BIST 100
14.280,18 2,45%
DOLAR
46,2774 0,02%
EURO
53,7201 0,33%
GRAM ALTIN
6.443,63 2,65%
FAİZ
41,72 -2,45%
GÜMÜŞ GRAM
104,85 3,56%
BITCOIN
65.675,00 2,66%
GBP/TRY
62,1705 0,17%
EUR/USD
1,1602 0,29%
BRENT
82,93 -5,04%
ÇEYREK ALTIN
10.535,12 2,65%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
29 °

Şahap Eraslan: Narsizm üzerine yazılar-2

IMG_6976

İbrahim Tatlıses’i izlerdim… Neredeyse her programında defalarca “sizi çok seviyorum” derdi. ‘Hepinizi seviyorum ’la  ‘hiçbirinizi sevmiyorum’ aynı anlama gelmez mi? Onun gibi ünlü birinin beni sevmesi, bende bir değerlilik duygusu yaratırdı.

Narsistik bir değer kazanma hissi… Koskoca birinin beni sevmesi, beni de o büyüklüğün parçası haline getiriyordu. Buradaki “koskoca” ifadesi aslında yalnızca Tatlıses’e ait değildi; onu büyüttükçe, koskoca yaptıkça onun tarafından sevilen “ben” de büyüyordum/koskocalaşıyordum. Aralarında statü, bilgi farkı olan insanlar birbirlerini severek eşitleniyorlar sanki. İnsan sevdiğiyle eşitleniyor… Bu, hoşuma giden bir filmdi. Jörg Willi’nin (Die Zweier-Beziehung=İkili İlişkiler, 1992) sözünü ettiği bir fenomen vardır: tamamlayıcı narsisizm. Buna göre narsistik yapı çoğu zaman tek başına işlemez; kendisini destekleyen, tamamlayan başka bir narsistik yapı ile birlikte var olur. Bir taraf aktif narsisttir; diğer taraf ise bu yapıyı besleyen, tamamlayan pasif konumdadır. Tatlıses örneğinde bu ilişki oldukça belirgindi. O, beğenilmek ve yüceltilmek isterken, biz de onun “bizi sevdiğine” inanarak onu alkışlıyorduk. Biz izleyiciler, pasif narsistlerdik. Onu sadece beğenmiyor; yüceltiyorduk. O da bize “sizi seviyorum” diyerek, bu yüceltmeye karşılık veriyordu. Böylece aramızda tamamlayıcı bir narsistik döngü oluşuyordu: Biz onu büyütüyorduk, o da bizi sevdiğini söyleyerek adeta bizi büyütüyordu. Program bitiminde herkes kendi hayatına dönüyordu ama yüceltilmiş olmanın tadı başkaydı. O, bizim onu sevmemizi seviyordu; bunun karşılığında ödediği “bedel” ise bizi sevdiğini söylemesiydi. Oysa sevgi, iki insan arasındaki özgül ve önemli bir duygudur. Bu anlamda “hepiniz çok seviyorum” cümlesi, içerik olarak aslında “hiçbirinizi özel olarak sevmiyorum” anlamına da gelebilir. Ancak cümle olumlu kurulduğu için, biz onu olumlu olarak duymayı tercih ederiz.

Burada dilin küçük bir hilesi vardır. Nitekim mecliste geçen o meşhur örnekte olduğu gibi: “Bu meclistekilerin yarısı eşektir” diyen birine tepki gelince, kürsüye çıkıp “özür dilerim, bu meclistekilerin yarısı eşek değildir” denir. Anlam aynıdır. Ama olumlu formülasyon, olumsuz olanı gölgeler. Bu nedenle “hepiniz çok seviyorum” cümlesi de yalnızca bir sevgi ifadesi değil; aynı zamanda narsistik bir düzenlemedir. Ve belki de tam bu yüzden, bize bu kadar iyi gelir.

Narsistik Çağ

Geleneksel toplumlarda özne, büyük ölçüde hazır bir sembolik düzenin içine doğar. Yani bir ağanın kızıdır, diğeri muhtarın oğlu… Biri ırgattır, biri diğeri çoban, bir başkası ise ağa. Toplumsal konumlar önceden belirlenmiştir; bireyin bu konumlar arasında hareketliliği sınırlıdır ve çoğu zaman yaşam boyu sabit kalır. Bu yapı, öznenin kendilik değerini sürekli yeniden kurmasını gerektirmez; çünkü değer, büyük ölçüde ait olunan yerden türetilir. Buna karşılık modern kent toplumunda özne, kendisine ait bir konumu hazır bulmaz; onu kurmak zorundadır. Dahası, bu kurulan konum sabit değildir; her gün yeniden üretilmesi, korunması ve başkalarına gösterilmesi gerekir. Tanınma artık verili değil, kazanılması gereken bir şeydir. Bu durum, özneyi kaçınılmaz olarak sürekli bir narsistik gerilim içine yerleştirir. Geleneksel, kapalı topluluklarda narsistik yatırım daha sınırlı ve somut alanlara dağılır. Özne, belirli becerileri ve katkıları üzerinden tanınır: iyi ekim yapmak, güzel halay çekmek, topluluk içinde belirli bir işi ustalıkla yerine getirmek… Bu tür yapılarda takdir, gündelik hayatın içine gömülü ve görece erişilebilirdir. Herkesin öne çıkabileceği, tanınabileceği belirli alanlar vardır.

Oysa modern kent toplumunda anonimlik esastır. Özneler birbirini tanımaz; dolayısıyla tanınma, kendiliğinden gerçekleşmez. Bu yüzden özne, kendi varlığını görünür kılmak, kendisini vurgulamak ve fark edilmek için sürekli bir çaba içine girer. “Olmak” yeterli değildir; “görünmek” gerekir. Tanınma, artık belirli bir topluluğun içindeki karşılıklı ilişkilerden değil, geniş ve çoğu zaman belirsiz bir kitlenin dikkatinden beklenir. Bu durum narsizmi yalnızca bireysel bir özellik olmaktan çıkarır, toplumsal bir zorunluluk haline getirir. Modern özne, kendi değerini ancak başkalarının bakışı aracılığıyla sürdürebilir. Ancak paradoks şudur: modern toplum, tanınma ihtiyacını sürekli üretirken, takdiri son derece kıt bir kaynak haline getirir. Takdirin cimriliği, öznenin tanınma talebini daha da yoğunlaştırır. Böylece narsistik yatırım sürekli artar, ancak hiçbir zaman tam anlamıyla doyurulamaz.

Christopher Lasch (Das Zeitalter des Narzissmus, 1995) yaşadığımız çağı ve kültürü “narsisizm kültürü” olarak tanımlar. Ona göre modern toplum, bireyi sürekli olarak kendisini üretmeye, sergilemeye ve onaylatmaya zorlayan bir yapı kurar. Bu anlamda narsizm, yalnızca bireysel bir patoloji değil; çağın kendine özgü ruhsal örgütlenmesidir. Dolayısıyla mesele, bireylerin neden narsistik olduğu değil; modern toplumsal düzenin neden narsistik bir özne üretmek zorunda olduğudur. Narsizm burada bir sapma değil, bir uyum biçimidir.

Alevler İçinde Şarkı Söylemek

Umberto Eco’nun Gülün Adı’ndaki ölüm/insan yakma sahnesi, yalnızca bir cezalandırma ritüeli değildir. Yakılırken Salvatore ateşi üfler. Bu jest, ilk bakışta belirsizdir: Ateşi söndürmek mi istemektedir, yoksa onu daha da harlamak mı? Aynı hareket hem kurtuluşun hem de yok oluşun olasılığını taşır. Bu sahne, insan ruhunun temel paradoksunu açığa çıkarır: İnsan bazen acıyı ortadan kaldırmak ister; bazen de acıyı yoğunlaştırarak kendini hissedebilmek ister. Çünkü insan için en büyük tehdit, acı değil, yokluktur—hiçliktir. Acı, hâlâ yaşıyor olmanın kanıtıdır. Salvatore yanmaya başlar. Artık geri dönüş yoktur.  Ve Salvatore şarkı söylemeye başlar. Her insanın hayatında bir an gelir; artık hiçbir şeye aldırmaz ve kendi şarkısını söyler. Sokrates…  Zehiri içtiğinde de belki böyleydi; ölüme hükmedildiği anda da. Belki İbrahim Kaypakkaya işkencede böyle bir eşiğe geldi. Belki de Mazlum Doğan zindanda, o son anda. Ve Denizlerin idam öncesi halleri… Bütün bu anlarda özne, ölüm karşısında çözülmek yerine yoğunlaşır. Dış dünyanın hükmü geri çekilir; özne kendi iç yasasına dayanır. İşte o anda ortaya çıkan şey, bir tür son özgürlük anıdır. Artık konuşan, başkaları için konuşmaz; kendisine seslenir. Hrant Dink… Tahir Elçi… Dikkatle, başka bir derinlikte dinlediğimizde konuşmalarında bir an vardır; sanki kendilerine seslenirler. Ama biz de işitiriz. Çünkü o an, söz adresini değiştirir. Dışarıya söyleniyor gibi görünen şey, aslında içeriye yönelmiştir.  Osman Kavala… Selahattin Demirtaş… Ekrem İmamaoğlu’dur belki de… Bir yerden sonra kendi türkülerini söylerler. Biz konuşmayı duyarız ama o şarkıya eşlik edemeyiz. Pir Sultan Abdal’da çok belirgindir bu. Şah’ı yasaklayanlara söyler türküsünü. Anladığımızı sandığımız, ama tam da anlayamadığımız; artık başka bir âlemde söylenen bir türkü… Salvatore’nin türküsüyle aynıdır bazı türküler. İnsanlığın türküsü yani… Bu türkü isyan türküsü gibidir aslında insanın türküsüdür. “Ben de bu yayladan Şah’a giderim…” İçeriden bir şey taşar; tutulamaz, bastırılamaz, geri çevrilemez. Söz artık kurulmaz — fışkırır. Özne artık temsil etmez; kendisini doğrudan ortaya koyar. Ne ikna etmeye çalışır ne de görünmeye. Ve tam da bu yüzden, söz en sahici halini alır. Çünkü insan bazen en çok, kendisine konuşurken gerçektir. Ancak kendi şarkımızı söyleyebilmemiz için önce kendimize ait bir iç sistemimizin ve söyleyecek bir sözümüzün olması gerekir. Barış, yoksulluk, zulüm… Bunların hepsi birer çağrıdır. Bir yerde bir ses duyulur: “Söyleyecek bir şarkın varsa, burada söyle.” Ben de burada yazılarımla aslında kendi şarkımı söylüyorum. Bu şarkı ne birine karşıdır ne de yalnızca biri içindir. Ancak yazılan her metin, kaçınılmaz olarak birilerine karşı ve birilerinin yanında konumlanır.

Salvatore, filmin divanesidir. Ancak onun ateşi bırakıp şarkı söylemeye başlaması bir teslimiyet değil, belki de bir ‘kendi’si olma çabasıdır. O anda bedeni kalabalığın bakışına teslim edilmiş olsa da sesi hâlâ kendisine aittir. Bu jest, insanın elinden alınamayacak son alanı temsil eder: kendi içsel sürekliliği. Salvatore, ateşin ortasında görünürdür. Kalabalığın bakışı ona yönelmiştir. Ancak onun varlığı bu bakışa bağlı değildir. O, kendi sesini içeriden duyar. Şarkısı, başkaları için değil, kendi varlığı içindir.

Günümüzün temel sorunlarından biri, belki de insanın kendi sesini kaybetmesidir. Kişi, kendi varlığını içeriden deneyimlemek yerine, dışarıdan doğrulamaya çalışır. Bu nedenle modern özne, sürekli bir eksiklik duygusu içinde yaşar. Bu eksiklik, başkalarının onayıyla geçici olarak giderilebilir, ancak hiçbir zaman kalıcı olarak ortadan kalkmaz. Narsizmi yazıyordum. Konu dağıldı. Yok ben dağıldım…

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?