
Karga da yavrusunu şahin sanır…
Bebek emekliyordu ve bir an için ayakta durmayı başardı. Kısa bir süre sonra düştü. Muhtemelen düştüğü için korkmuştu. Babası heyecanla annesine seslendi: “Ayakta duruyor!” Babanın bu coşkulu tepkisi, çocuk için anlaşılması zor bir deneyimdi. Anne odaya geldi; anne ve baba bu anın tekrarını görmek için çocuğu yeniden ayağa kaldırmaya çalıştılar. Çocuk ise düşmenin yarattığı korku ile ebeveynlerin abartılı heyecanı arasında kaldı. Yine de bu sahnede çocuk için belirleyici olan başka bir şey vardı: Anne ve baba, onun en küçük hareketine bile büyük anlam yüklüyor, onu aşırı bir değerle karşılıyordu. Çocuk, kendisine gösterilen bu yoğun ve olumlu tepkiden dolayı yaptığı şeyin sıradan olmadığını düşünmeye başladı. Her yaptığı sanki olağanüstü ve biricikti. Oysa anne ve baba kendi aralarındaki ilişkide, benzer davranışlara bu tür bir anlam yüklemiyorlardı. Onlar da yürüyorlardı, ama bu bir olay değildi. Çocuğun ayakta durması ise adeta bir mucize gibi karşılanıyordu. Bu fark, çocuğun algısında önemli bir kaymaya yol açtı: Aynı eylem söz konusu olsa bile, kendi yaptığı şeyin daha değerli ve daha anlamlı olduğunu düşünmeye başladı.
Başlangıçta çocuk bütünüyle anne-babaya bağımlıydı. Ancak bu tür deneyimler aracılığıyla başka bir şeyi keşfeder: yalnızca bağımlı değildir; aynı zamanda etkileyendir. Kendi davranışlarıyla ebeveynlerinin duygularını değiştirebildiğini fark eder. Bunu fark etmekle çocuk aslında güç sahibi olduğunu da anlar. Burada çocuğun deneyimlediği bir başka önemli boyut daha vardır.
Yetişkinler arasındaki ilişkilerde sevgi ve beğeni çoğu zaman bir karşılıklılık ilkesine dayanır; ilişki içinde bir denge, bir alışveriş vardır. Oysa çocuk için durum farklıdır. Sevilmek için olağanüstü bir şey yapması gerekmez. Var olması, sevilmesi için yeterlidir. Böylece çocukta şu temel duygu gelişir: “Ben, ben olduğum için sevilmeye değerim.” Yetişkinlikte narsisizm olarak eleştirdiğimiz — “ben benim ve bir şey yapmama gerek yok, siz beni sevmelisiniz” — duygusu, çocuklukta aslında gelişimin doğal ve gerekli bir aşamasıdır. Ancak bu yapı, gerçeklikle karşılaşarak dönüşmek zorundadır. Çocuk zamanla, yalnızca var olmanın değil; ilişki kurmanın, emek vermenin ve karşılıklılığın da gerekli olduğunu öğrenir. Eğer bu dönüşüm gerçekleşirse, narsistik yapı daha gerçekçi ve esnek bir biçim alır. Kişi hem kendisini değerli hisseder hem de bu değerin mutlak olmadığını kabul edebilir. Ancak bu geçiş başarısız olursa, çocuklukta gerekli olan bu narsistik yapı donmuş bir biçimde kalır. Kişi, hâlâ yalnızca var olduğu için sevilmesi gerektiğini düşünür; başkalarının beklentilerini, sınırlarını ve gerçekliğini tanımakta zorlanır. İşte bu noktada sağlıklı narsisizm ile patolojik narsisizm arasındaki fark belirginleşir: Sağlıklı narsisizm, sevilebilir olma duygusunu korurken gerçekliği kabul edebilme kapasitesidir. Patolojik narsisizm ise bu duyguyu korumak adına gerçekliği inkâr etme zorunluluğudur.
Bu, çocuğun ilk narsistik deneyimlerinden biridir. Çocuk, bir süre sonra yeniden ayağa kalkmayı dener. Başta korku ağır basarken, zamanla kendisine duyduğu güven artar. Bu güven, onun yeniden denemesini mümkün kılar. İşte burada sağlıklı narsisizmin temel işlevi ortaya çıkar. Çocuğun kendisine duyduğu —çoğu zaman dışarıdan bakıldığında abartılı görünen— güven, gelişimin motorudur. Çocuk, yapamayacağı şeyleri de yapabileceğine inanarak dener. Parkta annesinden uzaklaşarak koşan çocuğu düşünelim.
Bu yalnızca fiziksel bir hareket değildir; aynı zamanda psikolojik bir ayrışmadır. Ve bu ayrışmanın gerçekleşebilmesi için çocuğun kendisine güvenmesi gerekir. Bu nedenle çocuklukta görülen abartılı özgüven, patolojik değil; yapısal olarak gereklidir. Çocuk, kendi kapasitesini olduğundan büyük algıladığı için risk alır, dener, düşer ve yeniden kalkar. Ancak bu narsistik yapı, gerçeklikle karşılaşarak düzenlenmek zorundadır. Çocuk, zamanla her şeyi yapamayacağını öğrenir. Bu öğrenme, onun özgüvenini yok etmez; aksine daha gerçekçi bir zemine oturtur. İşte narsistik denge tam da burada kurulur: Kişi, ne kendisini mutlak güçlü sanmaya devam eder ne de yetersizlik duygusu altında ezilir. Sağlıklı narsisizm, bu iki uç arasında kalabilme kapasitesidir. Çünkü insan, ancak kendisine biraz fazla güvenebildiği ölçüde gelişir. Ama yalnızca gerçeklikle karşılaşabildiği ölçüde olgunlaşır. Bazen çocuk, bir şeyi başaramadığında kendisine duyduğu güven sarsılabilir. Bazı deneyimler öylesine korkutucudur ki, çocuk bu tür girişimlerden tamamen vazgeçer. Düşmenin yarattığı korku, yeniden denemeyi engeller; risk almak yerine geri çekilme tercih edilir. Ancak bu geri çekilme, arzunun ortadan kalktığı anlamına gelmez. Tam tersine, yapılamayan şey çoğu zaman fantezi alanına taşınır. Çocuk, gerçeklikte başaramadığını, fantezi dünyasında tekrar tekrar başarır. Orada düşmez, orada eksik değildir, orada her şeyi yapabilen bir figüre dönüşür. Böylece iki alan arasında bir ayrışma oluşur: Bir yanda başaramayan gerçek benlik, diğer yanda her şeyi başaran fantezi benliği. Bu iki alan arasındaki mesafe zamanla açılabilir. Fantezideki başarı arttıkça, gerçeklikteki yetersizlik daha katlanılmaz hale gelir. Bu noktada çocuk, yetersizliğini kabul etmek yerine başka bir yola sapabilir:
Fantezideki başarıyı dış dünyaya taşımaya çalışır. Yani gerçekten yapamadığını, yapıyormuş gibi gösterir. Olmadığı şeyi, olmuş gibi sunar. Başaramadığı şeyi, başarmış gibi sergiler. Bu, basit bir oyun ya da hayal kurma değil; narsistik bir düzenleme girişimidir. Özne, kendi kırılgan benliğini doğrudan dönüştürmek yerine, onu temsiller aracılığıyla telafi etmeye çalışır. Böylece gerçeklik ile temsil arasındaki mesafe kapanmaz; yalnızca örtülür.
Ve tam da bu noktada narsisizmin kırılgan zemini oluşur: İçeride yetersizlik, dışarıda başarı imgesi. Özne, bu iki uç arasında yaşamaya başlar. İşte tam da bu noktada, başarısızlık ile fantezi arasındaki bu yarılma, utanç duygusunun zeminini oluşturur. Çocuk, yalnızca başaramadığı için değil; olması gerektiğini düşündüğü kişi olamadığı için utanmaya başlar. Fantezideki güçlü, yeterli ve başarılı benlik ile gerçeklikteki kırılgan ve yetersiz benlik arasındaki mesafe arttıkça, bu utanç daha da derinleşir. Ve tam da bu utançtan kaçınmak için, narsistik yapı devreye girer.
Bebeğin dünyaya gelişi, narsistik yatırımın yoğunlaştığı andır. Çocuk, bakım verenin bakışı, sesi ve dokunuşu aracılığıyla kendisini sevginin kaynağı olarak deneyimler. Bu erken dönemde özne, seviliyor olmayı kendi varlığına içkin bir özellik olarak kurar; sevginin nesnesi değil, kaynağı olduğunu varsayar. Bu durum, ilksel narsisizmin temelini oluşturur.
Ebeveynin çocuğa yönelttiği idealize edici söylemler — “sen en güzelsin, en akıllısın, biriciksin” — çocuğun benlik tasarımını grandiyöz bir eksende örgütler. Bu, gelişimin erken evrelerinde yapısal olarak gereklidir; çünkü benliğin kurulumu başlangıçta abartılı bir bütünlük ve değer duygusuna dayanır. Ancak bu yapı, dış dünyanın müdahalesiyle kırılmaya mahkûmdur. Çocuk, aile içi narsistik aynalanmadan toplumsal alana geçtiğinde, kendisine atfedilen bu mutlak merkeziliğin evrensel olmadığını deneyimler. Başkalarının da “en” olduğu bir dünyada, kendi ayrıcalıklı konumunun göreli olduğunu fark eder. Bu karşılaşma, psikoanalitik anlamda bir narsistik incinmedir. Grandiyöz benlik tasarımı gerçeklikle sınanır ve parçalanır. Bu kırılma, patolojik değil; aksine kurucu bir işleve sahiptir. Çünkü öznenin gerçeklikle temas edebilmesi, kendi sınırlılığını tanıması ve ötekinin varlığını kabul etmesi bu incinme aracılığıyla mümkün olur. Sağlıklı gelişimde narsisizm tamamen ortadan kalkmaz; daha gerçekçi, daha esnek ve ilişkisel bir forma dönüşür. Kişi kendisini hâlâ değerli hisseder, ancak bu değer mutlak üstünlük iddiasına değil, sınırlılığın kabulüne dayanır. Ne var ki bazı aile yapılarında bu kırılma engellenir ya da sürekli olarak telafi edilir. Ebeveyn, çocuğun grandiyöz fantezisini gerçeklikle karşılaştırmak yerine, onu yeniden ve yeniden onaylar. Hatta zaman zaman dış dünyayı değersizleştirerek çocuğun üstünlüğünü korumaya çalışır. Böylece çocuk, gerçekliğin sınavını içsel bir dönüşümle değil, dışsal bir “hile” ile geçer. Bu durum, benliğin yapısal olarak kırılgan kalmasına yol açar. Bu tür bir gelişimde özne, kendi sınırlılığını içselleştiremez; bunun yerine sürekli olarak dış dünyadan onay talep eder. Artık amaç, belirli ilişkiler içinde değer görmek değil, mümkün olan en geniş kitle tarafından tanınmak ve onaylanmaktır. Grandiyöz benlik, gerçek bir yeterlilikten değil, sürekli performans ve temsil üretiminden beslenir. Kişi “olmak” yerine “görünmek” zorunda kalır.
Bu bağlamda narsisizm, gerçeklikle kurulan ilişkinin niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Gerçeklik, narsisizmin hem sınayıcısı hem de düzenleyicisidir. Ondan kaçış ise grandiyöz fantezilerin katılaşmasına ve öznenin kırılganlaşmasına yol açar. Son kertede, erken dönemde ebeveynin çocuğa sunduğu “sen BİZİM İÇİN (herkes için değil) özelsin” mesajının dönüşmesi gerekir. Bu ifadenin evrensel bir hakikat olarak değil, ilişkisel bir bağlam içinde anlam kazanması önemlidir. Aksi takdirde çocuk, herkes için “en” olma talebini sürdürür ve bu talep kaçınılmaz olarak gerçeklikle çatışır. Bu yüzden mesele, çocuğun kendisini “şahin” sanması değil; o şahinliğin bağlamsal olduğunu öğrenebilmesidir: özne, herkes için değil, belirli ilişkiler içinde değerlidir. Psikolojik olgunlaşma, bu göreli değeri tolere edebilme kapasitesinde yatar.
Narsizm tam da bu noktada başlar. Narsizm, çoğu zaman yanlış biçimde, öznenin kendisini aşırı sevmesi olarak anlaşılır. Oysa narsizmin özü, kişinin kendi varlığını içeriden hissedebilme kapasitesidir. Sağlıklı narsizm, kişinin kendi varlığını başkasının onayına ihtiyaç duymadan sürdürebilmesidir. Böyle bir özne, varlığını yalnızca başkasının bakışında değil, kendi içsel deneyiminde de hissedebilir. Bu noktada Salvatore’nin şarkısı yeniden anlam kazanır: Herkesin, kendi şarkısını, herkesten bağımsız olarak söyleyebilmesi.
Patolojik narsizm ise bu içsel sürekliliğin kırıldığı noktada ortaya çıkar. Özne artık kendisini içeriden hissedemez. Kendi varlığını doğrulamak için başkasının bakışına ihtiyaç duyar. Başkasının takdiri, yalnızca bir arzu nesnesi değil, varlığın kendisinin teminatı hâline gelir. Alkış kesildiğinde, öznenin kendilik duygusu da sarsılır.
Narsistik bütünlük, dışarıdan inşa edilemez.
Narcissos’un hikayesi
Mitolojik figür Narcissos kendisine âşıktır. Ona âşık olanların acısı, hatta bu aşk uğruna hayatlarını kaybedenlerin varlığı bile onun için bir anlam taşımaz. Bir gün sudaki yansımasıyla karşılaşır ve bu görüntüye âşık olur. O andan itibaren, artık kendisiyle değil, kendisinin görüntüsüyle ilişki kurmaktadır. René Magritte’in çizdiği piponun altına yazdığı “Bu bir pipo değildir” ifadesi burada açıklayıcı bir metafor sunar. Çünkü Magritte’in göstermek istediği şey şudur: Resimde görülen nesne, nesnenin kendisi değildir; yalnızca onun temsilidir. Bir pipo resmi, gerçek bir pipo değildir. Ona dokunamaz, onu kullanamazsınız. O, yalnızca bir görüntüdür. Benzer biçimde Narcissos da kendisine değil, kendisinin temsilîne âşık olur. Sudaki yansıma, onun bedeni değildir; yalnızca onun görsel izdüşümüdür. Ancak Narcissos bu ayrımı kuramaz. Görüntüyü varlığın kendisiyle karıştırır. Böylece özne ile imge arasındaki mesafe ortadan kalkar. Artık sevilen şey, yaşayan, hisseden, değişen bir varlık değil; donmuş, sessiz, karşılık vermeyen bir yüzeydir.
Ama Narcissos’un karşılaşması yalnızca bir görüntüyle karşılaşma değildir. Aynı zamanda başkalarının onda gördüğü şeyle karşılaşmadır. Çünkü o güne kadar Narcissos, başkalarının neden ona âşık olduğunu bilmez. Kendisi, kendisi için yalnızca içeriden yaşanan bir varlıktır; dışarıdan nasıl göründüğünü bilmez. Sudaki yansıma, ona ilk kez başkalarının gördüğü Narcissos’u gösterir. Başkalarının arzuladığı yüzey, ilk kez onun kendi bakışına sunulur.
Bu nedenle Narcissos’un aşkı, yalnızca kendine yönelmiş bir aşk değildir. Aynı zamanda başkalarının arzusunun nesnesi olan imgeye yönelmiş bir aşktır. Narcissos, başkalarının sevdiği şeyi sevmeye başlar. Başkalarının bakışını içselleştirir ve kendi üzerine yöneltir. Bu anlamda, onun aşkı doğrudan değil, dolaylıdır; kendi içinden değil, başkasının bakışının dolayımından geçerek oluşur.
Narsizm, bu anlamda, homoerotik bir sevgi olarak da düşünülebilir. Çünkü kişi kendisine, yani kendi benzerine, kendi suretine âşıktır. Sevilen nesne, radikal biçimde farklı olan bir başkası değil; öznenin kendi varlığının yansımasıdır. İnsanın kendisini öteki gibi sevmesi aslında otoerotik bir hikayedir de. Ancak burada sevilen şey, yaşayan ve içeriden deneyimlenen benlik değil, benliğin dışarıdan görülebilen biçimidir. Yani kişi, kendisinin başkası için var olan haline âşık olur. Bu nedenle Narcissos kendisini severken yalnızca kendisini sevmez; aynı zamanda başkasının kendisinde sevdiği şeyi de sever. Başkasının bakışı, onun kendisiyle kurduğu ilişkinin kurucu bir parçası haline gelir. Çünkü insan, kendisini ilk olarak içeriden değil, dışarıdan verilen bir imge aracılığıyla tanır. Başkasının bakışı, özneye kendi görünürlüğünü verir. Narcissos da sudaki yansıması aracılığıyla, başkalarının onda gördüğü şeyi ilk kez kendisi görür. Ancak bu süreçte paradoksal bir dönüşüm yaşanır. Başkasının bakışı başlangıçta zorunludur; çünkü imge, ancak bir dış bakışın konumundan mümkündür. Fakat bu bakış bir kez içselleştirildiğinde, artık başkası gereksiz hale gelir. Narcissos, başkasının bakışını kendi bakışı haline getirir. Artık kendisine yalnızca içeriden değil, dışarıdan da bakabilmektedir. Kendisi hem özne hem nesne hem bakan hem bakılan olur. Hem kendisi hem de başkası gibi aynı zamanda bakabilmek…
Yani Narcissos kendisine yalnızca kendisi olarak bakmaz; aynı zamanda kendisine bir başkasıymış gibi bakar. Kendisi için kendisi olmak ile başkası için bir imge olmak aynı anda gerçekleşir. Öznenin içinde bir yarılma oluşur: Bir parça görür, diğer parça görülür. Bir parça arzu eder, diğer parça arzunun nesnesi haline gelir. Bu nedenle narsisizm, yalnızca kendini sevmek değildir; kendisini, başkasının konumundan sevmektir. Öznenin kendi içinde bir başkasının yerini kurmasıdır. Böylece sevgi, iki ayrı varlık arasında değil, tek bir varlığın kendi içindeki bu bölünme boyunca gerçekleşir. Narcissos’un yalnızlığı da tam burada başlar. Çünkü artık başkasına ihtiyaç duymadan bir ilişki kurabilir — ama bu ilişki, yaşayan bir karşılaşma değil, donmuş bir yansıma ile sınırlıdır. Bu noktadan sonra başkası ortadan kalkabilir. Artık Narcissos’un başkasına ihtiyacı yoktur. Çünkü başkasının işlevi — onu görmek, onu arzulamak, ona bir imge vermek — artık onun kendi içinde sürdürülmektedir. Narcissos hem bakan hem bakılan hem arzulayan hem arzulanan olur. Öznenin içinde bir bölünme oluşur: Kendisine bakan bir göz ve bakılan bir imge. Böylece başkası gereksiz hale gelir. Çünkü Narcissos artık hem kendisini hem de kendisinin başkası için var olan halini sevmektedir. Kendisi için kendisi olmak ile başkası için bir imge olmak çakışır. İç ile dış, özne ile temsil, varlık ile görünüş üst üste biner. Bu durum narsisizmin temel yapısını açığa çıkarır: Narsisizm, başkasını reddederek değil, başkasını içselleştirerek başkasını ortadan kaldırır. Başkasının bakışı yok edilmez; tersine, öznenin içine alınır ve orada dondurulur. Böylece özne, başkasına ihtiyaç duymadan, başkasının işlevini kendi içinde yeniden üretir.
Ancak bu aynı zamanda bir kapanmadır. Çünkü başkası artık gerçek bir başkası değildir. İtiraz edebilen, karşılık verebilen, reddedebilen, şaşırtabilen bir başkası ortadan kalkmıştır. Geriye yalnızca sessiz bir imge kalır. Bu nedenle Narcissos’un aşkı, bir birleşme değil, bir kapanma hareketidir. Başkasına yönelmek yerine, başkasının bakışını kendi içine alarak kendisi etrafında kapanır. Artık sevilen şey, yaşayan bir ilişki değil; sabitlenmiş bir görünüştür.
Burada aşkın temel yapısına dair daha genel bir hakikat de açığa çıkar: İnsan, çoğu zaman kendisini, başkasının kendisinde gördüğü şey aracılığıyla tanır. Kişi, kendisinde neyin sevildiğini, neyin arzulandığını, neyin değerli bulunduğunu ancak başkasının bakışıyla fark eder. Başkasının sevgisi, kişiye kendisinin bir imgesini verir. Ancak bu karşılaşma her zaman bir özdeşlik üretmez. Bazen insan, başkasının sevdiği kişi ile kendisinin olduğunu düşündüğü kişi arasında bir mesafe olduğunu fark eder. Başkası onu güçlü görürken o kendisini kırılgan hisseder. Başkası onu bütün görürken o kendisini eksik yaşar. Başkası onu arzu edilir bulurken o kendisini yetersiz hisseder. Bu nedenle aşk, yalnızca iki kişi arasındaki bir ilişki değil; aynı zamanda kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin de dönüşümüdür.
Narcissos’un trajedisi burada daha da derinleşir. Çünkü o, ilk kez başkalarının sevdiği şeyi görür — ama bu sevilen şey, onun yaşayabildiği bir varlık değildir. O yalnızca bir yüzeydir. Dokunulamaz, sahip olunamaz, yaşanamaz. Narcissos, başkalarının onda sevdiği şeye ulaşmaya çalışırken, kendi canlı varlığından uzaklaşır. Belki de bu nedenle aşk her zaman hafif bir yabancılaşma içerir. İnsan, başkasının bakışında kendisine rastladığında hem kendisini bulur hem de kendisine yabancılaşır. Çünkü orada gördüğü şey hem kendisidir hem de kendisi değildir. Bu nedenle narsisizm, çoğu zaman kendini sevmek olarak anlaşılır; oysa daha doğru ifade, kendi imgesine âşık olmaktır. Çünkü burada sevilen şey, öznenin canlı ve çelişkili gerçekliği değil, onun idealize edilmiş, bütünlüklü ve kusursuz görünen temsilidir.
Bu durum benlik ile benlik imgesi arasındaki gerilimi gösterir. İmge sabittir, yaralanmaz, terk etmez, itiraz etmez. Oysa gerçek benlik kırılgandır, eksiktir, değişkendir. İmgeye yönelen aşk, bu kırılganlıktan kaçışın bir biçimi olarak da düşünülebilir. Bu nedenle Narcissos’un trajedisi, kendisini fazla sevmesi değildir. Asıl trajedi, kendisine hiçbir zaman ulaşamayacak olmasıdır. Çünkü sevdiği şey kendisi değil, kendisinin yalnızca yüzeyidir.
Narkissos, kendisini başkasının yerine koymayı, ötekinin perspektifinden bakmayı bilmez. Bu durum, narsistik yapıların temel özelliklerinden biridir. Narsist de tıpkı Narkissos gibi, ötekinin bakışına yerleşemez; bu nedenle ilişki kurmakta değil, kendisine dönmekte ısrar eder. Bu, duygular alanında da kendisini gösterir. Narsist, duygusuz değildir; aksine duygulara sahiptir. Ancak bu duygularla ne yapacağını, onları nasıl düzenleyeceğini ve başkalarının duygularıyla nasıl uyumlandıracağını bilemez. Bu nedenle mesele duygunun yokluğu değil; duygunun işlevinin anlaşılamamasıdır. Duygular, yalnızca içsel yaşantılar değil; aynı zamanda ötekiyle buluşmanın, ilişki kurmanın ve sosyal dünyanın içinde yer almanın araçlarıdır. Narsistik yapıda ise bu işlev zayıflar. Duygular, bir zenginlik ve karşılaşma alanı olmaktan çıkar ya taşkınlık olarak yaşanır ya da ilişki kuramayan bir iç kapanmaya dönüşür. Bu anlamda narsist, duygusal olarak yoksul değil; duygusal olarak bilgisizdir. Bir tür duygusal cahillik söz konusudur.
Reinhard Haller, Die Narzissmusfalle (=Narsizm Tuzağı, 2017, 10. baskı) adlı çalışmasında Narkissos’un kendisini sevmesinin nedenini, kendisine eşdeğer bir başkasını bulamamasıyla açıklar. Yani sevginin yöneldiği nesne yoktur; çünkü kimse onunla aynı değerde değildir. Bu durumda özne, kendi üzerine kapanır. Haller, sevginin temel unsurlarından biri olarak merhametin önemini vurgular. Ona göre merhamet, sevginin ötekiyle kurulan bağını mümkün kılar. Ancak insan ile tanrı arasındaki ilişkide merhamet yoktur; çünkü tanrının acınacak bir yanı yoktur ve merhamete ihtiyacı yoktur. Bu nedenle bu ilişki, karşılıklılıktan ve kırılganlıktan bağımsız bir sevgi biçimidir. İşte narsistik yapı da tam bu noktada tanrısal bir modele yaklaşır. Narsist, kendisini merhamet gerektirmeyecek bir konuma yerleştirir. Kırılganlığını inkâr eder, eksikliğini kabul etmez. Bu yüzden ne başkasına merhamet gösterebilir ne de başkasının merhametine ihtiyaç duyar. Ve tam da bu nedenle, gerçek anlamda bir sevgi de kuramaz.
Merhamet iyidir. Yaraların daha çabuk iyileşmesini sağlar. Merhamet, yani acıma duygusu, sosyalleşmede son derece belirleyicidir. Bebekler merhametlidir: Bir bebek başka bir bebeğin ağladığını duyduğunda o da ağlamaya başlar. Adeta bir senkronizasyon oluşur. Kreşlerde bu duruma sıkça tanık olunur. Çocuklar da merhametlidir. Bazen bir çocuktan sevdiği bir şeyi almak isteriz; sıkıca sarılır, vermek istemez. Ama siz ağlıyormuş gibi yaptığınızda, bu tutumundan vazgeçebilir ve en sevdiği şeyi size verebilir. Merhamet, sosyalleşmenin en erken koşullarından biridir. Ancak zamanla çocuklar zulmü öğrenir. Bu bebekler ve çocuklar, kirli bir kültür içinde merhametlerini hızla yitirebilirler. Rakel Dink’in sözleri bu kırılmayı çarpıcı biçimde dile getirir: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz, kardeşlerim.”
Reinhard Haller, narsistlerin merhametten yoksun olduğunu söyler; çünkü merhametin önkoşulu sevgidir. Doğayı korumak isteriz; kesilen ağaca, kurda kuşa merhamet duyuyorsak, bunun altında doğaya yönelik bir sevgi yatar. Burada bir istisna vardır: Tanrı sevgisinde kulun merhameti söz konusu değildir; çünkü Tanrı’nın acınacak, merhamet gerektirecek bir durumu yoktur. Tanrı’nın merhamete ihtiyacı yoktur. Narsistler merhametsizdir; çünkü sevgiden yoksundurlar. Onlar için başkasının acısı yalnızca bir haber, bir bilgidir. Bazı durumlarda merhamet gösterdikleri izlenimi oluşabilir; ancak daha yakından bakıldığında bunun çoğu zaman merhametin suistimali olduğu görülür. Çünkü merhamet, insanlar üzerinde olumlu bir etki yaratır ve merhametli kişiler olumlu değerlendirilir. Narsist ise tam da bu olumlu imgenin peşindedir. Bu nedenle, özellikle doğal afetler sonrasında sergilenen “merhamet gösterileri”ne sıkça rastlanır. Narsistin merhameti, ötekine değil, kendi imgesine yöneliktir. Merhamet, insanı insana bağlayan ilk dildir; kaybı ise yalnızca başkasını değil, insanın kendisini de yoksullaştırır


