
“Terörsüz Türkiye” adı verilen süreç yaklaşık iki yıldır yalnızca devlet ile PKK arasındaki ilişkinin, silahların veya yeni bir siyasal denklemin tartışıldığı bir süreç olmadı. Aynı zamanda Kürtlerin kendi içlerinde ne kadar özgür tartışabildiklerinin de sınavıydı.
Ve bana göre Kürtler bu sınavı geçemedi.
Çünkü daha sürecin ne getireceği, ne götüreceği belli olmadan görünmez bir sınır çizildi: Destekleyenler makbul, soru soranlar şüpheliydi.
Örgütlü bir siyasal çevrenin karşısında yalnız siyasetçiler yoktu. Öğretmenler, öğrenciler, işçiler, gazeteciler, akademisyenler, yazarlar, sanatçılar ve sıradan insanlar vardı. Süreci sorgulayan birçok insan, söylediği sözün içeriğiyle değil, “kimin safında olduğu” üzerinden tartışıldı.
İki yıl boyunca oluşan bu atmosferde eleştiri çoğu zaman cevaplanmadı; eleştiren kişi tartışıldı. Söze karşı söz üretmek yerine, sözü söyleyen kişinin geçmişi, çevresi, ilişkileri, niyeti ve hatta kimliği masaya yatırıldı.
Böylece tartışmanın yerini aidiyet aldı.
Kürtlerin önüne yeni bir siyasal ihtimal konuldu ama o ihtimali özgürce tartışabilecek kamusal alan giderek daraltıldı.
Bu, sivil siyasete vurulan ağır bir darbedir.
Çünkü sivil siyaset yalnızca silahların susması değildir. Sivil siyaset, itiraz edenin de konuşabilmesidir. Soru soranın hain, eleştirenin düşman, kuşku duyanın provokatör ilan edilmediği bir alan yaratabilmektir.
Silahı susturup sözü disipline ediyorsanız, bunun adı demokratikleşme değildir.
Muhalefetin sefaleti
Fakat meselenin yalnızca bir tarafı yok.
Sürece karşı çıkan Kürt çevreleri de kendi küçük mahallelerini kurdu. Onlar da kendi kahramanlarını, dokunulmazlarını ve düşmanlarını üretti.
Bir süre sonra yüz yıllık Kürt meselesinin bütün tarihsel, sınıfsal, kültürel ve siyasal ağırlığı birkaç kişinin etrafında dönen sosyal medya tartışmalarına sıkıştı.
Süreç karşıtı tartışmaların merkezindeki figüre dönüşen isimler oldu, o isimleri kamuoyu çok iyi biliyor tek tek saymaya gerek yok. Tartışmanın muhatabı Kürt halkı değil bu isimler oldu.
Bu isimlerin söylediklerinin doğru veya yanlış olması ayrı bir tartışmadır. Sorun başka yerdeydi: Kürt kamuoyunun düşünsel enerjisinin birkaç figürün etrafında tüketilmesi.
Bütün bir halkın geleceğini ilgilendiren mesele, birkaç X hesabının günlük polemiğine dönüştürüldü.
Bunun sonucunda yalnızca süreci destekleyenlerin değil, karşı çıkanların da kendi alanları oluştu.
Ve süreç karşıtı kimi çevrelerin en rahat sığınağı Öcalan karşıtlığı oldu.
Öcalan’ı eleştirmek elbette meşrudur. Hiç kimse eleştirinin dışında değildir.
Ama Öcalan karşıtlığı bir siyasal program değildir.
Abdullah Öcalan’a karşı olmak, Kürt meselesine ilişkin bir gelecek tasavvuru kurduğunuz anlamına gelmez.
Kürt meselesinin yüz yıllık tarihini tek bir kişinin lehinde veya aleyhinde kurulmuş siyasal pozisyona indirgediğiniz anda devletin kuruluşundan bugüne uzanan inkârı, dil meselesini, ekonomik eşitsizliği, zorunlu göçleri, kayyımları, cezaevlerini, bölgesel dengeleri ve Kürt toplumunun kendi içindeki sınıfsal dönüşümü görünmez hale getirirsiniz.
Yüzyıllık bir mesele, Öcalan taraftarlığı ile Öcalan karşıtlığı arasındaki kavgaya kurban edilemez.
Sonunda iki mahalle kalır:
Öcalan ne söylerse doğrudur diyenler ile Öcalan ne söylerse yanlıştır diyenler.
Peki Kürtler nerede?
Her mahallenin bir “entelektüeli” var
Belki de asıl mesele burada başlıyor.
Kürtlerin çok sayıda yazarı var, akademisyeni var, gazetecisi var, sanatçısı var. Fakat bağımsız bir entelektüel alan yaratmakta ciddi bir sorun var.
Çünkü herkes kendi mahallesinin kahramanı.
Bir insan yazmadan önce “Bu doğru mu?” diye değil, “Benim mahallem buna ne der?” diye düşünüyorsa orada entelektüel özgürlükten söz etmek güçleşir.
Hangi televizyona çıkacağına, hangi gazeteye yazacağına, kiminle fotoğraf vereceğine, kimi eleştireceğine, hangi kelimeyi kullanacağına kadar mahallesinin refleksini hesaplayan kişi zamanla düşünce üretmez; aidiyetinin sınırlarını korur.
“Bunu söylersem benimkiler ne der?”
“Bu kanala çıkarsam nasıl karşılanırım?”
“Burada yazarsam mahallem beni dışlar mı?”
“Şunu eleştirirsem takipçim ne düşünür?”
Bu küçük hesapların toplamından büyük bir entelektüel hayat çıkmaz.
Bunun adı entelektüellik değildir.
Bu, mahalle bekçiliğidir.
Gerçek entelektüel, gerektiğinde kendi mahallesini rahatsız eder. Kendi çevresinin alkışını kaybetmeyi göze alamayan insanın iktidara karşı yüksek sesle konuşması tek başına cesaret göstergesi değildir.
Asıl sınav, insanın kendisini alkışlayanlara “Siz de yanlışsınız” diyebilmesidir.
Kürt siyasal alanında eksik olan tam da budur.
Yıllar içinde sanatçısından gazetecisine, akademisyeninden yazarına kadar geniş bir kesim örgütsel ve siyasal mahallelerin içine sıkıştırıldı. Mahallenin dışına çıkan yalnızlaşmayı, itibarsızlaştırılmayı veya hedef haline getirilmeyi göze almak zorunda kaldı.
Sonuçta herkesin aydını oldu ama Kürtlerin bağımsız aydın sınıfı güçlenemedi.
Herkesin gazetecisi oldu ama bağımsız gazetecilik alanı daraldı.
Herkesin sanatçısı oldu ama sanatçı bile hangi mahalle tarafından alkışlandığıyla tarif edilmeye başlandı.
Bir toplum için bundan daha tehlikeli olan şey, bunun zamanla normalleşmesidir.
Dil üzerinden kurulan yeni mahkeme
Bu atmosferin çarpıcı örneklerinden biri, benim de köşe yazarlığı yaptığım Rastî Haber’in de hedefe konulduğu Cemil Oğuz imzalı “Ziman bi tirkî, nav bi kurdî; qilopiloyên kurdan” başlıklı yazıydı.
Metni bağlamından koparıp okursanız teorik bir Kürtçe savunusu görebilirsiniz.
“Adınız Kürtçe, neden ağırlıklı olarak Türkçe yayın yapıyorsunuz?” sorusu kendi başına meşrudur.
Hatta gereklidir.
Ama bir metni yalnızca söylediği şey üzerinden değil, ne zaman, hangi siyasal atmosferde, kimi seçerek ve kimi dışarıda bırakarak söylediği üzerinden de okumak gerekir.
Benim itirazım tam burada başlıyor.
Rastî’nin adı veriliyor. Yazarlarına kadar iniliyor. İnsanlar tek tek sıralanıyor. Kürt medyasının dil tercihi üzerinden bir meşruiyet cetveli çıkarılıyor.
O halde biz de aynı cetveli biraz geriye doğru uzatalım.
Cemil Oğuz’a asıl soru: Kürtçeyi şimdi mi hatırladınız?
Sayın Cemil Oğuz, madem mesele gerçekten Kürtçeydi, o halde biraz daha geriye gidelim.
Neden yıllarca PKK’nin ve ona yakın siyasal çevrelerin Türkçeyi temel siyasal iletişim dillerinden biri haline getirmesini aynı öfkeyle eleştirmediniz?
Neden örgütün kurduğu veya etkili olduğu yayın organlarında Türkçenin ağırlığını aynı sertlikle mesele etmediniz?
Neden Avrupa diasporasında çıkarılan gazetelerde, dergilerde, kurulan televizyonlarda ve siyasal iletişim kanallarında Türkçenin yıllarca sahip olduğu ağırlığı bugün Rastî’ye baktığınız kadar dikkatle izlemediniz?
Televizyonlar kuruldu.
Gazeteler çıkarıldı.
Dergiler yayımlandı.
Siyaset yapıldı.
Topluma seslenildi.
Mitinglerde konuşuldu.
Kadrolar eğitildi.
Ve bunların Türkçe yürütüldü.
Şimdi soruyorum:
Kürtçenin hesabını tutmaya bugün mü başladınız?
Türkçe bilmeden örgütsel yapılara katılan Kürt gençlerinin zamanla Türkçe öğrenirken kendi anadillerinde siyasal ve entelektüel üretim yapabilecek aynı imkânlarla buluşup buluşmadığını hiç tartıştınız mı?
Dağa Türkçe bilmeden çıkan bir Kürt gencinin örgütsel yaşam içerisinde Türkçe öğrenmesinin, fakat Kürtçesini geliştirecek aynı sistematik eğitimi alamamasının yarattığı çelişkiyi hiç yazdınız mı?
Türkçe bilmeyen Kürt köylüsüyle siyaset yaparken neden onun dilini siyasal dil haline getirmek yerine Türkçe siyasal terminolojinin ona taşındığını hiç sorguladınız mı?
Cezaevleri konusunda da soralım.
On yıllarca cezaevinde kalan Kürt siyasi tutukluların bir bölümünün otuz, kırk yıl sonra dışarı çıktığında siyasetini hâlâ ağırlıklı olarak Türkçe yapması size hiçbir şey söylemiyor mu?
Bir insan otuz yıl, kırk yıl cezaevinde kalıyor.
Devletin dilinde siyaset yapabilecek, kitap okuyabilecek, tartışabilecek bir düzeye geliyor; fakat kendi anadilinde aynı siyasal ve entelektüel derinlikle kendisini ifade etmekte zorlanabiliyor.
Bunun üzerine neden büyük bir Kürtçe tartışması açmadınız?
Neden “Bu insanlar bunca yıl içerisinde neden Kürtçeyi de aynı düzeyde öğrenemediler, geliştiremediler?” diye sormadınız?
Bunun adı nedir?
Bunu yalnızca devletin asimilasyon politikasıyla açıklayıp Kürt siyasal hareketinin kendi içindeki dil tercihlerinin sonuçlarını hiç tartışmayacak mıyız?
Daha açık soralım:
Devlet Kürtçeyi yasakladığında buna asimilasyon diyorsunuz.
Haklısınız.
Peki Kürt siyasal hareketi Türkçeyi kendi siyasal hayatının, örgütsel iletişiminin, yayıncılığının ve kamusal söyleminin merkezine yerleştirdiğinde bunun Kürtçe üzerindeki sonuçlarını neden konuşmuyorsunuz?
Neden orada susuyorsunuz?
Abdullah Öcalan’ın siyasal külliyatının ve kamuoyuna ulaşan söyleminin büyük ölçüde Türkçe kurulmuş olmasını neden dil tartışmasının merkezine koymadınız?
PKK’nin onlarca yıl boyunca Türkiye’deki Kürt toplumuna önemli ölçüde Türkçe siyaset yapmasını neden bir dil meselesi olarak görmediniz?
Dağdaki kadroların siyasal söyleminde Türkçenin yıllarca sahip olduğu ağırlığı neden sorgulamadınız?
Diasporaya gidildiğinde bile Türkçenin Kürt siyasal iletişimindeki ağırlığının devam etmesini neden yazmadınız?
Bütün bunlar yaşanırken Kürtçe neredeydi?
Asıl soru budur.
Çünkü Kürtçenin bugünkü durumunu gerçekten tartışacaksak yalnızca devletin yaptıklarını değil, Kürtlerin kendi siyasal yapılarının tercihlerini de konuşmak zorundayız.
Bu, devletin yüz yıllık asimilasyon politikasını aklamak değildir.
Devletin Kürtçe üzerindeki yasakları, baskıları ve asimilasyon politikaları tarihsel bir gerçektir.
Ama bu gerçek, Kürt siyasal hareketlerinin kendi tercihlerini tartışılmaz kılmaz.
Tam tersine.
Bir halk kendi kurumlarının yanlışlarını konuşamıyorsa özgürleşemez.
Kürtçe sizin sopanız değildir
Bugün kalkıp “Adınız Kürtçe ama yayınınız Türkçe” diye bir mahkeme kuruyorsunuz.
Peki aynı mahkemeyi yıllarca kendi siyasal mahalleniz için neden kurmadınız?
Kürtçeyi savunacaksanız herkese karşı savunacaksınız.
Devlete karşı da.
PKK’ye karşı da.
DEM’e karşı da.
Rastî’ye karşı da.
Bana karşı da.
Size karşı da.
Çünkü Kürtçe hiç kimsenin mülkü değildir.
Bir Kürdün kendi anadilinde konuşması, yazması, şarkı söylemesi veya yayın yapması da Kürtlere sunulmuş bir lütuf değildir.
Kürtçe yayın yapan biri bize iyilik yapmıyor.
Kürtçe konuşan siyasetçi bize iyilik yapmıyor.
Kürtçe şarkı söyleyen sanatçı bize iyilik yapmıyor.
Kendi halkının dilini kullanıyor.
Bu kadar.
Asimilasyona uğramış bir halka kendi dilini kullanmayı bir siyasi üstünlük nişanı gibi sunamazsınız.
Hele o dili, hoşunuza gitmeyen başka Kürtleri dövmek için bir sopaya hiç dönüştüremezsiniz.
Kürtçe sizin ideolojik silahınız değildir.
Kürtçe bir halkın dilidir.
Ve o halkın dilini savunmak, yalnızca sevmediğiniz gazetecileri Kürtçecilik sınavına sokmakla olmaz.
Asıl cesaret, kendi mahallenizin tarihini de sorgulayabilmektir.
Peki neden tam o zaman?
İşte burada Cemil Oğuz’un yazısının zamanlaması benim açımdan metnin kendisinden daha önemli hale geliyor.
“Terörsüz Türkiye” sürecinin tartışıldığı, Kürt kamuoyunda farklı seslerin çıkmaya başladığı, örgütsel çizginin dışında yeni medya alanlarının oluşabileceği bir dönemde neden teorik olarak meşru görünen bir dil tartışması üzerinden belirli yayınlar ve belirli isimler öne çıkarıldı?
Neden Rastî?
Neden yazarları tek tek sayıldı?
Neden bu yazı uzun süre tekrar tekrar dolaşıma sokuldu?
Eğer mesele Kürtçeyse, Kürtçenin yüz yıllık trajedisinin birkaç bağımsız yayın organına çıkarılan faturayla açıklanamayacağını siz de biliyorsunuz.
O halde insan ister istemez soruyor:
Bu yalnızca bir dil yazısı mıydı?
Yoksa dil tartışması üzerinden siyasal ve medyatik bir alan daraltma girişimi miydi?
Bu yazıyı size kimse yazdırmadıysa bile, neden tam da bu siyasal atmosferde böyle bir hedef listesi çıkardınız?
Neden Kürtçenin tarihsel gerilemesinin bütün aktörlerini değil, belli yayınları seçtiniz?
Rastî hakkında söz konusu yazının yayımlandığı dönemden sonra siteye erişim engeli getirilmesi ve hukuki süreçlerle karşılaşmamız, benim açımdan bu soruları daha da önemli hale getirdi.
Burada kanıtlayamadığım bir şeyi gerçekmiş gibi söylemeyeceğim.
Ama soruyu da geri çekmeyeceğim.
Çünkü gazetecilikte bazen metinden daha fazla şey anlatan, metnin zamanlamasıdır.
Sürece itiraz edebilecek bağımsız seslerin çıkma ihtimali belirirken, tam da o seslerin meşruiyeti “Ne kadar Kürtçesiniz?” sınavına bağlandı.
İşte benim itirazım burada.
Kürtçeyi savunmak başka şeydir.
Kürtçeyi siyasi rakibinizi susturmanın aracına dönüştürmek başka şey.
Kimse yıllarca kendi mahallesindeki Türkçe egemenliğini yeterince sorgulamadan bugün başkalarına Kürtçecilik dersi vermesin.
Asimilasyonun tek faili yoktur
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtçe üzerindeki tarihsel baskısını görmeden Kürt dilinin bugünkü durumunu açıklamak mümkün değildir.
Bunu tartışmaya dahi gerek yok.
Fakat bütün sorumluluğu devlete yükleyip Kürt siyasal hareketlerinin kendi tercihlerinin sonuçlarını tartışmamak da entelektüel dürüstlük değildir.
Devlet Kürtçeyi yasakladı.
Kamusal alandan sürdü.
Eğitim sisteminden dışladı.
Kuşakların kendi anadillerini öğrenmelerinin önüne geçti.
Bunlar tarihsel gerçeklerdir.
Ama sonra başka bir soru başlar:
Kürt siyasal hareketi kendisine açtığı alanlarda Kürtçeyi ne kadar özgürleştirdi?
Kendi medyasında ne yaptı?
Kendi eğitiminde ne yaptı?
Kendi siyasal kadrolarında ne yaptı?
Kendi entelektüel üretiminde ne yaptı?
Kendi diasporasında ne yaptı?
Kendi cezaevi pratiğinde ne yaptı?
Bu soruları sormak devleti aklamak değildir.
Tam tersine, Kürtlerin kendi tarihleriyle yetişkin insanlar gibi hesaplaşmasını istemektir.
Bir halk kendi hatalarını konuşamıyorsa özgür değildir.
Kürtlerin basını da tek sesli olamaz
Türkiye’de iktidarın medyayı merkezileştirmesini, farklı sesleri azaltmasını ve eleştirel gazeteciliğin alanını daraltmasını yıllardır eleştiriyoruz.
Peki aynı refleks Kürt siyasal alanında ortaya çıktığında neden susalım?
Devletin tek sesliliğine karşı çıkıp örgütün tek sesliliğini savunamazsınız.
Ankara’nın makbul gazetecisine itiraz edip kendi mahallenizin makbul gazetecisini yaratamazsınız.
Devletin troll ordusunu eleştirip kendi troll ordunuzu demokratik kamuoyu diye sunamazsınız.
Bir gazeteci sizin çizginizde değil diye onu düşmanlaştırıyorsanız, savunduğunuz şey özgür basın değildir.
Sadece iktidarın el değiştirmesidir.
Sosyal medya bunun en çıplak laboratuvarına dönüştü.
Bazen küçük bir hesabın söylediği tek cümleye karşı onlarca hesabın aynı anda harekete geçtiğini, tartışmanın içerikten çıkarılıp kişiselleştirildiğini görüyoruz.
Bu atmosfer insanlara şunu öğretiyor:
Konuşursan başına bunlar gelir.
İşte otosansür böyle başlar.
Sizi susturmak için kapınıza polis gelmesi gerekmez.
Bazen mahallenizin sizi yalnız bırakacağını bilmeniz yeterlidir.
Devlet ile örgütsel aklın kesiştiği yer
Burada çok daha rahatsız edici bir mesele var.
Devletin istediği şey nedir?
Kontrol edilebilir bir siyasal alan.
Örgütsel merkezlerin istediği şey nedir?
Kontrol edilebilir bir siyasal alan.
Devlet kendisine rağmen konuşan yurttaşı sevmez.
Örgütsel akıl kendisine rağmen konuşan Kürdü sevmez.
Devlet muhatabını seçmek ister.
Örgüt de muhatabını seçmek ister.
Devlet dağınık, bağımsız ve öngörülemeyen seslerden rahatsız olur.
Merkezi örgütsel yapı da aynı seslerden rahatsız olur.
İşte iki aklın birbirine en fazla benzediği yer burasıdır.
Bu, aralarında gizli bir anlaşma bulunduğunu iddia etmek değildir.
Bundan daha yapısal bir meseledir.
İki farklı iktidar biçiminin kontrol arzusunun aynı noktada buluşmasıdır.
Ve bunun bedelini bağımsız insanlar öder.
Çünkü devlet ile örgüt arasındaki müzakere ilerlerken ikisinin de kontrol edemediği üçüncü alan giderek küçülür.
Benim asıl kaygım budur.
Kürtlerin devletten bağımsız ama örgütten de bağımsız üçüncü alanı nerede?
Ve sonuç: Kürtler alternatifsiz bırakıldı
Bugün karşı karşıya olduğumuz asıl yoksulluk budur.
Kürtler alternatifsiz kaldı.
Bir tarafta örgütsel merkezin sınırlarını aşmakta zorlananlar, diğer tarafta bütün siyasetini Öcalan karşıtlığı üzerinden kuranlar.
Bir tarafta “süreç için susun” diyenler, diğer tarafta süreç karşıtlığını başlı başına siyasal program sananlar.
İkisinin arasında bağımsız bir Kürt kamusal alanı gelişemedi.
Üstelik sosyal medya bu çoraklığı daha da büyüttü.
Binlerce insanın düşünsel enerjisi birkaç hesap, birkaç akademisyen, birkaç gazeteci ve birkaç günlük polemik etrafında tüketildi.
Birileri süreci savunmanın nöbetini tuttu.
Birileri Öcalan karşıtlığının nöbetini tuttu.
Ama çok az insan çıkıp masanın tamamını sorguladı.
Kürtlerin yeni siyasal kuşaklara bırakması gereken şey ise yeni putlar değil, itiraz edebilme kültürüydü.
Bunu başaramadık.
Bir halk muhalefetsiz yaşayamaz
Kürtlerin bugün ihtiyacı yeni bir lidere tapınmak veya eski bir lidere küfretmek değildir.
Yeni bir düşünsel alan kurmaktır.
Devletten bağımsız.
Örgütten bağımsız.
Partiden bağımsız.
Fondan bağımsız.
Mahalleden bağımsız.
Ve gerektiğinde hepsine karşı konuşabilecek kadar özgür.
Çünkü bir halkın siyasal gücü yalnızca kaç milletvekili çıkardığıyla, kaç silahlı insanı olduğuyla veya meydanlara kaç kişi topladığıyla ölçülmez.
Kendi içinden çıkan itiraza ne kadar tahammül ettiğiyle de ölçülür.
Bugün “Terörsüz Türkiye” sürecinin Kürtler açısından belki de en az konuşulan bilançosu budur:
Silahların geleceği tartışılırken sözün özgürlüğü unutuldu.
Devlet ile örgüt arasında yeni bir denklem kurulurken bağımsız Kürt sesinin yaşayabileceği alan küçüldü.
Süreci destekleyenlerin eleştireni düşmanlaştırması da, süreç karşıtlarının bütün Kürt meselesini Öcalan karşıtlığına indirgemesi de aynı düşünsel çoraklığın iki ayrı yüzüdür.
Kürtlerin üçüncü bir sese ihtiyacı var.
Kimsenin emir vermediği, kimsenin kutsal olmadığı, hiçbir mahallenin sınır çizmediği bir sese.
Çünkü özgürlük yalnızca Ankara’ya “hayır” diyebilmek değildir.
Kandil’e de, İmralı’ya da, parti merkezlerine de, kendi arkadaşınıza da, yıllardır sizi alkışlayan mahallenize de gerektiğinde “hayır” diyebilmektir.
Bunu yapamayan bir toplumun çok sesi olabilir.
Ama muhalefeti yoktur.
Ve muhalefeti olmayan bir halk, hangi süreç başlarsa başlasın, sonunda başkalarının kendisi adına kurduğu masaya mahkûm olur.
Welhasil.
Ez tiştek din nebêjim…

