BIST 100
14.307,76 2,65%
DOLAR
46,2781 0,02%
EURO
53,7358 0,36%
GRAM ALTIN
6.460,05 2,91%
FAİZ
41,76 -2,36%
GÜMÜŞ GRAM
105,09 3,80%
BITCOIN
65.633,00 2,60%
GBP/TRY
62,1757 0,18%
EUR/USD
1,1606 0,33%
BRENT
83,08 -4,87%
ÇEYREK ALTIN
10.562,18 2,91%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
29 °

Şahap Eraslan: Narsizm üzerine yazılar-1

Şahap Eraslan

Günümüzde narsist kendisini yaratan tanrı gibidir…

Narsistler için toplama kampı…

Narsisizm, özellikle 2000’li yıllardan itibaren dikkat çekici bir anlam kaymasına uğramıştır. Bir zamanlar benliğin kuruluşuna içkin, yapısal ve kaçınılmaz bir boyut olarak ele alınan narsizm, günümüzde giderek ahlâkî bir kategoriye indirgenmiş; hatta bir tür karakter kusuru, bir “bozukluk etiketi” haline gelmiştir. Bugün geldiğimiz noktada, narsizm yalnızca tanımlanan bir yapı değil, aynı zamanda suçlanan bir pozisyondur. Gündelik dilde ve popüler psikoloji söyleminde “narsist” figürü, adeta yeni bir günah keçisine dönüşmüştür. “Narsisti nasıl tanırsınız?”, “Narsistten nasıl kurtulursunuz?”, “Narsistle nasıl mücadele edilir?” gibi başlıklar, yalnızca bir klinik kategoriyi değil, aynı zamanda dışlanması gereken bir ötekini üretir. Bu söylem, giderek normatif ve dışlayıcı bir karakter kazanır; narsizm, anlaşılması gereken bir ruhsal örgütlenme olmaktan çıkar, bertaraf edilmesi gereken bir tehdit gibi sunulur.

Bu noktada dikkat çekici olan, narsizme yöneltilen bu sert tutumun kendisinin de narsistik bir yapı taşımasıdır. Çünkü öznenin kendi kırılganlığını, kendi grandiyöz fantezilerini ve kendi bağımlılıklarını dışsallaştırarak “narsist” figürüne yüklemesi, klasik bir yansıtma (projeksiyon) mekanizmasıdır. Böylece kişi, kendi içsel çatışmasını dışarıda konumlandırdığı bir figür üzerinden düzenler. Narsisizmle mücadele söylemi, kimi zaman narsisizmin kendisini yeniden üretir. Yani narsist avcıları kendi narsizmlerini başkasında avlamak isteyenlerdir de.  Oysa narsisizm, insan ruhsallığının patolojik bir sapması değil, kurucu bir unsurudur. Narsizm, benliğin sürekliliğini, özsaygının korunmasını ve öznenin kendilik deneyimini mümkün kılan bir yapı olarak düşünülür. İnsanın narsistik ihtiyaçları var ve bu narsistik ihtiyaçlar insanın gelişimi boyunca tamamen ortadan kalkmaz; yalnızca daha olgun, daha ilişkisel ve daha gerçekçi biçimlere evrilir. Dolayısıyla sorun narsisizmin varlığı değil, onun donmuş, kırılgan ve gerçeklikle temasını yitirmiş biçimleridir. Patolojik olan, narsisizmin kendisi değil; onun esneyemeyen, dış dünyayla karşılaşmayı tolere edemeyen ve sürekli dış onaya bağımlı hale gelmiş örgütlenmesidir.

Günümüzde narsizme yönelik bu sert ve dışlayıcı dil, bir yandan toplumsal ilişkilerde artan kırılganlığı, diğer yandan da öznenin kendi içsel yetersizlik duygularıyla baş etme güçlüğünü yansıtır. Narsist figürü, yalnızca bir klinik kategori değil; aynı zamanda çağdaş öznenin kendisiyle kurduğu sorunlu ilişkinin de bir yansımasıdır. Bu nedenle belki de asıl mesele narsisizmle “savaşmak” değil, onun kaçınılmazlığını kabul ederek biçimlerini anlamaktır. Çünkü narsisizmden arınmış bir özne mümkün değildir. İnsan, ancak belirli bir ölçüde kendisini değerli, özel ve anlamlı hissedebildiği ölçüde var olabilir. Narsisizmin yokluğu değil, dönüşümü ruhsal sağlığın koşuludur. Bu popülist söylem yalnızca narsisizmi damgalamakla kalmaz; aynı zamanda herkesi bir tür “narsist avcısı”na dönüştürür. Narsisizm, klinik bir kavram olmaktan çıkar, gündelik yargının en kolay dolaşıma giren etiketlerinden biri haline gelir. Böylece herkes, neredeyse kendiliğinden bir “narsisizm uzmanlığı” iddiasıyla konuşmaya başlar. Bu durum, bilgi ile yargı arasındaki sınırın bulanıklaşmasına işaret eder. Klinik bağlamda dikkatle ele alınması gereken bir ruhsal örgütlenme, popüler söylemde indirgenmiş, basitleştirilmiş ve araçsallaştırılmış bir kategoriye dönüşür. Artık mesele anlamak değil, teşhis etmek; hatta teşhis etmekten çok, damgalamaktır.

 

Bu yaygın “uzmanlık” hali, öznenin kendi kırılganlığıyla karşılaşmaktan kaçınmasının bir yolu olarak da işlev görür. Çünkü başkasını “narsist” olarak adlandırmak, kişinin kendi narsistik ihtiyaçlarını, kendi bağımlılıklarını ve kendi incinmişliklerini görünmez kılar. Böylece narsisizm, içeride çalışılması gereken bir dinamik olmaktan çıkar, dışarıda avlanması gereken bir nesneye dönüşür. Sonuçta ortaya çıkan şey, paradoksal biçimde narsizme karşı yürütülen narsistik bir mücadeledir: herkesin kendisini daha “sağlıklı”, daha “farkında” ve dolayısıyla daha üstün konumlandırdığı bir alan.

Televizyonlarda narsizm… Ben çok hassas biriyim…

Bazı narsistik söylemler öylesine doğallaşır ki, artık narsistik oldukları bile fark edilmez. Tam da bu nedenle en görünmez olan, en güçlü olan haline gelir. Çünkü narsizm burada bir içerik değil, bir konuşma kipine dönüşmüştür.  Örneğin medyada sıkça karşılaşılan “dünyada böyle bir şey yok”, “dünyanın hiçbir yerinde…” gibi ifadeler, ilk bakışta yalnızca genelleyici yargılar gibi görünür. Oysa bu tür cümleler, öznenin kendisini tüm dünyaya hâkim bir bakış noktasına yerleştirdiği, örtük biçimde “her şeyi bilen” bir konuma konuşlandığı söylemlerdir. Bu, tanrısal bir bakış yanılsamasına denk düşer. Gerçekte ise hiçbir öznenin böyle bir konumu yoktur. İnsanın algısal kapasitesi, deneyim alanı, belleği ve bilgisi zorunlu olarak sınırlıdır. Dünya hakkında kurulan her yargı, parçalı, konumsal ve eksiktir. Buna rağmen özne, sanki bu sınırlılık yokmuş gibi konuşur; kendi bakışını evrensel bir geçerliliğe sahipmiş gibi sunar. İşte narsistik olan tam da bu evrenselleştirme hareketidir. Bu söylem biçiminin bu kadar yaygın ve görünmez olmasının nedeni, onun kolektif düzeyde içselleştirilmiş olmasıdır. Yalnızca televizyonda konuşanlar değil, gündelik hayatta hepimiz benzer genellemelere başvururuz. Böylece narsistik konuşma, istisnai bir durum olmaktan çıkar; dilin olağan bir parçası haline gelir. Burada dikkat çekici olan, narsizmin artık yalnızca benliğin içsel bir örgütlenmesi değil, aynı zamanda söylemsel bir pratik olarak işlemesidir. Özne, yalnızca kendisini büyük görmekle kalmaz; konuşma biçimi aracılığıyla kendisini her şeyi kapsayan bir konuma yerleştirir. Bu da bir tür üstünlük, bilgelik ve genişleme yanılsaması üretir: bilginin sınırları silinir, öznenin bakışı evrenselmiş gibi sunulur. Bu sahte ama iddialı söylem eleştirinin de önünü kapamayı amaçlar.

Dolayısıyla mesele yalnızca “narsistik kişiler” değil; narsistleşmiş bir dil ve bu dilin ürettiği bir gerçeklik deneyimidir. Narsizm burada patolojik bir sapma değil, gündelik konuşmanın içine sızmış, normalleşmiş bir konum alış biçimidir. Gündelik dilde sıkça karşılaştığımız bir başka ifade de “ben çok hassas biriyim” cümlesidir. İlk bakışta kırılganlık ve incinebilirlik beyanı gibi görünen bu ifade, çoğu zaman öznenin kendisi için çizdiği dar bir sınırın ilanıdır. Bu tür bir söylem yalnızca bir özellik bildirmez; aynı zamanda örtük bir talep ve uyarı içerir: “Beni incitme.” Böylece hassasiyet, ilişkisel alanda bir düzenleyiciye dönüşür. Özne, kendi incinebilirliğini merkeze alarak ötekinin davranış alanını sınırlandırır. Bu anlamda hassasiyet, pasif bir durumdan ziyade aktif bir konum alışıdır. Burada söz konusu olan şey çoğu zaman yüksek bir duyarlılıktan ziyade, narsistik sınırların inceliğidir. Yani öznenin benlik bütünlüğü, dış dünyadan gelen küçük farklılıklara, eleştirilere ya da ilgisizliğe karşı düşük bir tolerans gösterir. En küçük bir uyumsuzluk bile narsistik bir incinme olarak deneyimlenir. Bu nedenle “çok hassasım” ifadesi, kimi zaman şu anlama da gelir: “Benim benliğim, dış dünyanın sürtünmesine karşı yeterince kalınlaşmamıştır.” Dolayısıyla mesele yalnızca duygusal incelik değil; benliğin gerçeklikle kurduğu ilişkinin kırılganlığıdır. Elbette hassasiyet, insanî ve değerli bir kapasitedir. Ancak bu kapasite, öznenin kendi sınırlarını esnetebildiği, ötekinin farklılığını tolere edebildiği bir yapı içinde işlevsel hale gelir. Aksi takdirde hassasiyet, ilişkileri daraltan, öteki üzerinde sürekli bir dikkat ve özen talep eden bir mekanizmaya dönüşebilir. Sonuçta burada da narsisizmin ince bir biçimiyle karşılaşırız: özne, kendi incinebilirliğini merkezileştirir ve ilişkisel alanı bu merkez etrafında düzenlemeye çalışır.

Burada incinme ve hassasiyet üzerinden bir incinme anlatısı/ politikası üretilir ve öznenin incinebilirliğini yalnızca bir deneyim olarak değil, aynı zamanda bir konum ve araç olarak kullanmasıdır. Burada incinme, pasif bir duygulanım olmaktan çıkar; ilişkileri düzenleyen, sınır çizen ve hatta iktidar üreten bir dile dönüşür. Yani incinme bazen araçsallaştırılır ve incinme üzerinden korunaklı bir alan da yaratılır. Modern toplumda özne, kendisini giderek daha fazla incinme kapasitesi üzerinden tanımlar. “Beni incittin” ifadesi, yalnızca bir duygunun ifadesi değil; aynı zamanda bir hak talebi, bir meşruiyet çağrısı ve çoğu zaman da öteki üzerinde bir baskı kurma biçimidir. İncinme bir mağduriyete dönüşür. Bu anlamda incinme mağduriyet gibi, etik bir üstünlük pozisyonu üretir: incinen özne, kendisini haklı ve dokunulmaz bir konuma yerleştirir. Bu tür durumlar, narsistik incinmenin kolektifleşmiş bir formu gibidir de. Özne, hassasiyetinden ötürü ve kendini korumak için dış dünyayı sürekli olarak potansiyel bir tehdit alanı olarak kodlar. Böylece ilişkisel alan daralır; farklılık, eleştiri ya da çatışma kolayca “incitme” kategorisine sokulur. Yani farkında olmadan paranoyak bir sistem oluşturulur… İncinme politikası, aynı zamanda sorumluluğun yer değiştirmesine de yol açar. Özne, kendi duygulanımını anlamak ve işlemek yerine, onu doğrudan ötekinin eylemine bağlar. Böylece içsel bir çalışma gerektiren alan, dışsal bir suçlama diline dönüşür. Bu durum, kişinin kendi ruhsal süreçleriyle temasını zayıflatırken, ötekiyle kurduğu ilişkiyi de giderek daha kırılgan hale getirir. Paradoksal olan şudur: incinme üzerinden kurulan bu hassasiyet dili, başlangıçta korunma amacı taşırken, zamanla daha fazla incinme üreten bir yapıya dönüşür. Çünkü kişi, kendi kırılganlığını esnetmek yerine sabitleyerek, her karşılaşmayı potansiyel bir tehdit olarak yaşamaya başlar. Kestirmeden söylersem, “çok incindim” ya da “ben çok hassasım” anlatısı etrafında kurulan incinme stratejileri, yalnızca bireysel bir duyarlılık meselesi değildir; aynı zamanda çağdaş narsisizmin kibar, hatta olumlanmış bir ifadesidir. Bu söylemde kişi, kendisini merkeze yerleştirir; kendi duygusunu ölçü haline getirir ve ilişkisel alanı bu ölçüye göre düzenlemeye yönelir. Böylece incinme, yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir duygulanım olmaktan çıkar; norm koyan, sınır çizen ve ötekinin hareket alanını belirleyen bir ilkeye dönüşür. Bu anlamda incinme, bir kırılganlık ifadesi olduğu kadar, aynı zamanda bir düzenleme biçimidir. Ve tam da bu nedenle, en “yumuşak” görünen yerde bile, güçlü bir narsistik örgütlenmeye işaret eder.

Psikologların narsizmi…

Benzer bir narsistik söylem, kimi zaman bizzat psikoloji alanının içinde de üretilir. Örneğin bazı psikologların “psikoloji böyle der” ya da “psikoloji bunu böyle açıklar” gibi ifadeler kullanması, ilk bakışta mesleki bir kesinlik izlenimi verse de aslında çok sorunludur ve belirgin biçimde narsistik bir konumlanmaya işaret eder. Çünkü “psikoloji” tekil ve yekpare bir bilgi alanı değildir. Aksine, birbirinden farklı kuramsal çerçeveler, yöntemler ve ontolojik varsayımlar içeren çoğul bir alandır: psikoanalitik yaklaşımlar, bilişsel-davranışçı modeller, fenomenolojik perspektifler, nörobilimsel açıklamalar… Her biri insanı farklı bir yerden tanımlar, farklı bir hakikat rejimi kurar. Dolayısıyla “psikoloji böyle der” ifadesi, bu çoğulluğu silerek kendisini evrensel bir otorite yerine koyar. Bu tür ifadelerde özne, yalnızca bir görüş dile getirmez; kendi konumunu tüm alanın yerine ikame eder. Kendi bilgisini, sanki disiplinin tamamının bilgisiymiş gibi sunar. Bu açıdan bakıldığında, psikoloğun kendisini “bilen” konumuna yerleştirdiği, eksiksiz ve tartışmasız bir bilgiye sahipmiş gibi konuştuğu narsistik bir genişleme hareketidir.

Oysa bilimsel düşüncenin temelinde tam da bu tür kesinlik iddialarına karşı bir mesafe vardır. Bilim, çoğulluk, tartışma ve sınırlılık bilinciyle işler. Her kuram, belirli bir perspektif sunar; hiçbir kuram insanın tüm karmaşıklığını tek başına kapsayamaz. Bu nedenle bilimsel dil, evrensel kesinlikler üretmekten ziyade, koşullu ve bağlamsal önermeler kurar. Dolayısıyla burada sorun yalnızca yanlış bir genelleme değildir; aynı zamanda bilgiyle kurulan ilişkinin kendisidir. “Psikoloji böyle der” cümlesi, bilgiyi çoğul bir tartışma alanı olmaktan çıkarıp, tekil bir hakikat iddiasına indirger. Bu indirgeme ise, öznenin kendi bilgisini mutlaklaştırdığı bir narsistik pozisyon üretir. Sonuç olarak, narsisizm yalnızca içerikte değil, bilginin ifade ediliş biçiminde de ortaya çıkar. Hakikat adına konuştuğunu iddia eden dil, çoğu zaman öznenin kendi konumunu mutlaklaştırmasının bir aracına dönüşür.

Çok duygusal kişiler…

Yeri gelmişken, gündelik dilde sıkça karşılaştığımız bir başka ifade de “ben çok duygusal biriyim” cümlesidir. İlk bakışta zengin bir duygulanım kapasitesine işaret ediyor gibi görünse de bu ifade çoğu zaman duyguların çeşitliliğini değil, belirli bir duygulanım biçiminin —özellikle de incinmeye ve ağlamaya yatkınlığın— öne çıkarılmasını anlatır. Oysa insanın duygusal repertuarı son derece geniştir: utanç, suçluluk, korku, kaygı, öfke, kıskançlık… Bunların her biri duygulanımın bir parçasıdır ve her biri belirli bir içsel çalışma kapasitesi gerektirir. Bu anlamda “duygulu olmak”, yalnızca incinmek ya da ağlamak değil; bu karmaşık duygulanım alanını taşıyabilmek ve işleyebilmektir.

Ancak gündelik kullanımda “duygusalım” ifadesi, çoğu zaman bu genişliği değil, belirli bir hassasiyet türünü ima eder. Bu hassasiyet, örtük bir sınır çizimiyle birlikte gelir: “Bana dokunma.” Burada duygusallık, bir zenginlikten ziyade bir kırılganlık ilanına dönüşür. Özne, kendisini çabuk incinen, kolay etkilenen biri olarak tanımlar ve bu tanım üzerinden ilişkisel alanı düzenler. Bu nedenle “duygusalım” diyen özne çoğu zaman şunu da söylemiş olur: “Ben çabuk ağlarım, çabuk incinirim.” Ağlamak, duygulanımın en görünür ve en kolay tanınan biçimi olduğu için, kültürel olarak “duygululuk” ile özdeşleştirilir. Oysa ağlama kapasitesi ile duygusal derinlik aynı şey değildir. Duygusal derinlik, çoğu zaman daha az görünür olan duyguları —örneğin suçluluk, utanç ya da korku— tolere edebilme ve bunlarla temas edebilme kapasitesiyle ilgilidir. Burada yine narsistik bir boyut devreye girer. “Duygusallık” adı altında ifade edilen bu hassasiyet, çoğu zaman narsistik dokunaklılığın bir biçimidir. Yani benliğin dış dünyadan gelen en küçük uyumsuzluğu bile incinme olarak deneyimlediği, düşük toleranslı bir yapı söz konusudur. Yani mesele, duyguların varlığı değil; onların nasıl yaşandığı ve neyi temsil ettiğidir. “Duygusal olmak”, çoğu zaman düşündüğümüz gibi duyguların çokluğunu değil, belirli bir incinme biçiminin merkezileştirilmesini ifade eder. Gerçek duygulanım kapasitesi ise, yalnızca incinmeyi değil, daha zor, daha karmaşık ve daha az görünür duyguları da taşıyabilme gücünde yatar.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?