
Tiyatro türü olarak dram, karşıt durum ve olayların çatışmasının sahnelenmesidir. Bu yazıda da dram; “karşıt iki durumun olumsuz anlamda birbirinin sebep ve sonucu olmasından duyulan üzüntü”anlamında kullanılmıştır. Birey için “örgütlenmeyi”, toplum için de “örgütlenmemeyi” neden dram olarak nitelendirdiğimi anlatmaya çalışacağım. Ki bu bir ikilemdir ve öğüten bir döngüyle birbirinin sebep ve sonucudur.
Bu ikilem, insanoğlunun yarattığı medeniyetin başdöndürücühızına karşın sosyal ve siyasal gelişmişlikte emeklemesine neden olan, antik çağdan kalan düşünce ve davranışların halen sürdürülmesine kaynaklık etmektedir. Sokrates, ne tür iftiralarla yargılandıysa bugün aynı yöntemlerle muhalifler rehin alınıp iftiralarla suç uydurularak yargılanmaktadır.
Örgütlenme, bir topluluğun kendi yönetimini belirleme veya kötü yönetime, iktidarın kötüye kullanılmasına karşı mücadele verebilmesinin ve sonuç alabilmesinin yegane yoludur. Yüzyıllar önce, daha iyi bir yönetim için kendi çağlarına göre dahiyane fikirleri ileri süren bir çok devlet teorisyeni, siyasal bilimci ve felsefecinin görüşleri bugün halen ulaşılamayan ideali temsil etmektedir. Çünkü düşünsel boyutta eksiklik ve yetersizlik olsa da asıl eksiklik ve yetersizlik örgütlenmededir.
Öyle ki örgüt denince çoğu insanın tüyleri diken diken oluyor. Bir gün bir avukat mahkeme kalemine gider ve dosyadaki evrakları ister, memur evkarları vermeye yanaşmaz. Avukat da “bana bakın, ben örgüt üyesiyim, ahanda gidip örgüt üyelerimle dönüyorum” deyip kalemden çıkmış. Memur koşarak hakime gitmiş, hakimsavcıya haber vermiş, savcı polis çağırmış, herkes endişe içinde örgüt üyesi avukatı ve örgütünü beklemektedir. Derken avukat, baro başkanı ve birkaç baro yönetim kurulu üyesi ile çıkagelir. Herkes şaşkındır, hani örgüt elemanları ile gelecekti? Hakim, “avukat bey, memuru tehdit etmişsiniz, örgüt üyesi olduğunu söylemisiniz, ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diye sormuş! Avukat da “Avukatın örgütü barodur, baro başkanı ve yönetim kurulu da örgütün yöneticileridir. İşte ben de bunu kastettim, örgütümle geldim” deyince ortalık yatışmış!
Ben de uzun yıllar hukuk dersleri anlattım ve mutlaka her sınıfta “Arkadaşlar, devlet bir örgüt müdür?”diye sorardım. Hemen hiç kimse devleti de bir örgüt olarak görmüyordu, hatta “Haşa, estağfurullah” diyenler bile çıktı
Örgüt derken, bütün tüzel kişileri kastediyorum. İster legal ister illegal, ister resmi ister gayri resmi olsun, ister hukuki ister geleneksel olsun, insanların bir amaç ve duyarlılık için bir araya geldiği ve yönetim oluşturup faaliyet yürüttüğü her yapı örgütlü yapıdır. O nedenle bu yazıda örgütlülüğe dair değerlendirmeler; devlet, siyasi parti, her türlü siyasal hareketler, sendika, dernek, kooperatif ve adını sayamadığımız her türlü tüzel yapı için az çok geçerlidir.
Taban tabana zıt olan iki hali –birey için örgütlü olmayı, toplum için örgütsüz olmayı- dram olarak nitelendirilmek oldukça ironiktir ama gerçeğin ifadesidir. Bu gerçeği örgütlü birey açısından ayrı, örgütsüz toplum açısından ayrı ele almak gerekirse;
Bireyin örgütlü olmaya yönelmesi, insanoğlunun sosyal bir varlık olmasının doğal sonucudur ancak koşullar hem bireye hem de topluma göre değişir. Birey açısından erdemler kadar zaaflar da etkilidir. Söz sahibi olma, rolünü oynama, suyun akışını değiştirme, hayallerini gerçekleştirme, ideallerinin peşinden gitme isteği kadar, kendi bunalımından kurtulma, hayatına anlam katma, maceraya katılma, kaynayan kanını soğutma, ödeşme gibi motivasyon kaynakları olabilir. Bireyin ektisinde kaldığı, maruz bırakıldığı hayalkırılığı veya öfke yaratan deneyimler kadar öğrendiği, benimsediği düşünceler, hayal ettiği dünyayı ve yaşamı gerçekleştirme saikleri, onu örgütlenmeye itebilir. (Cesur yürek filminde William Wollece’ın İngilizlere isyan başlatma nedenini hatırlayın. Bireyin farkında olduğu gerçekliğin kendi canını yakmasıyla o gerçekliği değiştirmeye yönelmesinin benzersiz bir örneğidir "Braveheart" filmi )
Bireyin örgütlenme isteğini ve arayışını yaratan motivasyon kaynağını kestirmek kolay değildir. Eric Fromm’a göre birey, hayatın ona yüklediği sorumluluğu tek başına almaktan kaçınmanın bir yolu olarak bir örgütlenmelere katılır. Örgütlenmede, demokratik işleyişi ve ortak aklı yoksa, kimsenin motivasyon kaynağının sorunlu olmasıyla ilgilenecek lüksü yoktur.
Böylece birey, kendinde taşıdığı meziyeti de hezimeti de, örgütlü yapıya taşır. Birey, örgütlü yapıya bir kimlikle katılırken, örgütlü yapı da ona bir kimlik giydirmeye çalışır. Her iki kimlikte her iki bünyeye aykırı ve zararlı yanlar taşıyabilir. İşte bu nedenle örgütlü bireyin dramı, kimlik çatışmasıyla başlar. İhtirasın, ayak oyunlarının, örgüt için iktidar inşasının muhatabı olan ve aynı zamanda kendi gerçekliğine yabancılaşan, özerkliğini kaybeden, doğal yaşantı içinde toplumla bağı kopan birey, kendini akıntıya bırakır.
Örgütlü birey, örgüt içinde kendisine biçilmiş rolü gönüllü üstlenip örgütlü yapı içerisinde kaybolur, kendi iradesini yitirir, hatta nesneleşir ama bir toplumun, topluluğun kurtuluşu karşısında bir kişinin ne önemi olabilir ki? Bireyin özgürlüğü, özerkliği ile toplumun yararı çoğu zaman örtüşmez ve her zaman bir topluluğa katılmak, bireyin kendinden fedakarlık etmesi ve kısıtlanmayı kabul etmesi anlamına gelmektedir. Siyasal örgütlenme, bu kısıtlanmanın en yoğun halidir çünkü karşıtlık içinde yekvücut olunması gerekir ve buna bağlı olarak tek tipleşme gerçekleşir, herkes aynı şekilde düşünür ve davranır.
Örgütlü yapıların hemen hepsinde bir hiyerarşi bulunur ve bu hiyerarşi kısa süre içerinde karar vericilerden ve onlara tabi olanlardan bir iskelet oluşturur, diğer herkes edilgen hale gelir. Çoğu zaman zaaflardan oluşan ihtiras ve tekil motivasyon sahibi kişiler, kısa süre içerisinde örgüt içinde sıyırılır veya örgütlü yapıya hakim olur. Örgütlü yapılar içerisinde sivrilmiş bir çokkişinin, örgütlü yapı olmasa, arkasından üç kişinin bile gitmeyeceği kişilerden olması ihtiras ve istismarın rolüne dayanır. Erdemlilik, kusur gibi işlev görürken, zaaf marifete dönüşür.
Özellikle ideolojik örgütlenmelerde birey kültürünü, ahlakını, inancını örgütllü yapıya göre biçimlendirir ve günün birinde ideolojisi çöktüğünde ahlakı da, kültürü de çöker. En çok da radikal kişilerde bu uçtan uça savrulma gerçekleşir. Örgütten ayrılan kişi, örgütün her şeyinden ölesiye nefret eder.
Bireyin, örgütlenme çabaları veya örgütlü mücadelesinde karşılaştığı örgüt içi sorunlar, katlandığı fedarlık, feda ettiği kişisel özgürlüğü sürekli kendini hatırlatır, bireyin iç dünyasında "buna değip değmediği" kesintisiz bir sorgulama halidir. Buna ek olarak eğer başarı, zafer veya ilerleme de elde edilemiyorsa, dava ve amaca ulaşmak için doğru işlerin yapılmıyorsa, bütün emeklerboşa gidiyor düşüncesiyle oluşan hayal kırıklığı, kafadaki sorular, endişeler ve şüphelerle birleşir ve orada olmayı sağlayan her şey bir bir yıkılır.
Birey, samimi olarak bir dava için örgütlü mücadeleye dahil olduysa, oradan kopuş gerçek bir yıkımdır çünkü oradan ne kariyer, ne servet ne de statü ve itibar devşirmemiştir. Böylece kişisel hikayesini terk etmiş, ekonomik kazancı bir kenara bırakmış, başkalarının üstüne basa basa yükselmeyi aklından geçirmemiş, bilakis toplumun/ topluluğun kurtuluşu ve ferahı için kendiden geçmiş ama gelinen aşamada örgütü de toplumu da serveti de statüyü de kaybetmiş olmaya ek olarak inancını ve davasını kaybetmiş olmasından daha büyük dram ne olabilir?
Örgütlü yapıyı sırtlamaya özgülenmek üzere bireyi tüketen ve birbiri yerine ikameye dayanan, eş deyişle bireyin özerkliğini kabul etmeyen her örgütlenmenin tarikattan farkı yoktur ve bugün de yaşadığımız budur, uygar ve gelişmiş bir toplumun örgütlenmesinde bireyin özerkliğinin korunması şarttır.
Hemen her örgütlü yapı, insan öğütür. Emile Durkheim; "siyasi partiler, iyi insanları yutar ve toplumun için kötü insanlar olarak kusar" demiştir. İşte örgütlü bireyin dramının topluma sirayeti burada gerçekleşir ve yazının başlığındaki ironi de tam bu noktada ortaya çıkar. Örgütlü bireyin dramı, toplumu örgütsüzlüğe iter, örgütsüz toplum kendisine biçilen kadere razı olur ve yığınsal dram yaşanır.
Toplum, talepleri ekseninde örgütlenir ve taleplerini örgütlü bir biçimde dile getirirse karşılık bulması, taleplerinin karşılanması mümkün hale gelir. Örgütlenmeyen toplum, bir avuç örgütlü kesimin belirleyicliği karşısında yalnızca sitem etmekten, üzülmekten, iç çekip durmaktan ve nihayetinde örgütlü yapının belirlediği koşullarda yaşamaktan başka çaresi yoktur.
EricHoffer “Çoğu zaman bir toplumu sapkın, taşkın, radikal ve bozguncu kesimleriyle tanımlarız, görünüşte haksızlık gibi angılansa da aslında ciddi ölçüde haklılık payı vardır çünkü bir çok toplumun kaderini bu kesimler belirler” demiştir. Yazarın işaret etttiği hakikat, bir avuç örgütlü insanın, toplumun kaderini belirlemesi, toğlumsal dramdan başka bir şey değildir.
Gelinen çağda uzmanlık alanlarının belirgin bir şekilde birbirinden ayrıldığı, bir alanın bile birden çok uzmanlığa bölündüğü, toplumda yeteneklerini, zeka ve bilgilerini uzmanlıklarıyla birleştirmiş binlerce, onbinlerce insan varken, siyasette vasıfsızlığın, sığlığın bu kadar hakim olması, nitelikli insanların örgütlenmelerden uzak durduğunun en açık göstergesidir.Onbinlerce nitelikli, yetenekli, zeki ve alanında uzman insanı barındıran bir toplumda liderin her şeyi bildiği, her şeyi mükemmel yönettiği, her şeyle başa çıktığı, kusursuz olduğu, yeterli olduğu düşüncesi, örgütsüz toplumun dramı değil midir?
Örgütsüz toplumun en belirgin özelliklerinden biri de, bir günü ve lideri beklemesidir. Tıpkı Samuel BECKETT’in “Godot’ubeklerken” kitabındaki gibi! Herkes, kendilerini kurtarsın diye Godot’u beklemektedir. Ve muhtemeldir ki o toplumun içinde binlerce lider vasıflı insan da, bir günü ve lideri beklemektedir. İnsanın, kendi kendini beklemesi, örgütsüz toplumun dramı değil midir?
Örgütsüz toplumun biriken öfkesi ve enerjisini çoğunlukla yanlış zamanda yanlış yöntemlerle boşalır, gerçi doğru zamanda da olsa sonuç alması pek mümkün değildir. (Örneğin gezi protestoları, örneğin İran’da yıllardır dalga dalga çoğalıp dinen eylemler) Örgütsüz bir toplumda da toplumsal olayları olur, karşılıklıklar olur, çatışmalar olur ama en nihayetinde hepsi dağılır, yenilir, kaybeder. Evet, haksız ve baskıcı her rejim er geç yıkılır ama inanın çoğu kendi iç çürümesiyle yıkılır. Haksız, zalim ve baskıcı bir rejimin kendi iç çürümesiyle yıkılması, örgütsüz toplumun dramı değil midir?
Örgütsüz toplumda ancak yumurta kapıya geldiğinde, artık şartlar katlanılmaz hale geldiğinde bir kıvılcım ile kitleler olarak harekete geçer. Ne istemediği belli ama ne istediği belli olmayan, öncüleri ve hedefleri belirlenmiş kitleler, yıktıkların yerine çoğu zaman birbenzerini inşa ederler aslında. O günü beklemiş yığınların ayağa kalktığında ne istediğini bilemeyip aynı makus kaderi yaşaması dram değil midir?
Lukaşenko, Putin, Erdoğan, Modi, Obran ve benzerleri.. 20-30 yıldır iktidarda olmalarını sağlayan en önemli unsur, toplumun örgütsüz olmasıdır. Kendi arkalalarında duran yığınlar, örgütlü toplum olsa, kendileri olamazdı. Liderler büyüdükçe toplumu küçülür. Kendi hikayesinin kahramanı olmayan, içinde yanıp tutuşan, davasına bir gram katkısı olmamış, iç dünyasında kendisi için hayal kırıklığı olan o küçük adamın, bir büyük davanın neferi olarak ülkesine karşı çevrilen oyunları bozmanın bir parçası olmak, hem kendi bireysel hikayesi ile yüzleşmekten kurtarır hem de ortak büyük davanın onurunu yaşatır. Kaldı ki zaten onun bir şey yapması da gerekmez, büyük lideri zaten ne gerekiyorsa yapıyordur. Böyle bireylerin tahkim ettiği iktidarın kendini sürdürebilmesi, örgütsüz toplumun dramı değil midir?
Her çarpıcı, haklı, parlak fikrin ilk ağızdan çıkışından itibaren bir yolculuğu vardır, o nedenle “zamanı gelmiş bir fikri hiç kimse engeleyemez” denilmektedir. Zamanının gelmesi, toplum içinde tartışılıp olgunlaşması ve genelleşmesi anlamındadır. Yine de hiç bir fikir, sırf çok haklı, çok güzel, çok parlak diye sokağa salındığında toplumu kendiliğinden örgütleyemez. Diğer yandan farklı fikirleri nedeniyle ana gövdeden ayrılan bir çok kişi de (örneğin Troçki) haklıydı ama örgütlü değildi, tasfiye oldu. Hem kalender fikir sahiplerini hem de parlak fikirleri, örgütlenmeyerek heba etmek, örgütsüz toplumun dramı değil midir?
Aslında her zaman toplumun örgütsüzlüğünün kötü sonuçlar doğurduğunu söylemek haksızlık olur, kimi zaman toplumun sıkı örgütlülüğü de felaketin yolunu açar. Bireyi tümden yok eden yekvücüt hali, her toplum için felakettir. Tarihte bu halin de çok örneği görülmüştür. Herhalde en sofistike örnek, milyonlarca Alman’ın Hitlerin arkasında ip gibi dizilmesi, yekvücut olduğu Nazi örgütlenmesidir. Bireyin özerkliğini aşan her örgütlenme, giderilmesi mümkün olmayan bir anomali, kitlesel çıldırma ve taşkınlık halidir.
İradesini iğdiş edip zombiye, emir kuluna dönüştürülmüş birey üzerinden toplumsal örgütlülük üst düzeyde sağlansa bile sonucu Hitler’dir. Tanrı- Kral/ peygamber lider ve mutlak doğru kabul edilen ideoloji ekseninde örgütlenmenin ne bireye ne topluma faydası yoktur, olsa olsa her ikisine de fekalet getirir.
Bireyin özerkliğini esas alan bir örgütlenme biçimi, aynı zamanda istismar edilen, lafta kalan değil sahici bir demokratik örgütlenmedir. Bireyselleşmenin toplumsal yaşamı olumsuz etkilemeye başladığı, insanlar arasında paylaşımı azalttığı, konformizmin ve hedonizmin at koşturduğu bir çağda, ortak iyiliği ve geleceği inşa etmenin emektarlığına, zahmetlerine insanları dahil etmek kolay değildir ve tek yolu bireyin özerkliğini sağlayan örgütlenme modelidir.
Örgütlü bireyleri Sisyphos’a dönüştüren, umutsuzca, sonuçsuz ve boş bir uğraşı olarak “kayayı tepeye çıkarmaya” mahkum edilmiş olmalarına, toplumun da bunun izleyici olmasına neden olan şey, kutsanan liderlik ve doğmadik ideolijidir. Nasıl ki iktidarın kötüye kullanılmasında “devlet, toplum içindir” ilkesi tersine çevrilip “toplum, devlet içindir” ilkesine dönülüyorsa, örgütlülüğün kötüye kullanılmasında da “toplum, örgüt içindir, örgüt de lider içindir” kuralı geçerli olur. Bunun güncel ve kusursuz örneği Öcalan-PKK- Kürtler denklemidir.
Nihayet anlıyoruz ki bireyin ve toplumun ortak dramı, her ikisini lidere ve ideolojiye feda etmektir. Bireyi kendi içinde eritmeyen, onun özerk varoluşuna imkan sağlayan, ortak akla ve birikime dayanan bir toplumsal örgütlülük elzemdir. Marks’ın metadan bağımsızlaşmakla özgür olacağını iddiasına dayanan düşünce yapısıyla bireyi ıskaladığı, Freud’un da bireyi merkeze koyarak toplumu ıskaladığı denkemin ortaklaşması gerekir. Yani bireyin özerkliği ile örgütlülüğün buluşması gerekir.
Yukarıda yer verilen Eric FROMM’un tespitinin aksine, günümüzde bireyin kendi özerkliğini korumak için örgütlülükten kaçtığını söylemek mümkündür. Çoğulcu demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir devlet işleyişinde, kurumlar ve kuralların hakim olduğu bir toplumda, devletle ilişkide bireyin özerkliği görece sağlandığına göre, tüm diğer örgütlenmelerde de bireyin özerkliğinin anahtarı ve güvencesi, örgüt içi çoğulcu demokratik işleyişi, ortak akıl ve insan haklarıdır. Üstelik örgüt içi çoğulcu demokratik işleyişi, ortak akıl ve insan hakları, sadece bireyin özerkliği için değil, aynı zamanda örgütün işleyişi, amacı ve başarısı için de elzemdir.


