
Geçmişte askerlik çoğu zaman ücret karşılığında yapılan bir meslekti. Hükümdarlar, imparatorlar ve iktidar sahipleri; egemenliklerini koruyabilmek, sınırlarını genişletebilmek ve siyasal güçlerini sürdürebilmek için askerlerini besler, donatır ve onlara maaş öderlerdi. Roma lejyonlarından sonraki birçok imparatorluk ordusuna kadar askerlik, büyük ölçüde devletin, hükümdarın ya da iktidar sahibinin finanse ettiği bir hizmetti. Askerlerin düzenli maaş almadığı dönemlerde bile savaş bütünüyle karşılıksız değildi. Ganimet, talan, toprak, esir, vergi toplama hakkı ya da savaş sonrasında elde edilen çeşitli ayrıcalıklar, savaşa katılanlar için önemli bir kazanç imkânı oluşturuyordu. Dolayısıyla savaş, yalnızca cesaretin değil, aynı zamanda ekonomik beklentilerin de belirlediği bir alandı. Askerler çoğu zaman soyut idealler uğruna değil, elde edecekleri somut karşılıklar, para ya da gelir için de savaşıyorlardı.
Elbette din uğruna, cihat anlayışıyla ya da Haçlı Seferleri’nde olduğu gibi kutsal kabul edilen amaçlar adına gönüllü olarak savaşan insanlar da vardı. Ancak bu bağlılık, modern anlamda ulusal vatana sadakatten farklıydı. Sadakat ulusa değil; dine, hükümdara, hanedana ya da kutsal kabul edilen başka bir düzene yönelmişti.
19. yüzyılda zorunlu askerliğin yaygınlaşması ve ulus-devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte savaşın anlamı köklü biçimde değişti. “Vatan için ölmek”, bireyin devlete ve ulusa karşı en yüce görevi olarak tanımlanmaya başlandı. Bugün bize son derece doğal görünen “vatan için ölürüz”, “bayrak için can veririz”, “şehitlik en büyük mertebedir” gibi söylemler, insanlık tarihi açısından oldukça yeni anlatılardır. Bu nedenle “Vatan, Millet, Sakarya” edebiyatı sanıldığı kadar kadim değildir; modern ulus-devletlerin inşa ettiği güçlü bir siyasal ve kültürel anlatıdır. Bu dönüşüm yalnızca söylemsel değildir; savaşın ekonomik mantığını da kökten değiştirmiştir. Tarihin büyük bölümünde savaşan insanlar maaş, ganimet, toprak, statü ya da hükümdarın himayesi gibi somut çıkarlarla hareket ediyordu. Modern ulus-devlet ise kişisel çıkarın yerini ulusal kimliğe, hükümdarın yerini vatana, maddi ödülün yerini ise kutsal görev fikrine bıraktı.
Bu nedenle Yahya Kemal Beyatlı’nın Akıncılar şiirindeki “Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik” dizesini yalnızca romantik bir kahramanlık anlatısı olarak okumak eksik kalır. O şenlik yalnızca fetih coşkusunun değil; zaferin getireceği ganimetin, servetin, yeni toprakların ve toplumsal yükseliş umudunun da şenliğidir. Savaş aynı zamanda ekonomik bir faaliyetti ve kazanan taraf için maddi kazanç da vaat ediyordu.
Modern ulus-devlet ise bu ilişkinin yerine bambaşka bir anlam ekonomisi kurdu. Ganimetin yerini ulusal kimlik, hükümdarın yerini vatan, kişisel çıkarın yerini ise kutsal fedakârlık söylemi aldı. Böylece özellikle yoksullar, kendilerine ait bir karış toprağı olmasa bile “vatanın sahibi” olduklarına inandırılarak onun uğruna hiçbir maddi karşılık beklemeden ölmeye çağrıldılar.
Belki de modern ulus-devletin en dikkat çekici ideolojik başarısı tam da budur: Mülksüzleri mülkün koruyucusuna, toprağa sahip olmayanları toprağın bekçisine, yoksulları ise sınırların gönüllü muhafızlarına dönüştürebilmesi. Geniş halk kitlelerinin ulusal aidiyet adına hiçbir maddi karşılık beklemeden ölmeye yönlendirilmesi, modern siyasal düzenin en güçlü ideolojik üretimlerinden biridir.
Bu sürecin psikolojik boyutu da göz ardı edilemez. Milliyetçi söylem çoğu zaman yalnızca aidiyet üretmez; aynı zamanda narsistik bir telafi de sunar. Kendi yaşamı üzerinde etkisiz hisseden, yoksullukla, dışlanmışlıkla ya da başarısızlık duygularıyla mücadele eden bireye, tarihin öznesi olduğu, büyük bir davanın parçası olduğu ve ülkeyi ya da dünyayı kurtarabilecek kadar önemli olduğu hissi verilir. Böylece gündelik yaşamın güçsüzlüğü, kolektif kimliğin sunduğu büyüklük duygusuyla telafi edilir. Bireysel narsisizm, ulusal ya da kolektif narsisizmin içinde onarılmaya çalışılır.
Bu nedenle ölüm de yalnızca biyolojik bir son olmaktan çıkar. Ulusun bekası için yerine getirilmesi gereken kutsal bir görev olarak yeniden anlamlandırılır. Fedakârlık en yüce erdemlerden biri hâline gelirken, bireyin yaşamı ulusun sürekliliği adına feda edilebilir bir değer olarak sunulur.
Oysa ölüm, insanın hayatında yalnızca bir kez karşılaştığı bir deneyimdir. Onu bu kadar sarsıcı yapan şey; biricik oluşu, tekrarının olmaması ve provasının yapılamamasıdır. Bu yüzden ölüm hem korkunçtur hem de insanın en kişisel, en devredilemez hakikatidir.
Belki de bu yüzden insan, başkalarının idealleri, devletlerin kutsalları ya da soyut anlatıları uğruna değil; kendi yaşamının anlamı içinde ölebilmelidir. Çünkü ölüm, en nihayetinde siyasal bir sloganın değil, insanın kendisine ait olan tek ve son hakikatidir.
İnsan kendine ölmeli.
Kaza Yerinde
Kaza yerine vardığımızda arkamızdan gelen araç da durdu. Hurdaya dönmüş otomobilin içinden yükselen feryatlar, olay yerini derin bir çaresizlik duygusuyla dolduruyordu. O sırada karşı yönden gelen bir başka araç da durdu ve içinden birkaç kişi indi. Bir grup, vakit kaybetmeden aracın kapılarını açıp yaralıları çıkarmaya çalışıyordu. Diğer grup ise buna engel olmaya çalışıyor, “Dokunmayın, ambulansı bekleyin!” diye bağırıyordu. Birkaç saniye içinde tartışma büyüdü; sesler yükseldi, itişmeler başladı. Sonunda herkesin dikkati yaralılardan birbirine yöneldi. Az önce acı içinde yardım bekleyen insanlar unutulmuş, onların çevresindeki sağlıklı insanlar birbirleriyle kavga etmeye başlamıştı.
O an düşündüm ki, belki de burada yalnızca bir kavga yaşanmıyordu. İnsan, bazen tanık olduğu yoğun psikolojik acıya dayanamaz. Sevdiği birinin çaresizliğini görmek, yardım edememek, ölüm ihtimaliyle yüzleşmek ruh için dayanılması güç bir yük oluşturur. Böyle anlarda ruh, taşımakta zorlandığı acıyı başka bir kanala aktarabilir. Kavga da bazen bunun yollarından biridir. İçeride katlanılamayan psikolojik gerilim, bedensel bir mücadeleye dönüşür. Yumruklar, bağırışlar, kanayan yüzler; görünmez ruhsal acının görünür bedensel karşılığı hâline gelir. Sanki insan, başkasının acısına tanıklığın yarattığı çaresizliği, kendi bedeninde hissedebileceği somut bir acıya çevirerek kontrol edilebilir kılmaya çalışır.
Belki de bu yüzden kaza yerinde, yaralıların yanı sıra kavga eden insanlar da görürüz. Asıl savaş çoğu zaman birbirleriyle değil, katlanamadıkları ruhsal yükledir. Beden, ruhun taşıyamadığı acının sahnesine dönüşür; psikolojik acı, fiziksel acıya tercüme edilir. Çünkü bazen bedenin yarası, ruhun görünmeyen yarasından daha katlanılabilir gelir.
Tarkovski ve psikolojik sızı
Tarkovski’nin anlattığı bir hikâye var. Bir tren kazasında ağır yaralanan bir insanın etrafına insanlar toplanır. Ne olduğunu anlamaya çalışır, kendi aralarında konuşur, olayı tartışırlar. Fakat yaralıya yardım etmezler. Yaralı, kendisine yardım edilmediğini fark ettiğinde, kendi yarasını kendi sarmaya çalışır. Bu sahne, yalnızca fiziksel bir ihmal sahnesi değildir; aynı zamanda tanıklığın çöküşünü de anlatır. İnsanlar bazen bir başkasının acısına gerçekten bakamazlar. Çünkü o acıya bakmak, yalnızca dışarıdaki yarayı görmek değildir; kendi içlerinde de bir sızıya, bir çaresizliğe, bir suçluluk duygusuna temas etmektir. Bu nedenle yaralıya yardım etmek yerine, onun etrafında konuşmaya başlarlar. Konuşmak, burada anlamanın değil, görmemenin aracı hâline gelir.
Bazen insanlar, bir insanın acısına tanık olmanın yarattığı psikolojik acıyı, kendi aralarında konuşarak hafifletmeye çalışırlar. Yaralının yanındadırlar ama onunla değillerdir. Ona bakıyor gibidirler ama aslında onu görmezler. Kendi aralarındaki konuşma, yaralıyla aralarına ördükleri bir perdeye dönüşür. Böylece hem olayın içinde kalırlar hem de acının gerçek çağrısından uzak dururlar.
Bu da daha önceki yazılarımda sözünü ettiğim üçüncü tarafın ölümünün başka bir biçimidir. Çünkü canlı bir üçüncü taraf, yalnızca bakmaz; tanıklık eder, müdahil olur, sorumluluk alır. “Burada biri acı çekiyor” diyebilir. Ama üçüncü taraf öldüğünde, insan acının etrafında dolaşır, onu yorumlar, tartışır, hatta onun üzerine konuşur; fakat ona dokunmaz. Yaralı kendi yarasını kendi sarmaya çalışırken, kalabalık kendi vicdanını konuşarak sarar.
Dünya kupasında şampiyon olabiliriz
Maja Göpel, “Gegen die Shitshow” yazısında, günümüz siyasetinin ve kamusal söylemin giderek batış, çöküş ve yok oluş senaryoları üzerinden örgütlendiğine dikkat çeker. İnsanlar sürekli bir tehdit anlatısının içine yerleştirilir: Din yok ediliyor, vatan elden gidiyor, millet saldırı altında, memleket parçalanıyor… Toplum, ortak bir gelecek umudu etrafında değil, ortak bir korku etrafında bir araya getirilir. Siyasetin dili giderek daha fazla felaket, tehdit ve düşman üretmeye başlar.
Negatif duygularla beslenen bir siyasal düzen, zamanla insanları da bu duygulara bağımlı hâle getirir. Korku, öfke, nefret ve tehdit hissi yalnızca iktidarın yönettiği duygular değildir; insanlar bunları birbirlerine aktarır, yeniden üretir ve çoğaltırlar. Böylece negatif duygular kendi kendisini besleyen bir toplumsal döngüye dönüşür. Bir süre sonra insanlar umutla değil, öfkeyle; merakla değil, kuşkuyla; dayanışmayla değil, düşmanlıkla yaşamaya başlar.
Diktatörlüklerin en belirgin özelliklerinden biri de insanlarda temel güven duygusunu sistemli biçimde yıkmalarıdır. Erik Erikson’un sözünü ettiği “temel güven”, insanın dünyayı güvenilir ve öngörülebilir bir yer olarak deneyimlemesini sağlayan ruhsal zemindir. Jean Améry ise işkence üzerine yazarken, işkencenin insandan yalnızca bedenini değil, dünyaya duyduğu güveni de aldığını söyler. İşkence gören insan artık hiçbir yere güvenemez. Otoriter rejimler de toplumsal ölçekte benzer bir süreç yaratırlar. İnsanlar komşularından, kurumlardan, medyadan, hukuktan ve hatta kendi yargılarından bile kuşku duymaya başlarlar. Güvensizlik paranoyayı, paranoya ise yeni korkuları üretir. Böylece sistem, sürekli çoğalan negatif duygular üzerinden kendisini yeniden kurar. Çünkü korkan insan yalnızca tehditten kaçmaz; aynı zamanda kendisine güvenlik vaat eden güce daha fazla tutunur.
Komplo teorileri tam da bu zeminde güç kazanır. Çünkü paranoya, dünyayı rastlantılar, çelişkiler ve belirsizlikler üzerinden değil; gizli niyetler, saklı planlar ve görünmez düşmanlar üzerinden okumaya yatkındır. İnsan zihni, özellikle korku ve güvensizlik anlarında, karmaşık olayları basit ve bütünlüklü bir hikâyeye dönüştürmek ister. “Birileri bunu bilerek yapıyor” fikri, çoğu zaman belirsizliğin yarattığı acıdan daha katlanılabilir gelir. Çünkü düşman hayalî bile olsa, belirsizlikten daha somuttur.
İnsanoğlunun komplo teorilerine yatkınlığının belki de binlerce yıllık bir tarihi vardır. İnsan, anlam veremediği felaketleri, hastalıkları, savaşları, kıtlıkları ve ölümleri çoğu zaman görünmez güçlerin iradesiyle açıklamaya çalışmıştır. Bu anlamda komplo düşüncesi yalnızca modern politik paranoyanın ürünü değildir; insanın kaosa anlam verme çabasının karanlık biçimlerinden biridir. Burada din meselesi de hassas ama önemli bir yerde durur. Dinleri doğrudan komplo teorisi olarak adlandırmak indirgemeci olur; çünkü din yalnızca açıklama sistemi değil, aynı zamanda yas, anlam, aidiyet, ahlak ve teselli alanıdır. Fakat bazı dinsel anlatılar, sorgulanamaz bir açıklama düzenine dönüştüğünde komplo mantığına dönüşür. Dünyadaki kötülüklerin, felaketlerin ya da toplumsal krizlerin görünmez güçlerin planı olarak açıklanması; her olayın ardında mutlak bir niyet aranması; kuşkunun günah, itaatin erdem sayılması bu ortak zemini gösterir. Bu nedenle asıl mesele dinin kendisi değil, sorgulanamaz hakikat iddiasıdır. Bir anlatı kendisini eleştiriden, şüpheden ve düşünmeden muaf tuttuğunda; dünyadaki karmaşıklığı tek bir gizli nedene bağladığında; insanın korkusunu azaltmak yerine onu yönetmeye başladığında, artık yalnızca inanç alanında kalmaz. Bu, güven duygusunu zayıflatan ve insanı dış dünyaya karşı sürekli tetikte tutan bir yapıya dönüşebilir.
Diktatörlükler de bu mantığı siyasal düzleme taşır. Sürekli düşman üretirler, sürekli tehdit gösterirler, sürekli “bizi yok etmek istiyorlar” duygusunu canlı tutarlar. Böylece toplum, gerçek sorunları düşünmek yerine görünmez düşmanların peşinde koşar. Güvensizlik artık bir arıza değil, rejimin yakıtı hâline gelir. İnsan ne komşusuna ne hukuka, ne medyaya, ne de kendi algısına güvenebilir. Sonunda diktatörlük, yalnızca insanların davranışlarını değil, dünyaya güvenebilme kapasitelerini de ele geçirir.
Bugün sosyal medya da büyük ölçüde aynı duygusal ekonomiyle çalışmaktadır. Öfke, nefret, suçlama ve linç, dikkat çekmenin en etkili araçlarına dönüşmüştür. Algoritmalar insanları sakinleştiren değil, öfkelendiren içerikleri öne çıkarıyor. Neredeyse her tartışmanın sonunda bir çöküş, bir felaket ya da bir yok oluş senaryosu var. İnsanlar yalnızca bu duygulara maruz kalmaz; onları üretir, paylaşır ve yaygınlaştırır. Böylece negatif duygular yalnızca iktidarın değil, toplumun da ürettiği bir enerjiye dönüşür.
Ancak hiçbir siyasal düzen yalnızca korkuyla ayakta kalamaz. İnsan sürekli korku içinde yaşayamaz. Bu nedenle otoriter rejimler korkunun yanına kolektif gururu da eklerler. Büyük inşaat projeleri, dev askerî törenler, sürekli tekrarlanan “en büyük”, “en güçlü”, “en yerli” söylemleri ve millî başarı anlatıları bu işlevi görür. Toplum, bir yandan sürekli tehdit altında olduğuna inandırılırken, diğer yandan kendisini güçlü hissettirecek sembollerle beslenir.
Bu sembollerin en dikkat çekicilerinden biri de ölüm araçlarıdır. Tanklar, savaş uçakları, füzeler, roketler ve insansız hava araçları yalnızca askerî teknolojiler olmaktan çıkar; ulusal gururun simgelerine dönüştürülür. Dünya Kupası açılışında Türkiye’nin sergilediği ve askerî araçların öne çıkarıldığı gösteri de bu açıdan dikkat çekicidir. Bir ülkenin gururunun, sanatından, biliminden, hukukundan ya da insan hayatını koruyan kurumlarından değil; ölüm makinelerinden beslenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Erich Fromm, faşizmi analiz ederken bu eğilimi “nekrofili” kavramıyla açıklar. Buradaki nekrofili, yalnızca ölü bedenlere yönelik sapkın bir ilgi değildir. Fromm’un kastettiği şey, yaşam yerine ölüme, üretim yerine yıkıma, yaratıcılık yerine tahakküme yönelen bir karakter yapısıdır. Yaşamı çoğaltan şeylere değil, yok eden şeylere duyulan hayranlıktır. Bu nedenle ölümü sevmek, yalnızca geceleri mezarlıklara girip ceset çalmak değildir. Ölüm sevgisi, kimi zaman silahlarla kurulan fetişist ilişkide de kendisini gösterir. Silahların göğüste taşınması, yastığın altına konulması, onlarla poz verilmesi ya da neredeyse sevilen bir insan gibi onlarla özdeşlik kurulması, ölüm araçlarıyla kurulan simgesel ve duygusal bağı gösterir. Burada söz konusu olan şey, silaha duyulan teknik ilgi değil; ölüm üreten araçlarla kurulan fetişist ilişkidir.
Bugün gurur duyulan şeyler giderek insanı yaşatan kurumlar olmaktan uzaklaşmaktadır. Bilim, eğitim, sanat, sağlık ya da adalet yerine, öldürme kapasitesi öne çıkarılmaktadır. İnsansız hava araçları, savaş uçakları, füzeler ve roketler yalnızca teknolojik başarı olarak değil, ulusal kimliğin ve kolektif gururun temel sembolleri olarak sunulmaktadır. Böylece ölüm üreten teknolojiler, yaşam üreten değerlerin yerini almaya başlamaktadır.
Modern çağın faili meçhul cinayetleri de dönüşmektedir. Öldürme giderek teknolojiye devredilmekte, ölüm uzaktan kumandayla gerçekleştirilen teknik bir operasyona dönüşmektedir. Bu araçları geliştirenler ise yalnızca mühendis olarak değil, ulusal kahramanlar olarak sunulmaktadır. Böylece bir zamanların faili meçhul ölümleri, bugün faili meşhur bir ölüm teknolojisine dönüşmektedir. Ölüm üretenler alkışlanmakta, ödüllendirilmekte ve toplumsal gururun merkezine yerleştirilmektedir.
Belki de otoriter rejimlerin en büyük başarısı, insanları yalnızca korkutmak değildir. Asıl başarıları, korkuyu, öfkeyi ve ölümü insanların gündelik ruhsal dünyasının doğal parçaları hâline getirmeleridir. İnsanlar artık yalnızca bu duygularla yönetilmez; onları kendileri de üretir, yeniden dolaşıma sokar ve birbirlerine aktarırlar. Böylece iktidarın sürekli müdahalesine gerek kalmadan korku, nefret ve ölüm sevgisi kendi kendisini yeniden üreten bir toplumsal düzene dönüşür. Bu düzen, bir yandan insanlara sürekli bir batış ve yok oluş hikâyesi anlatırken, diğer yandan ölüm araçlarını bir kurtuluş ve gurur anlatısına dönüştürür. Yaşamın değil ölümün, üretmenin değil yıkmanın yüceltildiği bu ruh hâli, Erich Fromm’un nekrofili kavramının günümüzdeki en görünür siyasal biçimlerinden biridir.
Ne var ki nekrofilik gösterilerin de trajik bir ironisi vardır. Dün Amerika sokaklarında silahlarıyla, gösterileriyle ve millî takım üzerinden güç sergileyenler, Dünya Kupası’nda aynı gösterinin bir parçası oldular; ancak sonunda elenerek ülkelerine geri gönderildiler. Fallik sembollerle, güç gösterileriyle ve ölüm makineleriyle şov yapanlar, kendi gösterilerinin sahnesinde simgesel olarak kastre edildiler. Büyüklük, kudret ve yenilmezlik iddiası, sahada kendi sınırıyla karşılaştı. Ölüm araçlarıyla kurulan fallik gösteri, kalıcı bir zafer anlatısı üretmedi; tersine, eksikliğin, yenilginin ve kırılganlığın açığa çıkmasına dönüştü. Çünkü yaşamı değil ölümü yücelten her siyaset, eninde sonunda kendi gösterisinin kurbanı olur.
Çok çağrışımsal bir yazı oldu biliyorum…


