYORUM…
Ne çok yalnız bırakıldık…
Kelimeler birer birer soluyor.
Bir zamanlar anlam kattığım cümleler, şimdi paslı bir çivi gibi yüreğime batıyor.
“Anlatmak” dediğim şey, anlaşılmamaya dönüyor…
Gerçek şimdi karşımızda çırılçıplak duruyor
kimsenin elbise giydiremeyeceği kadar orta yerde gerçek…
Gerçeğe yalanı anlatmak: Bir gölgeye sarılmak gibi; ne kadar sıkı tutarsan, o kadar hızlı kayıp gider avuçlarından.
Çürümüş kelimeler, sessizliğin ağırlığını taşırken, bazen daha sert bir acı bırakır;
bir kelimeyi yitirmek, bir hatıranın kendi içine çökmesidir.
Ve biz, eski sözlerin küf kokusuna rağmen hâlâ dilimizde bir umut arıyoruz.
Gerçek çırılçıplak duruyor.
Ama bakmakla görmek aynı şey değil.
Bakmak, gözün alışkanlığıdır;
görmek ise cesaret ister.
Çünkü gören insan, artık kaçamaz.
Gördüğün an sorumluluk başlar.
Bugün hakikat, herkesin önünde duruyor
ama herkes ona sırtını dönmenin bir yolunu buluyor.
Kimi sessizliği akıl sanıyor,
kimi korkuyu temkin diye adlandırıyor,
kimi de suskunluğunu “denge” diye pazarlıyor.
Oysa gerçek dengede durmaz.
Gerçek ya yaralar ya da iyileştirir.
Ve çoğu zaman önce yaralar.
Bizim kimsesizliğimiz de buradan gelir.
Yalnız bırakılmaktan değil,
görüldüğü halde duyulmamaktan…
Söylenenin kayda geçmediği,
acıların istatistiğe dönüştüğü bir dünyada
insan şüphe etmeye başlar.
Çünkü insan, en çok ihanete uğradığını hissettiğinde üşür…
İşte tam burada başlar içteki çözülme.
İnsan kendine bile yabancılaşır.
“Abartıyor muyum?” diye sorar,
“Gerçekten bu kadar ağır mı?”
Sonra utanır hissettiğinden.
Acısını küçültür, sessizliğini büyütür.
Gördükçe gerçeği üşümenin
daha da ağırlaştığını fark ettim
Kelimelere sığındım…
Ve sonra kelimeler de çürür.
en doğru söz bile zamanla küflenmeye başlar.
İnsan, kendi iç sesini bile kısmaya başlar.
Kendini korumak sanır bunu,
oysa bu, yavaş yavaş yok olmaktır.
Ama yine de içimde bir direnç var.
Adını koyamadığım,
yüksek sesle konuşmayan
ama tamamen de susmayan bir şey.
Belki bu bir umut değil,
sadece teslim olmama refleksi.
Bilmiyorum.
Bildiğim tek şey şu:
Ve ben,
bütün bu ağırlığa rağmen
hâlâ hissettiğimi inkâr etmiyorsam,
hâlâ kelimelere dönüyorsam,
bu kimsesizliğin içinden
kendime doğru bir yol açmaya çalışıyorum demektir.
Yavaş.
Sessiz.
Ama vazgeçmeden…