
Kafiyelerimiz yoruldu ilkin, sonra sözler…
Sözün o keskin, bilenmiş tarafları körleşti; kalem bir kuş gibi, kendi ağırlığıyla düştü kâğıda.
Tahribatın ortasında kalan her kelime, Furuğ’un o izbe odasındaki sessizliğe büründü.
Yazan, yazamayan, bekleyen, beklemeyen, eksilen, yorulan, umudunu koruyan, umudunu kaybeden… Hepsi aynı kuyunun başında susuyor artık.
Söz bile insandan bıkıyor zamanla; sözün taşıdığı yük her iç çekişte kendini hatırlatıyor.
Hayatın o telaşlı gürültüsü kesildiğinde sözün yükü çöküyor omuzlara.
Sözü söylemekten korktuğumuzdan değil bu suskunluk biliyorum…
Sadık Hidayet’in kör baykuşunun gözleriyle bakıyoruz dünyaya; ne bir teselli ne de bir vaat.
Susmak çoğu zaman bir cüzzam gibi yavaş yavaş sahibini tüketir.
Satırlara dokunmaktan kaçınır olduk, her cümlenin bu döngüde boşa düşeceği korkusu galip geliyor.
Belki de asıl mesele, küf kokusu veren o sahte düşünce dünyası,
Aynı fabrikadan üretime girmiş gibi peşi sıra sıralanan cümleler. Hepsi aynı ezberin kümeleri.
En ağırı da küf kokusu…
Kelimelerde küflenir gördüm
Zamanın süzgecinden geçmemiş, ezberin küf kokusunu taşıyan cümleler…
Çünkü bazı kelimeler tezgâha sürüldükçe çürür
Sen tezgâhtakine bakıp kederlenme; Küf kokusu saklanamaz, sonunda kokusu yayılır…
Samuel Beckett “Her sözcük gereksiz bir lekedir sessizliğin üzerinde.” demişti.
O kof kalabalığın o tüketmek üzerine kurulu sahte kirlenmiş sözlerin dünyası… Hiç bir anlam ifade etmiyor artık.
İkna etmek için var gücüyle yeni sözcük dizeleri serpilir bir ipe, ip yavaşça bırakılır, oltaya takılmayı bekleyen bir avcı sensizliği…
Sözler eskimedi aslında; onları yalanın hizmetine verenler eskitti.
Şimdi insanlar cümlelere değil, onların arkasındakine bakıyor. Çünkü en parlak sözler, en büyük hayal kırıklıklarının kılıfı oldu.
Sözün değeri, onu çoğaltanların elinde tükendi.
Kelimeler, gerçeği dile getirmek yerine yalanı cilalamak için harcandıkça anlamlarını yitirdi.
Bugün toplumun sözden kaçışı, hakikatten değil; hakikatin yerine geçirilen yalancı sözlerdendir.
Yine de insan, dilinin ucundaki son sözü bırakmıyor.
Duvarların arasında yankılanan eski bir sazın ritmine uyduruyor sesini.
Neşesinden değil, bizzat o kederin ortak dilinden bir melodi arıyor kendine.
Şiir, yazılmadığı zamanlarda bir Kılam dolanıyor…
ritim devam ediyor.
Kelimeler susuyor, hüzün bakî kalıyor.
Bıçağın izi gibi sözün de izi kalıyor.


