
Utancın Erozyonur ve Narsistik Teşhir Çağı
Narsistin temel korkularından biri utançtır. Daha doğrusu, utanma ihtimalidir: kendi kurduğu hilelerle suçüstü yakalanma, iç dünyasının açığa çıkması, maskesinin düşmesi. Bu nedenle narsistik yapı yalnızca büyüklenmeden ibaret değildir; aynı zamanda sürekli bir ifşa edilme kaygısı taşır. Narsist, bir yandan kendisini abartılı biçimde sergileyerek takdir edilmeye çalışır; öte yandan bu abartının fark edilmesinden, çözümlenmesinden ve gerçekliğinin anlaşılmasından korkar. Dijital çağda ise narsisizm bu korkudan kaçınmakla kalmaz, onu tersine çevirir. Adeta kontrafobik bir tutum geliştirir: korkulan şeyin üzerine gitmek, onu bizzat sergilemek. Eğer çıplaklık utandırıyorsa, çıplaklık teşhir edilir; eğer mahremiyet utanma kaynağıysa, mahrem olan alenileştirilir. Böylece hem korku hem de utanç etkisizleştirilmeye çalışılır. Bugün bu durumu açıkça görebiliriz: Çıplaklıktan çekinenler sosyal medyada bedenlerini/gizlerini sergiler; mahremiyetten görünmesinden korkanlar Müge Anlı’da milyonların önünde en özel hikâyelerini anlatır. Burada olan şey yalnızca teşhir değildir; aynı zamanda utancın yer değiştirmesidir. Utanması beklenen özne utanmaz; utanç izleyiciye havale edilir. Almanca ’da buna Fremdscham (başkası adına utanma) denir. Ancak bu havale işlemi de giderek işlemez hale gelmektedir. Çünkü izleyici de dijital çağda utanma kapasitesini yitirmektedir. Utanç dolaşıma girmez, ortada kalır. Benzer bir dönüşüm yalan konusunda da görülür. Geleneksel olarak yalan söylemek ve bunun ortaya çıkması utanç üretirdi.
Bugün ise yalan, bir başarı hikâyesi gibi anlatılır; hatta gururla teşhir edilir. Erdoğan ve Trump gibi figürler, hakikatle kurdukları gerilimli ilişkiye rağmen utanç duymak bir yana, çoğu zaman bu durumdan güç devşirirler. Yalan söylemek marifet yani. Utanmadan ve korkusuzca kontrafobik yalan söylemek izleyende bu yalanı yalan olarak görebilme karmaşası yaratıyor adeta. ‘Olamaz, bu imkânsız’ın normalleştiği bir ahlaki düzendeyiz yani.
Burada özellikle Türk toplumu açısından önemli bir kırılma ortaya çıkar. Kültür kuramlarında toplumlar genellikle “suç kültürü” ve “utanç (arlanma) kültürü” olarak ayrılır. Türk kültürü büyük ölçüde bir utanç kültürüdür; yani toplumsal ilişkiler, ahlaki normlar ve değerler sistemi utanma ve utandırılma üzerinden düzenlenir. Bu fark, gündelik hayatta çok somut biçimde görünür. Örneğin dersini çalışmayan ve düşük not alan bir çocuğa, suç kültüründe olduğu gibi “ödevlerini yapmadın, bu yüzden harçlığından kesiyorum” denmez. Bu, davranış ile sonuç arasında kurulan açık bir nedensellik ilişkisine dayanır. Buna karşılık utanç kültüründe vurgu eylemin kendisinden çok öznenin kendisine yönelir. Aynı durumda daha çok “eşek kadar oldun, utanmıyor musun?” gibi ifadeler kullanılır. Burada eleştirilen yalnızca yapılan davranış değil; doğrudan kişinin kendisidir. Dolayısıyla düzenleme, dışsal bir yaptırımdan ziyade içselleştirilmiş bir bakış üzerinden işler. Özne, yalnızca ne yaptığıyla değil, başkalarının gözünde nasıl göründüğüyle kendisini değerlendirir. Ancak tam da bu noktada dijital çağ, bu düzenleyici mekanizmayı kökten sarsar. Çünkü utanma, başkasının bakışını içselleştirme kapasitesine dayanır. ‘El alem ne der?’ Oysa bugün bu bakış ya aşırı çoğalmış ya da tamamen etkisizleşmiştir. Herkesin baktığı ama kimsenin gerçekten görmediği bir düzende, utanç işlevini yitirir. Böylece utanma, toplumsal bir düzenleyici olmaktan çıkar; yerini teşhirin, kayıtsızlığın ve duyarsızlığın aldığı bir alana bırakır. Artık bir toplumdan çok, birbirine bakıp hiçbir şey hissetmeyen bir kalabalık kalır. Ancak dijital çağda yaşanan bu utanç erozyonu, yalnızca bireysel bir dönüşüm değil; aynı zamanda toplumsal düzenin çözülmesine işaret eder. Çünkü utanma zayıfladıkça, ilişkileri düzenleyen görünmez sınırlar da ortadan kalkar. Bu anlamda bugün tanık olduğumuz şey, yalnızca bir değer kaybı değil; toplum olma halinin aşınmasıdır. Artık bir toplumdan çok, yan yana duran ama birbirine değmeyen bir kalabalıktan söz etmek gerekir.
Narsizmde de utanç merkezi bir yer tutar. Ancak burada söz konusu olan, çoğu zaman görünür olmayan, örtülmüş bir utançtır. Grandiyöz benlik, tam da bu kırılgan çekirdeği korumak için kurulur. Öznenin kendisini abartılı biçimde değerli, güçlü ya da ayrıcalıklı hissetme ihtiyacı, çoğu zaman bu derin yetersizlik ve değersizlik duygusuna karşı bir savunmadır. Bu anlamda narsizm, insanın psikolojik çıplaklığına karşı geliştirdiği bir örtüdür. Utanç, bu örtünün altındaki en çıplak hakikattir. İnsanın kendi kendisine duyduğu hayal kırıklığı, utancın en derin kaynaklarından biridir. Kişi, yalnızca dış dünyanın beklentilerini karşılayamadığında değil; kendi zihninde kurduğu ideali gerçekleştiremediğinde de utanır.
Bu durum, ideal benlik – gerçek benlik arasındaki mesafeyle ilgilidir. Kişi, kendi içinde bir “olması gereken ben” tasarımı kurar: daha güçlü, daha başarılı, daha güzel, daha yeterli bir benlik imgesi. Ancak bu ideal, çoğu zaman ulaşılması güç, hatta imkânsız bir ölçüt içerir. Gerçek benlik bu ideale yaklaşamadığında ortaya çıkan fark, yalnızca bir eksiklik olarak değil, doğrudan bir değersizlik duygusu olarak deneyimlenir. İşte utanç tam da bu noktada ortaya çıkar. Bu yapı, narsisizmle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü narsistik örgütlenmede ideal benlik yalnızca bir hedef değil, aynı zamanda benliğin değerini belirleyen temel ölçüttür. Özne kendisini olduğu haliyle değil, olması gerektiğini düşündüğü hali üzerinden değerlendirir. Bu nedenle narsisizmde iki uç birbirine bağlıdır: Grandiyözlük ve utanç. Bir yanda “olağanüstü olma” fantezisi, diğer yanda bu fanteziyi sürdürememenin yarattığı derin yetersizlik duygusu. Grandiyöz benlik, çoğu zaman bu utanç çekirdeğini örtmek için kurulur. Kişi kendisini abartılı biçimde değerli, güçlü ya da özel hissederek, alttaki kırılganlığı telafi etmeye çalışır. Ancak bu yapı sürdürülemediğinde, bastırılmış utanç yeniden yüzeye çıkar ve çoğu zaman daha yoğun bir biçimde deneyimlenir. Bu nedenle narsisizm, yalnızca bir büyüklük hali değil; aynı zamanda utançla kurulan kırılgan bir dengedir. Kişi ya idealine yaklaşarak kendisini yüceltir ya da ondan uzaklaştıkça kendisini değersiz hisseder. Arada kalabilmek, yani hem sınırlılığı kabul edip hem de kendilik değerini koruyabilmek, ruhsal olgunlaşmanın en zor ama en temel koşuludur. Çünkü insan, yalnızca başkalarının bakışı altında değil, kendi iç gözünün/üst-ben’in bakışı altında da yaşar. Ve bazen en ağır utanç, insanın kendi idealinin gözünden kendisine baktığı anda doğar.
İnsandaki savunmaların bazıları daha ilkel ve daha serttir: inkâr, yansıtma, bölme gibi. Kişi kendi eksikliğini görmek yerine onu başkasına atfeder; kendi kırılganlığını inkâr eder; dünyayı “tamamen iyi” ve “tamamen kötü” olarak ikiye böler. Daha gelişmiş savunmalar ise eksikliği tamamen ortadan kaldırmak yerine, onunla daha dolaylı biçimde baş etmeye çalışır: yüceltme, mizah, düşünselleştirme gibi. Ancak tüm bu savunmaların ortak bir amacı vardır: eksikliğin yarattığı acıyı düzenlemek. Çünkü insan için en zor olan, eksikliğin kendisi değil, onunla çıplak biçimde karşılaşmaktır. Ruhsal olgunlaşma, belki de tam bu noktada başlar: Eksikliği yok etmeye çalışmadan, onunla var olabilme kapasitesinin gelişmesiyle. Narsistik bütünlük fantezisinden vazgeçebilmek, utancı taşıyabilmek ve eksik olmayı insan olmanın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul edebilmek… İşte bu, insanın psikolojik doğumunun en derin aşamalarından biridir.
Bu yetersizlik deneyimi, bir süre sonra çocukta kendine yönelik bir hayal kırıklığına dönüşür. Çocuk, becerilerinin sınırlılığıyla karşılaştıkça yalnızca dış dünyaya değil, kendisine de öfke duymaya başlar. Örneğin ayakkabısının bağını bağlamaya çalışan bir çocuk, bunu başaramadığında ayakkabıyı öfkeyle yere fırlatabilir; ağlayabilir, vazgeçebilir yani kendine kızabilir.
Benzer şekilde, ulaşmak istediği bir düğmeye uzanan çocuk birkaç denemeden sonra geri çekilebilir, denemeyi bırakabilir. Bu sahneler basit birer öğrenme anı gibi görünse de, aslında daha derin bir ruhsal sürece işaret eder: Yetersizlik duygusu, narsistik bir incinme yaratır. Çocuk, yalnızca bir şeyi yapamadığını değil, aynı zamanda “yapabilen” bir varlık olma fantezisinin sınırına çarptığını deneyimler. Bu sınır, onu başkalarına bağımlı ve muhtaç kılar. Bağımlılık ise çift yönlü bir duygulanım üretir. Bir yandan ihtiyaç duyulan nesneye yönelim ve bağlanma güçlenir; diğer yandan bu bağımlılık, özgürlüğün kısıtlanması olarak deneyimlenebilir. İşte bu noktada öfke, yalnızca başarısızlığa değil, aynı zamanda bağımlı olma durumuna da yönelir. Bu deneyimler, benliğin örgütlenmesinde belirleyici olur. Yetersizlik duygusu yeterince tolere edilemezse, kişi ya içe çekilerek kendini değersiz ve yetersiz hisseden bir yapıya doğru kayabilir ya da bunun tam tersine, bu kırılganlığı telafi etmek için aşırı bir kendinden eminlik ve büyüklük duygusu geliştirebilir.
Her iki durumda da, altta yatan narsistik denge kırılgandır. Bu nedenle mesele, yetersizlik duygusunun ortadan kaldırılması değil, onun nasıl karşılandığıdır. Çocuğun bu deneyimleri yaşarken karşılaştığı tutum—anlaşılması, desteklenmesi, sınırların gerçekçi biçimde tutulması—yetersizlik duygusunun yıkıcı mı yoksa geliştirici mi olacağını belirler. Narsistik denge tam da burada kurulur: Yetersizlik duygusunun inkâr edilmeden, fakat aynı zamanda kişiyi değersizlik duygusuna çökertmeden taşınabildiği bir yerde. Narsistik denge söz konusu olduğunda belirleyici olan, yetersizlik duygusunun ortadan kaldırılması değil; onun nasıl düzenlendiğidir. Çünkü mesele eksikliğin yok edilmesi değil, onunla kurulabilen ilişkidir. Bu noktada “sağlıklı narsisizm” ile “patolojik narsisizm” arasındaki ayrım önem kazanır. Marie-France Hirigoyen Die toxische Macht der Narzissten (=Narsistlerin Toksik Gücü, 2021) adlı çalışmasında bu ayrımı açık biçimde ortaya koyar. Ona göre pozitif (sağlıklı) narsisizm, bireyin kendisini kabul edebilme, kendi değerini sürdürebilme ve yeterlilik duygusunu gerçekçi bir zeminde taşıyabilme kapasitesidir.
Buna karşılık patolojik narsisizm, bu dengenin dışsal araçlarla kurulmaya çalışıldığı bir örgütlenmeye işaret eder. Özne, kendi kırılgan benliğini içeride düzenlemek yerine, başkaları üzerinden telafi etmeye yönelir. Başkalarının sırtına basarak, onları değersizleştirerek ya da onların onayına bağımlı hale gelerek narsistik dengeyi sürdürmeye çalışır. Bu nedenle patolojik narsisizmde denge, içsel bir bütünlükten değil; sürekli dışsal destek ve üstünlük üretiminden beslenir. Sağlıklı narsisizm ise tam tersine, eksikliğin inkâr edilmediği ama aynı zamanda benliğin bu eksiklik altında ezilmediği bir alan açar. Kişi ne kendisini mutlaklaştırır ne de tamamen değersizleştirir. Asıl denge, tam da bu iki uç arasında kalabilme kapasitesinde yatar. Sağlıklı narsizm, kişinin kendi değerine dair gerçekçi ve esnek bir duygulanıma sahip olmasıdır. Kişi hem güçlü yanlarını tanıyabilir hem de sınırlılıklarını kabul edebilir. Yetersizlik deneyimi burada yıkıcı değildir; aksine öğrenmenin, gelişmenin ve başkalarıyla ilişki kurmanın bir parçası haline gelir. Böyle bir yapıda kişi, eksik olduğunu kabul edebilir ama bu eksiklik onu değersiz kılmaz. Başkalarına ihtiyaç duymak, bir zayıflık değil, insan olmanın doğal bir boyutu olarak yaşanır. Patolojik narsisizmde ise durum tersine döner.
Yetersizlik duygusu tolere edilemez hale gelir ve benlik bunu ya inkâr eder ya da aşırı biçimde telafi etmeye çalışır. Kişi ya kendini sürekli yetersiz, değersiz ve eksik hisseder ya da bunun karşısında kırılganlığını örten bir büyüklük fantezisine sığınır. Bu büyüklük duygusu dışarıdan kendine güven gibi görünebilir; ancak aslında son derece hassastır ve en küçük eleştiride dağılabilir. Patolojik narsisizmde utanç merkezi bir duygudur. Kişi, eksikliğiyle karşılaştığında bunu geçici bir yetersizlik olarak değil, tüm benliğini tehdit eden bir durum olarak yaşar. Bu nedenle yoğun savunmalar devreye girer: inkâr, değersizleştirme, başkalarını küçümseme ya da tam tersine aşırı bağımlılık ve geri çekilme gibi. Sağlıklı narsisizm ile patolojik narsisizm arasındaki fark, temelde şurada belirir: İlki eksikliği taşıyabilir, ikincisi ise eksiklikten kaçmak zorundadır. İlki ilişkilenmeyi mümkün kılar; ikincisi ise ya ilişkileri aşırı kırılgan hale getirir ya da onları yüzeyselleştirir.
Dolayısıyla ruhsal gelişimin hedefi, eksiksiz bir benlik kurmak değil; eksikliğiyle birlikte var olabilen, kırılganlığını inkâr etmeden taşıyabilen bir benlik inşa edebilmektir. Çünkü insanı olgunlaştıran şey, kusursuzluk değil, eksiklikle kurduğu ilişkidir.


