
İnsan, gözlerinin efendisi değil; neyi göreceğini seçemiyor, neyi unutacağını da.
Eskiler, bir çocuk doğduğunda onun adına toprağa bir fidan ekerlerdi. Kendime hiç sormamışım bugüne kadar: Benim için de bir ağaç dikildi mi bu dünyaya? Eğer dikildiyse, o ağacın ömrü ne gördü? Ya kökleri? Kökleri ne kadar derine indi? kim bilir...
Kök salacak cömert bir toprak bulabilmek için yola düşenleri düşündüm. Kendine sığınacak bir ülke arayanları …Yurtsuzları…
Aidiyetsizlik, insanı her yerde yabancı kılıyor. Bazen sıradan bir günün ortasında, bir konuşmanın tam arasında ansızın bir anı canlanıveriyor seni geçmişin içine çeken.
O an irkilerek hatırlıyor insan; yükünü taşıdığı, sızısını içinde büyüttüğü geçmişin izi hâlâ bir yerlerde kendini saklıyor.
Ama en çok ne koyuyor, içimi en çok ne acıtıyor derseniz; çocukluktan, gençlikten, o tozlu okul yollarından, mahalle arasından kalma tek bir dostun gölgesine bile hayatımın hiçbir döneminde rastlayamamak derim.
Herkesin bir çocukluk arkadaşı, bir üniversite, bir mahalle yoldaşı vardır hayatında. Tanıştırırken, “Bu benim çocukluk arkadaşım”, “Bu benim okul arkadaşım”… Bende ise koca bir boşluk.
Çok kıskandım onları. Öyle böyle değil, içim kavrularak, imrenerek kıskandım. Her köşe başında geçmişin bir parçasını saklayan o şanslı insanlara baktım hep. Bir sınıf sırasının hatırasını iki kişi birden sırtlananlara...
Ne garip; çocukken büyüyüp uzağa gitmek isterdim, uzağa gidince de tutunacak bir geçmiş arıyorsun.
"Sen eskiden şöyle gülerdin" diyecek, ilk kalp atışımı, ilk kalp kırıklığımı, gençliğin o deli fişek heyecanlarını benimle bölüşmüş bir ses... Ne büyük bir mahrumiyetmiş meğer, insanın kendi geçmişine yabancı kalması.
Herkes bir ağacın gövdesine adını kazırken, ben fırtınada savrulan bir yaprak gibi, geçtiğim sayısız şehirlerden bir gövdeye adımı kazıyamadım.
Şimdi ne zaman iki eski dostun birbirine sarılıp zamanı geriye sardığını görsem, içimde bir yerlerde o eski mektep yolunun ayazı başlar. Üşürüm.
"Biz seninle eskiden..." diyememek, bir insanın kendine verebileceği en ağır sürgündür. Gövdem burada, ruhum asılı kalmış bir boşlukta; ne eskiyebiliyorum ne de yeni bir güne kök salabiliyorum. Sadece izliyorum, başkalarının kalabalık hatıralarında kendi kimsesizliğimi seyrediyorum.
Bunu ancak kök salamayanlar anlar. Aidiyet duygusunu yitirmiş, nereye gitse gökyüzünü dar bulan, ülkesiz hissedenler bilir bu sızıyı. Bir de kendi gövdesine, kendi ruhuna sığamayanlar...
Yanımdan geçip giden hayatlar görüyorum şimdi; her biri kendi telaşında, her biri kendi çıkmazında. Gözleri boşluğa bakan o donuk bakışlar, yüksek çatılı evlerin içinde gizlenen ve zamanın hiçbir saat dilimine sığmayan o devasa yalnızlıklar...
Sonra rüyalar giriyor devreye. Çok uzun zaman boyunca, doğduğum o eski köy, gelip oturuyordu rüyalarımın tam ortasına. Bana ait olan, beni bir yere bağlayan tek sığınaktı orası. Şimdi o da yok oldu. Rüyalarım bile terk etti o geçmişi; sahneler kapandı, ışıklar söndü.
Ruhum tam yerini bulamadığından içimde büyüyen bu ıssızlık, aslında geç kalmış bir coğrafyanın bekleyişi.
Ne olduğunu, nasıl bir şekle büründüğünü bilmediğim bir hayat hayal ediyorum şimdilerde. Geleceğe dair bir umut değil bu, zamansız bir çağrı.
Sanki bir gün, zamanın ötesinde bir yerde, bir kapı aralanacak. Eşiğine vardığım o kapı bana fısıldayacak: "Gir içeriye orada köklerin seni kucaklayacak."
O kuyunun başında bir ağaç duracak; kabukları pul pul dökülmüş. Belki de hepsi bir illüzyon, bana oynadığı, son bir oyun…
Yine de insan, o illüzyonun içinde bile sahici bir kokuya tutunmak istiyor.
Bir gece bir köpek uluması sarsa şu sokakları, havlayan köpekleri merak edip çıksam pencereye... Dünyanın en gerçekçi sesini yeniden duysam.
Ya da köşedeki bir el tezgahından sızan o sıcak hamur kokusuna koşsam bir çocuk afacanlığıyla...
Kökleri derine inen, kabukları pul pul olmuş, içi büyük bir boşluğa yenik düşmüş hâlâ ayakta duran o ağacı hayal ediyorum. Kabukları pul pul dökülen o heybetli ağacın kokusunda kaybolmak gölgesinde uyumak istiyorum.


