BIST 100
13.163,88 -6,05%
DOLAR
45,7107 0,27%
EURO
53,2562 0,41%
GRAM ALTIN
6.677,19 0,27%
FAİZ
43,83 0,46%
GÜMÜŞ GRAM
112,75 0,27%
BITCOIN
77.608,00 -0,04%
GBP/TRY
61,5364 0,15%
EUR/USD
1,1616 -0,03%
BRENT
102,58 -2,32%
ÇEYREK ALTIN
10.917,20 0,27%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
10 °
  • ANASAYFA
  • GENEL
  • Sûad Haymatlos: Süreç ve kurgulanmış umutsuzluk: Bizden bir ‘halt’ olur mu?

Sûad Haymatlos: Süreç ve kurgulanmış umutsuzluk: Bizden bir ‘halt’ olur mu?

e359d070-be9e-4958-adcf-904b51874f5d

Gündemlerin iç içe geçtiği, olayların süratle aktığı fragmanı biraz duraklatarak hafızamızı tazeleyelim. Ekim 2023’te başlayan Gazze Savaşı’nın genişleyerek bölgeye yayılması dünya ve bölge siyasetiyle birlikte Türkiye’nin siyasi atmosferini de doğrudan etkiledi. Bu atmosferin içinden konuşan kimi devlet yetkilileri söz konusu savaşın ‘’ülkenin bekası" açısından tehlike arz ettiğine dair çeşitli açıklamalarda bulundular. Bu aktörlerden biri olan Devlet Bahçeli, bu "tehdide" karşın "iç cephe"nin tahkim edilmesi gerektiğini söyledikten kısa bir süre sonra, Ekim 2024’te Türkiye Meclisi’nde yaptığı konuşmada; ‘’Türkiye'ye getirilirken ‘her türlü hizmete hazırım’ diyen terörist başı buyursun terörün bittiğini, örgütün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin’’ demişti. Halihazırda yürütülmekte olan sürecin başlangıç anı sayılan bu sözlere Erdoğan’ın da destek vermesinin ardından, Öcalan ‘’Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim’’ diyerek karşılık vermişti. 

Devlet kurumlarının ‘’Terörsüz Türkiye’’ olarak adlandırdığı süreç, 2024’ün son günlerinde HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesiyle birlikte Kürd kamuoyunda ciddi tartışmaları tetikledi. Yürütülen sürecin Rojava’yı kapsayıp kapsamadığı; başka bir deyişle Rojava’nın kaderini etkileyip etkilemeyeceği üzerine uzun tartışmalar yürütüldü. Suriye’deki yeni durumla birlikte sürecin adının "Terörsüz Bölge" olarak güncellenmesi adeta Kürdkamuoyundaki gerilimli tartışmalara erken bir cevap niteliğindeydi. Bu tartışmalar sürerken Öcalan’la yapılan görüşme sonrası yayınlanan deklarasyon metni, sürecin mahiyeti açısından önemli ipuçları barındırıyordu. Kamuoyunda ‘’27 Şubat Deklarasyonu’’ olarak bilinen açıklama kabaca iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölüm, örgütün kendisini feshetmesi ve silah bırakması talimatı ve bunun gerekçelendirmelerinden oluşurken; ikinci bölüm Kürd/istan meselesinin tarihsel, toplumsal ve siyasi durumuna dair ideolojik belirlemeler barındırıyordu. 

Öcalan bu konudaki stratejisini şu meşhur sözlerle özetlemişti: ‘’Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.’’ 

Bu sözleriyle Kürdlerin temel kolektif haklarını ve olası tüm statü modellerini adeta tarih dışına iten Öcalan, otuz yıldır sistematik ve istikrarlı biçimde sürdürdüğü paradigmasını belki de ilk kez bu kadar konsantre biçimde ifade etmiş oluyordu. Takip eden haftalarda yine Öcalan’ın ağzından formüle edilen ‘’demokratik entegrasyon’’ söylemi ile uyumlu ve ‘’Terörsüz Bölge’’ strateji ile paralel olarak yürüyen süreç, Rojava’da ‘’entegrasyon hamlesi’’olarak karşımıza çıkacaktı. Bu hamle, günün sonunda Rojava’daon yılı aşkın bir süredir işleyen ‘defacto özerklik’ halinin tasfiye edilmesi ile sonuçlandı. Büyük belirsizlikler ve ciddi riskler eşliğinde yürümekte olan ve ‘yeniden sömürgeleştirme’ olarak tanımlayabileceğimiz ‘entegrasyon’ sürecinin niteliğini anlamak için son günlerdeki gelişmelere bakmak yeterli olacaktır. On yılı aşkın bir süredir ilkokuldan üniversiteye kadar Kürtçe eğitim yapılan Rojava’da, halk artık anadilde eğitim hakkı ve resmi kurum tabelalarına "Suriye Arap Cumhuriyeti" ibaresinin Kürdçeolarak da yazılması için eylemler düzenliyor. Bir zamanların özerk yönetim yetkilileri ise şu sıralar halkın protesto ve tepkilerini yatıştırmakla meşgul. 

Dünyanın dört bir yanındaki Kürdlerin yoğun itirazları altında gerçekleşen bu öz-tasfiye süreci toplumda derin bir hayal kırıklığı ve huzursuzluğa yol açtı. Buna karşın, Öcalan ve ona müzahir siyaset ve medya erbabı bu yıkımı stratejik bir zafer ve paradigmasal bir başarı olarak lanse ettiler. Yalnızca bu manzara bile bize Süreç ile Kürd toplumunun beklentileri arasında gözlemlenebilir bir uçurum olduğunu gösteriyor. Var olan kazanımların bizzat siyaset eliyle tasfiye edildiği; temel kolektif hakların ise siyasetdışılaştırıldığı bu sürecin geçmişteki benzer deneyimlere nazaran toplumda bir heyecan uyandırmadığı ve sürecin temel söylemlerinin toplumsallaştırılamadığı en başından beri siyasi gözlemciler tarafından belirtiliyor. Süreci destekleyen medya da yer yer bu durumu serzenişle teyit ediyor. 

Aslına bakılırsa bu durumun mevcut sürecin yönetim stratejisi ile de doğrudan ilgisi olduğu söylenebilir. Hatırlanacağı üzere önceki sürecin belirgin bir kamuoyu yönetimi stratejisi mevcuttu; sürece toplumsal desteğin sağlanması amacıyla birçok mekanizma kurulmuş, rıza üretimine yönelik bir enformasyon seferberliği yürütülmüştü. Mevcut süreç ise daha çok yukarıdan bir ‘operasyon’ gibi yürütülüyor. Rıza üretimini ve müzakereyi esas alan bir dilden ziyade, buyurgan ve bastıran bir dile şahitlik ediyoruz en başından beri. Geçmiş süreçlere kıyasla eleştiri ve endişelerin sistematik biçimde itibarsızlaştırılarak baskılanmaya çalışıldığı bir mekanizma söz konusu… Nitekim Devlet ile Öcalan arasında yürütülen silahsızlandırma/fesih görüşmelerinde Kürdlerin meşru haklarının ve mevcut/olası kazanımlarının pazarlık konusu yapılmasına ve Öcalan’ın temel tezlerine itiraz edenler savaş yanlısı/barış karşıtı olarak yaftalanıyor. Benzer örneklerinden farklı olarak tümüyle kapalı ve dikey bir karaktere sahip olan süreç, çok boyutlu algı ve duygu yönetim stratejileri  eşliğinde yürütülüyor.  

Afallatma Stratejisi 

Ortadoğu’da bölgesel statükoların test edildiği, tarihsel risk ve fırsat kapılarının aralandığı bir dönemde devreye sokulan ‘yeni sürecin’ yalnızca konjonktürel bir hamle olmadığına, çok boyutlu ve uzun erimli bir tasfiye paradigması olarak yürütüldüğüne dair birçok emare var. Bu çapta bir projenin yalnızca siyasi, askeri ve idari stratejilerle yürütülmesi beklenemez. Böylesi bir hamleninçok yönlü bir ‘toplumsal mühendislik’ stratejisiyle yürütülmesi kaçınılmazdır. Toplum üzerinde büyük oranda etkili olduğunudüşündüğüm bu stratejilerden birine odaklanmanın yararlı olacağı kanaatindeyim. 

Toplumun zihinsel ve duygusal direncini kırmayı amaçlayan bir ‘mühendisliğin’ sistematik biçimde uygulandığını düşünüyorum: Ortada rıza üretmeye bile ihtiyaç duymayan, yukarıdan aşağıya kurgulanan bir enformasyon tazyiki var. Çift taraflı uygulanan butazyik, en başından beri –deyim yerindeyse- toplumun zihnini dumura uğratmayı hedefliyor. Bu çerçevede; en yıkıcı geri çekilmeler, en ağır statü kayıpları ve temel haklardan vazgeçiş söylemleri; kaçınılmaz birer hakikat, felsefi birer ilerleme ve stratejik zafer gibi kitlelerin üzerine arka arkaya, durmaksızın boca ediliyor. Kürderin en temel kolektif haklarından bu denli açık bir kopuşun, bu kadar pervasızca ve teorik soğukkanlılıkla sergilenmesi, toplumda derin bir ‘hakikat afallaması’ yaratıyor.Yaratmayı amaçlıyor, demek daha isabetli olacaktır. 

Öcalan’ın Kürdler için olası tüm statü modellerini tek kalemde ‘tarihsel ve toplumsal gerçekliğin’ dışına itmesi ve bunu modern Kürd tarihinin yegane ‘kurucu lideri’ olduğu anlatısının içinden konuşarak yapması, geniş kitlelerde derin bir temsil/sizlik krizi yaratıyor. Devlet erkânının da bu anlatıyla paralel biçimde ‘kurucu önderlik’ ifadesinde ısrar etmesi ve ‘Öcalan’a statü’ tartışmaları,adı geçen krizin derinleştirilmesini perçinliyor. Rojava’da yaşanan tasfiye süreci ve diğer parçalarda da benzer bir akıbetin yaşanacağına dair endişeler, siyaseten temsil edilmiyor olma duygusunu derinleştiriyor. ‘’Geçen asırda kaçırdığımız treni yeniden kaçıracağız’’ duygusu bizzat temsil iddiasında olan siyaseteliyle inşa ediliyor. Angaje gazeteci ve yazarlara, nevzuhuranalistlere de bu tekniği ‘tefsir etmek’ düşüyor. ‘’İdeal ve gerçekçi olan vazgeçmektir’’ mesajına yoğun biçimde maruz bırakılankitleler, zihinsel ve duygusal bir boşluğun içine itilmek isteniyor. Üst üste gelen şok dalgalarıyla afallatılarak bir kanıksatma çemberinin içinde hareketsiz bırakılmak istenen toplum, zaman içinde kendi kolektif hafızasından ve tarihsel hakikatinden şüphe edecek duruma düşecektir. On yılların emeğinin bu kadar ‘minnetsizce’ harcanması karşısında ne yapacağını bilemeyen insanlar, nihayetinde suçu kendi tarihsel kapasitesinde aramaya başlar. Bu duygu durumu, tarihsel kapasitesinden kuşku duyan biröz-güvensizlik yaratmakla kalmayıp; daha derinlerde, varoluşsal bir öz-kuşku da uyandıracaktır. Mevzubahis demoralizasyontazyiki, topluma şu cümleyi söyletmeyi hedefliyor: ‘’Bizden bir halt olmaz!’’  

Kurdurulmak istenen bu zehirli cümledeki ‘’Biz’’ politik bir varlık olmayı değil; yapısal olarak elenmeye mahkûm, kendiliğinden kusurlu bir varoluşu tarif ediyor. Afallatma, demoralize etme, umutsuzluğa ve melankolik bir yılgınlığa sürükleme üzerine kurulu bu çift taraflı ‘mühendislik’ teknikleri, yalnızca toplumu yenilgi psikolojisine mahkûm etmeyi amaçlamıyor; aynı zamanda yaşanan tasfiyeye karşı geliştirilebilecek her türlü itirazı vekolektif umudu doğmadan boğmayı hedefliyor.    

 Aydınlar uyurken  

Sağlıklı koşullarda, toplum bu girift atmosfer içerisinde temsil krizi yaşarken ve mezkur stratejilere maruz kalırken, aydınların bu kuşatmayı deşifre etmesi belki de göğüslemesi beklenir. Bir aydının toplumu doğrudan temsil etme gibi bir sorumluğu olmasa da toplumsal ve siyasi krizleri problematize ederek, yapısal sorunları kendi sözüyle temsil etme gibi bir sorumluluğu vardır. Mevcut durumda ise sınırlı sayıda aydının eleştirel ve bağımsız bir pozisyon aldığından söz edebiliyoruz. Geniş bir kesim, egemen siyasetin söylem ve pratiklerini tefsir etmekle meşgulken diğer bir kesim; uzak diyarların ve eski zamanların estetik ve teorikmetinleri arasında arkeolojik gezintiler yapmakla yetiniyor. Daha geniş bir grup ise tüm bu altüst oluşlar karşısında derin bir sessizliğe bürünerek inzivaya çekilmiş görünüyor. Hal böyleyken, zaten siyaseten yalnızlaştırılan kitleler, entelektüel alanda da kendisini temsil edecek bir yankı bulamıyor. Siyasi temsilden yoksun bırakılan ve hatta siyaset eliyle içeriden kuşatılan toplum, entelektüel temsilden de mahrum kalınca, yukarıdan aşağıya inşa edilen yılgınlık ve umutsuzluk stratejileri karşısında, büyük oranda savunmasız bir hedef haline geliyor. Kendi tarihsel kapasitesinden ve gelecek tasavvurundan kuşku duymaya zorlanan toplum, aydınlar tarafından da terk edilince, kurgulanan algı ve duygu mühendisliğinin amacına ulaşma olasılığa da artmış oluyor. 

 

Yazımızı bir soruyu kayda geçirerek bitirelim: Bir gün sular durulduğunda (şayet durulursa) bu hırpalayıcı kuşatmanın yükünü taşıyan toplum ile sessiz, kayıtsız ya da angaje aydın sınıfı nasıl bir yüzleşme yaşayacaklar acaba? 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?