BIST 100
14.280,18 2,45%
DOLAR
46,2774 0,02%
EURO
53,7201 0,33%
GRAM ALTIN
6.443,63 2,65%
FAİZ
41,72 -2,45%
GÜMÜŞ GRAM
104,85 3,56%
BITCOIN
65.675,00 2,66%
GBP/TRY
62,1705 0,17%
EUR/USD
1,1602 0,29%
BRENT
82,93 -5,04%
ÇEYREK ALTIN
10.535,12 2,65%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
29 °

Şahap Eraslan: Narsizm üzerine yazılar-3

IMG_6976

İnsan yetersiz varlıktır… 

Eksiklik ve yetersizlik, insanın insana en tanıdık gelen deneyimlerinden biridir. Bebek dünyaya geldiğinde, uzun bir süre boyunca hayatla tek başına baş edemeyecek durumdadır. Onun eksiklikleri ve yetersizlikleri; anne, baba ve içinde bulunduğu sosyal çevre tarafından giderilir. Kendi başına beslenemez, temizlenemez, ihtiyaçlarını karşılayamaz. Psikanalizde sıkça anlatılan bir benzetme vardır: İnsan aslında “erken doğmuş” bir varlıktır. Bir ceylan yavrusu doğduktan birkaç saat sonra koşabilir; bir aslan yavrusu ise görece kısa bir sürede annesine bağımlı olmadan yaşamını sürdürebilir. Oysa insanın bağımsızlaşması son derece uzun bir zaman alır. Biyolojik doğum ile psikolojik doğum, yani ruhsal bütünlenme arasında derin bir zaman aralığı vardır. İşte tam da bu aralıkta çocuk, kendi eksiklikleri ve yetersizlikleriyle karşılaşır ve bunlarla baş etmeyi öğrenmeye çalışır. Bu nedenle yetersizlik duygusu, insanın en temel ve en erken tanıdığı duygulardan biridir. Ve bu duygu yalnızca çocukluğa ait değildir; insan, yetişkinliğinde de zaman zaman bu ilksel eksiklik deneyimiyle yeniden karşılaşır. 

Eksiklik ve yetersizlik duygusu, insanın yalnızca en erken deneyimlerinden biri değil, aynı zamanda ruhsallığın kurucu eksenlerinden biridir. İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren kendi yetersizliğiyle karşı karşıyadır; fakat bu yetersizlik başlangıçta bir travma olarak değil, ilişki içinde taşınabilen bir durum olarak yaşanır. Çünkü bebeğin eksikliği, bakım verenin varlığıyla telafi edilir. Başka bir deyişle, insan kendi eksikliğini ancak bir başkasının varlığı sayesinde tolere edebilir. Ne var ki bu erken deneyim, her zaman pürüzsüz bir bütünlük içinde kalmaz. Çocuk, zamanla dünyanın yalnızca kendisi için var olmadığını, sevginin mutlak ve koşulsuz olmadığını, başkalarının da aynı “biriciklik” iddiasına sahip olduğunu fark eder. İşte bu karşılaşma, narsistik bir kırılmaya işaret eder. Kendi merkezinde kurulan o ilk dünya sarsılır. 

Bu noktada narsisizm, yalnızca bir büyüklük fantezisi değil, aynı zamanda eksiklikle baş etmenin bir yolu olarak ortaya çıkar. Kişi, yetersizlik duygusunu doğrudan deneyimlemek yerine, kendini olduğundan daha güçlü, daha özel, daha “tam” hissederek bu eksikliği örter. Narsistik yapılanma, bir anlamda eksikliğin inkârıdır; fakat bu inkâr ne kadar güçlü olursa, alttaki kırılganlık da o kadar derinleşir. Eksiklikle yüzleşmenin en zorlayıcı duygusal karşılığı utançtır. Utanç, kişinin yalnızca bir şeyi yapamadığını değil; bizzat kendisinin yetersiz, eksik ve değersiz olduğunu hissettiği bir duygudur. Bu nedenle utanç, benliğin en çıplak ve en korunmasız haline temas eder. Çoğu zaman kişi, bu yoğun duygulanımdan kaçınmak için çeşitli savunma mekanizmalarına başvurur. Utançla doğrudan karşılaşmak yerine onu bastırır, inkâr eder ya da başka duygulara dönüştürür. Çünkü utanç, yalnızca bir başarısızlık deneyimi değil; benliğin bütünlüğünü tehdit eden bir kırılma anıdır. 

Norbert Elias ‘a göre utanma ve utandırılma, uygarlık sürecinin en temel düzenleyici duygularından biridir (Der Prozess der Zivilisation=Uygarlık Süreci, 1991). Benzer biçimde Moritz Senerclens de Grancy de Hıristiyan anlatısına referansla utancın insanın deneyimlediği ilk duygulardan biri olduğunu belirtir (Der heißeste Wunsch der Menschheit=İnsanlığın en yakıcı arzusu, 2022). Âdem ile Havva’nın yasak meyveyi yedikten sonra çıplaklıklarını fark edip utanmaları, utancın insanın kendisiyle karşılaşmasının kurucu anlarından biri olduğunu gösterir. Çıplaklık burada yalnızca bedensel bir durum değil; aynı zamanda varoluşsal bir açığa çıkma halidir. Hans Peter Duerr de (Nacktheitund Scham=Çıplaklık ve Utanma 2017) farklı kültürlerde çıplaklığın utançla ilişkilendirildiğini vurgular. Bu da utancın yalnızca bireysel değil, aynı zamanda kültürel olarak örgütlenen bir duygu olduğunu gösterir. Bazı toplumları (Afrika, Amazon) çıplak bulur ve onların bu çıplaklıktan utanmadıklarını düşünürüz. Duerr bu toplumlarda çıplaklığın ve mahremin başka tanımlandığını ve bu toplumların tanıladıkları çıplaklığın da onlarda arlanma duygusu uyandırdığını yazar. Yani Âdem ve Havva’dan bu yana çıplaklık ve utanç aynı karede buluşur.  

Mütevazılık ve Sinsi Narsisizm 

Mütevazılık, genel olarak olumlu ve değerli bir özellik olarak görülür. İnsan, mütevazı kişilerle birlikteyken bir tür huzur hisseder. Çünkü mütevazı kişi kendisini öne çıkarmaz, övülmeye değer özelliklerini dahi geri planda tutar. Bu anlamda gerçek mütevazılık, narsistik dengenin bir göstergesidir. Kişi kendisini ne abartır ne de değersizleştirir; sahip olduğu nitelikleri sergilemek için sürekli bir sahne kurma ihtiyacı duymaz. Bugün birçok insan, en sıradan becerilerini bile görünür kılmak, beğenilmek ve takdir edilmek için sergilerken, mütevazılık neredeyse anti-narsistik bir duruş gibi görünür. Ancak tam da bu noktada başka bir şey ortaya çıkar: Mütevazılığın araçsallaştırılması. 

Bazı narsistik yapılar, mütevazılığı bir örtü olarak kullanır. Açık narsisizmde kişi kendisini doğrudan överken, sinsi narsisizmde kişi kendisini övmez; bunun yerine çevresine övdürür. Yani kaba narsist kendisini sahneye çıkarır, mütevazı narsist sahneyi başkalarına kurdurur. Kendisi alkışlamaz; alkışlatır. Kendini yüceltmez; yüceltilmesini organize eder. Bu durumda “mütevazı” kişi kendisini teşhir etmez; ancak ona bu sıfatı yakıştıranlar onun reklamını yapar. Böylece ortada mütevazılık değil, mütevazılık şovu vardır. Mütevazılık, bu noktada narsizmi gizleyen bir maskeye dönüşür. Kişi yardım eder, ama bunu teşhir etmiyormuş gibi davranır. Ancak çevresi, onun ne kadar yardımsever olduğunu anlatır; üstelik bunu “mütevazı olduğu için gizli yapıyor” diyerek daha da yüceltir. Burada açık bir çelişki vardır: Eğer bir şey gerçekten gizliyse, nasıl herkes tarafından bilinir? Bu tür sinsi narsisizm, özellikle kriz anlarında daha görünür hale gelir. Doğal afetler sonrasında sıkça rastlanan bir durumdur bu. “Kimseye söylemeden yardım yaptım” diyenlerin, bu “gizli” yardımları kamusal alanda anlatmaları, bu çelişkiyi açık eder. Yardımın Tanrı adına yapıldığı, “Allah rızası için” gerçekleştirildiği bir kültürel bağlamda, bu yardımların insanlara anlatılmasında bir sakınca görülmez. Böylece “gizli iyilik”, aslında dolaylı bir teşhire dönüşür. Bu noktada mütevazılık, bir erdem olmaktan çıkıp bir stratejiye dönüşür. Ve belki de sinsi narsisizmin en güçlü hali budur: Kendini göstermeden görünmek, övünmeden yüceltilmek. Oysa gerçek mütevazılık, tam da bu oyunun dışında kalabilmektir.Gerçek mütevazılık, görünmemek için çabalamaz; ama görünür olmak için de kendini kurmaz. Bu anlamda mütevazılık, yalnızca bir erdem değil; aynı zamanda anti-narsistik bir konumdur. Ancak narsistik bir çağda, narsizmin yer yer ukalalık, şımarıklık ve egoistlik olarak damgalandığı bir toplumsal zeminde, alçakgönüllülük ve mütevazılık güçlü bir değer haline gelir. Ve tam da bu nedenle, erdemli görünmek, yeni bir maskeye dönüşebilir. Mütevazılık, artık yalnızca bir tutum değil; sergilenebilen bir nitelik, giyilebilen bir kimlik haline gelir. Bu noktada kişi mütevazı olduğu için değil, mütevazı görünmek istediği için mütevazıdır. Ve böylece narsisizm, kendisini açık gösteride değil, örtük erdemde yeniden kurar. En görünmez olduğu yerde, en güçlü halini alır. 

Din, Millet ve Narsizm 

Bir Budist için en doğru, en üstün inanç Budizm’dir. Bir Yahudi kendisini Tanrı’nın seçilmiş halkı olarak görür. Hristiyanlık, tarih boyunca misyonerlik faaliyetleriyle kendi inancını evrensel ve üstün hakikat olarak yaymıştır. Bir Müslüman için ise İslam en doğru ve en üstün dindir. Zaten bir inananın, kendi inancından daha doğru bir inanç olduğunu kabul edip yine de o inançta kalması neredeyse mümkün değildir. Aynı durum mezhepler için de geçerlidir. Aleviler için Alevilik, Sünniler için Sünnilik en doğru ve en güzel inanç biçimi olarak deneyimlenir. Buradaki “en” vurgusu, yalnızca bir tercih değil; aynı zamanda narsistik bir konumlanmadır. Frankfurt Okulu faşizmi incelerken bu tür bir yapıya dikkat çekmiş ve kolektif narsisizm kavramına işaret etmiştir. Erich Fromm ise bunu “grup narsisizmi” olarak tanımlar: bireyin, hiçbir rasyonel temele dayanmaksızın, yalnızca ait olduğu grubu diğerlerinden üstün sayması. Bu durum yalnızca dinle sınırlı değildir; uluslar için de geçerlidir. Alman olduğu için kendisini üstün gören bir Alman ya da Fransız olduğu için kendisini üstün hisseden bir Fransız, bu üstünlük duygusunu kişisel bir başarıya değil; aidiyete dayandırır. Kolektif narsisizmde bireyin özel bir çaba göstermesine gerek yoktur. Ait olmak yeterlidir. Bireysel narsizmde kişi, kendi becerileri, başarıları ve özellikleri üzerinden bir değer hissi kurar. Kolektif narsizmde ise bu değer, grubun abartılı anlatıları üzerinden inşa edilir. Bu nedenle kolektif narsizm, yalnızca bir aidiyet duygusu değil; aynı zamanda dışlayıcı bir üstünlük kurgusudur. Ve tam da bu noktada, ırkçılığın zemini oluşur. Çünkü birey, kendi değerini üretmek yerine, ait olduğu grubun değerini mutlaklaştırır. Oysa hiçbir insan, yalnızca ait olduğu için üstün değildir. Hiçbir millet, yalnızca millet olduğu için değerli değildir. “Türk dünyaya bedeldir” gibi ifadeler, bir hakikati değil; kolektif bir narsistik fanteziyi dile getirir. Kolektif narsisizm, bireye hiçbir çaba göstermeden övünme ve gururlanma imkânı sunar. Kişi, kendi başarısından değil; ait olduğu grubun abartılmış değeri üzerinden kendisini değerli hisseder. Bu nedenle kolektif narsisizm, çoğu zaman rasyonel düşünmenin önünü kapatır. Çünkü burada mesele akıl yürütme değil; bir duygulanım halidir. Üstünlük hissi, sorgulanmadan kabul edilir; tartışmaya değil, korunmaya açıktır. Öğrencilerim bazen ırkçılık ve grup narsisizmi üzerine yaptığımız sunumlarda şu soruyu soruyorlar: “Bu durumu nasıl daha anlaşılır ve normal bir çerçeveye oturtabiliriz?” Ben de buradan başlıyorum: Ben Türküm. Türklüğün ritüelleri, gündelik hayatta görünmeyen ama kültürün içinde inşa edilmiş tutumları bana tanıdık geliyor. Kendimi en iyi Türkçe ifade ediyorum; duygularımı bu dilde ve bu kültürel zeminde yaşıyorum. Ama bu, Türklüğü üstün ya da değersiz kılmaz. Türklük benim için yakın ve ait olduğum bir yerdir. Ama bu yakınlık, bir üstünlük gerekçesi değildir. Kendi Türklüğümle kurduğum bu ilişkinin, bir Kürt, bir Arnavut ya da başka bir topluluğa ait biri için de aynı şekilde kurulabileceğini söylüyorum. Aidiyet, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir biçimidir; ama değerin ölçüsü değildir. 

Kimin Boku Daha Değerli… Narsistin boku… 

Bazı filmler, feodaliteyi ve “geri kalmışlığı” sergileyerek modernliği —çoğu zaman Batı uygarlığıyla özdeşleştirilen bir modernliği— yüceltmek için belirli bir “Kürtlük” temsili ürettiler. Bu temsillerde Kürtler; ağalık düzeninde yaşayan, çok eşli, acımasız ve kaba figürler olarak çizildi. Bu özellikler çoğu zaman karikatürize edilerek sunuldu. İzleyici güldü — ama aynı zamanda kendisini üstün hissetti. Filmi izleyen birçok kişi, gerçek hayatta karşılaşmadan önce “Kürtleri” bu imgeler üzerinden tanıdı. Bu temsil, yalnızca bir başkasını anlatmıyordu; aynı zamanda bir karşılaştırma zemini kuruyordu: “Onlar böyle, biz değiliz.” Bu filmlerdeki Kürt temsilleri çoğu zaman pasaklı, kirli ve düzensiz olarak çizildi. Böylece yalnızca bir toplumsal yapı değil; aynı zamanda bir “bedensel” imge de üretildi. Oysa insanın çocukluktan itibaren öğrendiği en temel şeylerden biri, pislikten uzak durmak, onu temizlemek ve ondan arınmaktır. Temizlik, yalnızca hijyenle ilgili değil; aynı zamanda kültürel ve duygusal bir düzenleme biçimidir. Tam da bu nedenle “pislik” imgesi, yalnızca fiziksel değil; aynı zamanda ahlaki ve kültürel bir anlam taşır. Bu temsiller aracılığıyla Kürtlerle kurulan ilişki de bu imge üzerinden şekillenir. “Pis” olan uzak tutulması gereken, aşağıda konumlandırılan ve dışlanan bir şeye dönüşür. Oysa aynı pratiklerin, aynı inançların ya da benzer çelişkilerin başka toplumsal yapılarda da var olabileceği kolaylıkla göz ardı edilir. Başkasına atfedilen özellikler, kendi kültürel bağlamı içinde sorgulanmak yerine dışsallaştırılır. Böylece mesele yalnızca bir temsilden ibaret kalmaz; bir ayrım mekanizmasına dönüşür. Ve bu ayrım, en temel düzeyde —beden, temizlik ve tiksinme üzerinden— kurulmuş olur. Oysa aynı pratiklerin, aynı inançların ya da benzer çelişkilerin başka toplumsal yapılarda da var olabileceği kolaylıkla göz ardı edildi. Başkasına atfedilen özellikler, kendi kültürel bağlamı içinde sorgulanmak yerine dışsallaştırıldı. Böylece eleştiri yerini bir üstünlük hissine bıraktı. Sorgulama yerine karşılaştırma geçti. Ağalık düzeni, kadınlara yönelik şiddet ya da eşitsizlik gibi meseleler, evrensel toplumsal sorunlar olarak ele alınmak yerine, belirli bir gruba aitmiş gibi sunuldu. Bu da izleyiciye şu imkânı verdi: Kendi toplumundaki benzer sorunları görmezden gelirken, başkası üzerinden bir üstünlük duygusu kurmak. Örneğin dinsel anlatılarda yer alan çok eşlilik, cariyelik ya da kölelik gibi pratikler görünmez kılınırken, aynı ya da benzer meseleler yalnızca “öteki”ne atfedildi. Böylece Kürtler, kadın haklarına saygısızlıkla özdeşleştirilirken, kendi dinsel ve kültürel anlatılarındaki benzer çelişkiler sorgulanmadı. Oysa bu anlatılarda yer alan cariyelerin ve kölelerin de insan —ve çoğu zaman kadın— olduğu gerçeği göz ardı edildi. Kaba ve görgüsüz olarak kodlanan “öteki”  eleştirilirken, aynı meseleler kendi bağlamında tartışılırken görünmez kılındı. İslam’da kadın ve insan hakları üzerine yürütülen tartışmalarda, cariyeler ve köleler çoğu zaman insan kategorisinin dışında bırakılarak ele alındı. Böylece eleştiri, evrensel bir sorgulama olmaktan çıkıp, seçici bir bakışa dönüştü. 

Bu temsillerin ne kadar içselleştirildiğini popüler sinemada da görmek mümkündür. Bir Kemal Sunal filminde, kentten köye dönen bir maraba geçimini sağlamak için köyde paralı tuvalet işletmeye başlar. Ancak ağaya ayrıcalık tanınır; o tuvaleti ücretsiz kullanır.‘Ağaya beleş‘… Bu sahne yalnızca bir mizah unsuru değildir. Aynı zamanda hiyerarşinin, ayrıcalığın ve “kimin neye hakkı olduğu”nun gündelik hayatın en temel, en bedensel alanlarına kadar nasıl uzandığını gösterir. Ve tam da burada mesele keskinleşir: En “aşağı” sayılan şey bile —beden, dışkı, temizlik— toplumsal hiyerarşinin bir parçası haline gelir.  

Son yıllarda kentli Sünni Türklerin Kürtler için kurduğu aşağılayıcı dilin bir benzeri, bu kez “Almancılar” üzerinden kurulmaya başlandı. Gündelik dilde bunun izlerini görmek zor değildir. “Almancılar tuvalet temizliyor ama Türkiye’ye gelip hava atıyorlar” gibi ifadeler sıkça dile getirilir. Oysa mesele, kimin tuvalet temizlediği değildir. İnsan olmanın en temel gerçeklerinden biri, kendi kirini üretmek ve onu temizlemek zorunda olmasıdır. Hatta insanın otonomi kazanımının en önemli adımlarından biri, kendi pisliğini temizlemeyi öğrenmesidir. Yani yaşamı sürdürebilmek için her insan, doğrudan ya da dolaylı olarak bu “pis işler”le ilişki içindedir. Bu nedenle Almancıları aşağılamak için kullanılan bu dil, aslında toplumsal bir sorunun üzerini örtmenin bir yoludur: Kendi pisliğini temizlemeyen ama başkalarının temizlik emeğini küçümseyen bir tutum. Umumi tuvaletlerin çoğu zaman kullanılamayacak kadar pis olmasının nedeni de tam olarak budur: İnsanların kendi boklarını temizlemek yerine bırakıp gitmeleri. Erich Fromm’un dikkat çektiği gibi, insanlar kendi pisliklerinden tiksinmezken başkalarınınkinden tiksinebilirler. Bu durum narsistik bir ayrımın ürünüdür. Yani insan kendi bokunu başkasının bokundan daha değerli bulur. Kendi bokunu temizlerken insan tiksinmez ama başkasının boku tiksindiricidir. Kişi, kendi “pisliğini” tolere ederken, başkasınınkini aşağılayıcı bir nesneye dönüştürür. Norbert Elias da Uygarlık Süreci’nde utanma ve tiksinme duygularının tarihsel dönüşümünü anlatırken, bu duyguların nasıl toplumsal ayrımların bir parçası haline geldiğini gösterir. İnsanın en erken deneyimlerinden biri, kendi bedeninin temiz olmamasıyla yüzleşmektir. Bebek yalnızca beslenmez; aynı zamanda temizlenir. Kendi dışkısını üretir ve zamanla bunu kontrol etmeyi ve temizlemeyi öğrenir. Yani insan olmanın en temel koşullarından biri şudur: İnsan, kirlenir. Ve yaşam, bu kirlenmeyle başa çıkma biçimleri etrafında örgütlenir. Ancak narsistik yapı bu ortaklığı kabul etmekte zorlanır. Kendi pisliğini görünmez kılar, başkasınınkini ise büyütür. Bu nedenle “bizimkiler” tolere edilirken, “ötekilerin” aynı davranışları aşağılanır. Sorun, başkasının pisliği değil; kendi pisliğini örmemektir. Ve belki de en temel soru şudur: Kimin boku gerçekten daha değerlidir? 

Çocukluk merkezli kültür 

Çocukluk açısından kültürü kabaca ikiye ayırmak mümkündür. Birincisi, yetişkin merkezli kültürdür. Bu yapıda yetişkinler —daha doğrusu çoğu zaman yetişkin erkekler— merkezdedir. Gereksinimler, öncelikler ve kararlar onların etrafında şekillenir. Çocuklar ise bu düzen içinde ikincil konumdadır; yetişkinlerden sonra gelir ve aynı değere sahip değildir. Bu durum gündelik hayatın en basit pratiklerinde bile görülür. Örneğin sofraya oturulduğunda önce yetişkin erkeğin karnı doyurulur; geriye kalan kadınlar ve çocuklar arasında paylaşılır. Bu, yalnızca bir alışkanlık değil; aynı zamanda hiyerarşik bir değer düzeninin ifadesidir. Buna karşılık, özellikle 17. yüzyıldan itibaren Batı’da çocuk merkezli bir dünya gelişmeye başlar. Bu yeni kültürel düzende çocuk, korunması gereken, özel ve merkeze alınması gereken bir varlık olarak konumlanır. Artık birçok durumda önce çocuğun ihtiyaçları gözetilir. Hafta sonu yapılacak bir etkinlikte çocuğun ne istediği sorulur ve aile buna göre kendini düzenler. Ev içinde bile bu dönüşüm gözlemlenir: Bir zamanlar televizyonun kontrolü yaşlı erkeğin elindeyken, bugün aileler çocuklarla birlikte çocuk programları izler hale gelmiştir. Çocuğun bu şekilde merkeze alınmasıyla birlikte kapsamlı bir çocuk endüstrisi de gelişmiştir. Çocuklara yönelik masallar, kıyafetler, odalar, oyuncaklar, oyun alanları ve filmler… Tüm bir tüketim dünyası çocuğun etrafında örgütlenmiştir. Bu dönüşüm, bir yandan çocuğun korunması ve gelişimi açısından önemli kazanımlar sağlamıştır. Ancak diğer yandan, çocuğun sürekli merkeze alınması, onun narsistik yapısını da besleyen bir zemin oluşturabilir. Çocuk merkezli yaşam, yalnızca bakım ve koruma değil; aynı zamanda sürekli bir önemsenme ve ayrıcalık deneyimi üretir. Ve bu deneyim, sınırlandırılmadığında, narsizmin gelişimi için uygun bir ortam yaratır. 

Tıbbın ve hijyenik koşulların yeterince gelişmediği dönemlerde insanlar, soylarını sürdürebilmek ve yaşlılıklarını güvence altına alabilmek için çok sayıda çocuk sahibi oluyorlardı. Ancak çocuk ölümleri son derece yaygındı. Bu koşullar altında çocuğa yapılan duygusal yatırım da sınırlıydı. Çocukluk, bir bakıma bir bekleme evresi gibiydi: Çocuğun yaşayıp yaşamayacağı henüz kesinleşmemişti. Bu nedenle ebeveynler, çocukla derin bir duygusal bağ kurmaktan çoğu zaman kaçınırdı. Burada annelik ve babalık psikolojisi bugünkünden farklıydı. Çocuk doğar, ama onun yaşayıp yaşamayacağı büyük ölçüde kaderin —ya da dinsel ifadeyle Tanrı’nın— takdirine bırakılırdı. “Allah verdi, Allah aldı” anlayışı, bu kayıplarla başa çıkmanın bir yolu olduğu kadar, bireysel sorumluluğu da sınırlayan bir çerçeve sunuyordu. Bu nedenle çocukla kurulan ilişki daha mesafeli, daha temkinliydi. Duygusal bağın sınırlı tutulması, aynı zamanda olası bir kaybın acısını da sınırlıyordu. Günümüzde ise durum köklü biçimde değişmiştir. Tıbbın gelişmesiyle birlikte çocuk ölümleri büyük ölçüde azalmış, bu da çocukla kurulan duygusal ilişkinin niteliğini dönüştürmüştür. Bugün çocuk, yalnızca biyolojik olarak değil; duygusal olarak da yoğun biçimde yatırım yapılan bir varlıktır. Hamileliğin çok erken dönemlerinden itibaren çocukla bir bağ kurulmakta; henüz doğmamış bir bebek bile aile içinde anlam kazanmaktadır. Bu nedenle birkaç haftalık bir ceninin kaybı bile —düşük ya da kürtaj— anne için ağır bir psikolojik yük yaratabilmektedir. Artık çocukluk, yalnızca bir büyüme süreci değil; aynı zamanda yoğun bir duygusal ilişki alanıdır. Ve bu dönüşüm, çocuğun aile içindeki yerini kökten değiştirmiştir. Günümüzde çocukluk, önemli ölçüde narsistik bir yatırım alanınadönüşmüştür. İnsanlar çocuklarıyla gurur duyar, onların başarılarıyla sevinir ve çoğu zaman bu başarıları kendi benliklerinin bir uzantısı gibi deneyimlerler. Çocuk, yalnızca kendi hayatını yaşayan bir özne değil; aynı zamanda ebeveynin değer duygusunu besleyen bir figür haline gelir. Bu nedenle çocuk, geçmişte olduğu gibi yalnızca geleceğe yönelik bir güvence —yaşlılık ya da emeklilik garantisi— olarak görülmez. Daha çok, bugün de işlev gören bir duygusal besin kaynağına dönüşür. Çocuğun başarısı, ebeveynin başarısı gibi hissedilir. Çocuğun mutluluğu, ebeveynin değeriyle birleşir. Böylece çocukla kurulan ilişki, yalnızca bakım ve sorumluluk üzerinden değil; aynı zamanda narsistik bir karşılıklılık üzerinden şekillenir. Bu durum, bir yandan güçlü bir duygusal bağ üretirken, diğer yandan çocuğu ebeveynin duygusal ihtiyaçlarının taşıyıcısı haline getirme riskini de içerir. Yani ilişki tek yönlü değildir. Anne baba çocuğu beslerken, çocuk da duygusal olarak anne ve babayı besler. Bu karşılıklılık, yalnızca bakım veren–bakım alan ilişkisi değildir; aynı zamanda bir duygusal alışveriştir. Çocuk, ebeveyn için yalnızca korunması gereken bir varlık değil; aynı zamanda sevinç, gurur ve anlam kaynağıdır. Böylece çocuk, büyütülen olduğu kadar, ebeveynin benliğini besleyen bir figüre de dönüşür. Burada çocuğun narsistik değeri çok artar ve anne baba çocuğa duygusal bağımlı hale gelirler. Yani çocuk sanılandan çok daha iktidar elde eder…  

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?