BIST 100
13.036,51 -0,58%
DOLAR
44,6103 0,08%
EURO
51,6122 0,19%
GRAM ALTIN
6.670,50 0,13%
FAİZ
42,18 -0,59%
GÜMÜŞ GRAM
103,49 -0,79%
BITCOIN
68.349,00 -2,13%
GBP/TRY
59,1181 0,13%
EUR/USD
1,1560 0,16%
BRENT
110,68 0,83%
ÇEYREK ALTIN
10.913,52 0,20%
Diyarbakır Parçalı Bulutlu
Diyarbakır hava durumu
10 °

Hadi Cin: Sarayın “Emir” tebliğnameleri!

IMG_1076-702x443

Biliyorsunuz, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, hemen her pazar sarayda yürütülen sosyal ve siyasal toplum mühendisliğinin ipuçlarını taşıyan bir “tebliğ” yayımlıyor. Bu tebliğler, çeşitli toplum kesimlerine de ayar içerir. Gayet üstenci, terbiye edici bir dille konuşur; görüş ifade etmez, devletin neye karar verdiğini ve kimin ne yapması gerektiğini söyler. Yürütme organına bağlı bir kurulun başkanlığını yapan birinin bu tavrı ne hukukla ne de devletin kurumsal işleyişiyle uyuşmadığı için buna “toplum mühendisliği” demek isabetli olur.

Herhâlde Uçum, öyle düşündüğü için kendi inisiyatifiyle bu tebliğleri vermiyordur. Önce Erdoğan’a brifing veriliyordur, onun onayı alınıyordur ve sonra harekete geçiliyordur. Harekete geçmekten kastım, Uçum’un çıkıp vaaz vermesi değildir; karar verilenin hayata geçirilmesi için nereye hangi talimatın verileceği, kimin ne yapacağı ve kararın gerçekleştirilmesi için gereken tüm düğmelere basılmasından bahsediyorum. O yüzden Uçum’un tebliğleri öyle “okunup geçilecek” metinler değildir; topyekûn iktidarın hangi konuda ne yapıp ettiğini ve edeceğinin ipuçlarını verdiğini dikkate alarak değerlendirmek gerekir.

En dikkat çekici pazar tebliğlerinden biri 14.12.2025 tarihinde “sol siyaset” üzerineydi. Devamında, 3 Ocak 2026 tarihinde, sanki anti-Amerikancı bir hükümet politikası varmış gibi Maduro’ya sahip çıktığı tebliğiyle tam olarak neyi tarif ettiğini, sarayın “sol siyaset”ten ne istediğini açık etti.

Güya sol; halk iradesini merkeze alan çok katmanlı bir demokrasi sorumluluğunu yerine getirmemiş, sosyal adalet ilkelerini taşımamış, yurtsever olmamış, ev ödevi olan ülke bütünlüğünü ve siyasi birliği savunmamış, anti-emperyalist olmamış… Ve bütün bu büyük lafların sonunda, beklendiği gibi, sözü CHP’ye getirerek amacını ortaya koymuştu.

CHP’nin sınıf esaslı veya toplum esaslı bir sol çizgiye sahip olmadığını; kendini sol olarak tanımlayan bazı yapıların emperyalist projelerin taşıyıcısı hâline geldiğini; anti-emperyalist olmayan hiçbir siyasal akımın sol olarak nitelendirilemeyeceğini; bu akımların toplumsal adaletle, halk iradesiyle ve yurtseverlikle bağının bulunmadığını; ülkenin tarihine, değerlerine ve toplumsal birikimine karşı duran bir anlayışın sol olamayacağını; devlet düşmanlığını yücelten yaklaşımların da solculukla ilgisinin olmadığını söylemişti.

Ayrıca “terörsüz Türkiye” hedefini kayıtsız şartsız desteklemenin yurtsever solun görevi olduğunu; halkın iradesini güçlendirecek, ulusal birliği pekiştirecek demokrasi ve hukuk reformlarının yurtsever sol demokratların temel sorumluluğu olduğunu; yeni anayasa sürecine katkı sunmanın tarihsel bir görev olduğunu eklemişti.

Düşünebiliyor musunuz; “halk iradesinden” bahsediyor, “yüksek demokrasi standartlar” diyor, “toplumsal adalet” diyor ve muhtemelen yüzü hiç kızarmıyor.

“Sol siyasete” ilişkin yaptığı tarif, tam bir “nasyonalist sol” tariftir. “Devlet düşmanlığı” dediği ise Erdoğan’a karşı muhalefet etmek ve iktidara aday olmaktır. Zaten rejimin epeydir verdiği mesaj çok açık: “Kimse iktidarı hedeflemesin, rejime seçim kaybettirmeye kalkmasın.”
Yapılan iş, iktidar olma potansiyeli en yüksek partiye saldırıp onu kriminalize etmekten başka bir şey değildir.

Nitekim belediye operasyonlarının ve kayyım davalarının amacı da budur. İşte bütün o laf ebeliğinin hikmeti, sözü CHP’ye getirip CHP’ye saldırmaktır. Bütün o karın ağrısını bu yüzden çekiyor. İçinde hiç doğru yok mu? Elbette var. Solun özeleştirisiyle yaptığı tespitler de var. Sol içi tartışmalar zaten sınırsızca yapılıyor. Fraksiyonist çekişmeler yüzünden bu tartışmalar fazlasıyla kamuoyu önünde yürütülüyor. İlgili herkes gibi Uçum da bunları biliyor ve kurnazlıkla yazısına serpiştirerek CHP’yi hedef alıyor, sol olmamakla suçluyor ve kriminalize etmeye çalışıyor.

Amaç solu eleştirmekse, kendi geçmişini de eleştirebilir. Geçmişi itibarıyla kendisi de sol teoriye yabancı değildir; o nedenle kavramları iyi kullansa da herhâlde “solun başarısını” dert ediyor olamaz. Eğer CHP son seçimde birinci parti olmasaydı, neredeyse bütün büyükşehir belediyelerini kazanmasaydı, CHP değil de XYP bunu yapsaydı hedef XYP olacaktı. O yüzden ne bizim için ne de Uçum için özel olarak konu CHP değildir; konu iktidardır.

Hukuk Politikaları Başkanlığı da Erdoğan rejimine özgü; yargıyı yönetmek ve rejimin hukukunu oluşturmak için kurulmuş olsa da Uçum sadece hukuk ve yargıyla yetinmiyor. Bunun ötesinde saray aklını ve planlarını temsil ediyor. Derdi sadece “şahsım” iktidarını sağlamlaştırmak ve sürdürmektir.

Sarayın, Erdoğan’dan sonraki en önemli koltuğunda oturuyor; otoriter rejimin yol haritasını yargı görünümlü işlemlerle çiziyor, Erdoğan’ın yürüdüğü yolun taşlarını yargı eliyle döşüyor. Yani sarayda iktidarın tahkim edilmesinin en önemli mühendisliği bu koltuktan yapılıyor. Bu mühendislik çalışmasının yegâne amacı vardır: Mevcut otoriter iktidarı meşrulaştırmak ve ona hizmet etmek; karşısında kim yer alıyorsa onu gayrimillî ve halk düşmanı ilan etmektir. Halktan kopuk, halk karşılığı olmayan bir kişinin saraydan Türkiye’deki solu “halk düşmanı” ilan etmesi kara mizah örneği olabilirdi ama değil; çünkü artık her şeye “saray” karar veriyor.

“Kimin ne şekilde siyaset yapacağına” da karar verildiğini/verileceğini söylemek abartı değildir. Sorun sadece sol siyaset ve CHP ile sınırlı değildir; ki CHP’yi zaten sol siyaset içinde görmek de oldukça sorunludur. Olsa olsa son yıllarda sosyal demokrat bir çizgide siyaset yaptığı söylenebilir. Nitekim süreç üzerine yazılarında, Kürtlerin ne şekilde siyaset yapacağını, ne isteyip istemeyeceğini de vaaz edip duruyor.
Süreç üzerine en son tebliğini 29 Mart’ta verdi. Bütün pazar tebliğlerin dili benzer ama “sol” üzerine yazısı ile 29 Mart’ta süreç üzerine yazdığı metin, otoriterliğin sınırlarının nereye varabileceğini —ya da sınırsız olduğunu— gösteriyordu.

Önce sürecin mimarları olarak iktidar ortaklarına övgüler dizmiş; komisyonun görevini layıkıyla yaptığını, raporunun önerdiği çerçevede, tespit ve teyide bağlı olarak geçiş süreci hukukuna ilişkin adımların gündemde olduğunu söyleyerek söze başlamış ve ardından üst perdeden ayar vermeye koyulmuştu.

Devamında, sürecin usulüne ve içeriğine itiraz edenleri “bölücü” ilan ederek ve Kürtler adına söz alarak Kürtler için “en iyisinin ne olduğunu” söylüyor, yine anti-emperyalizmden dem vuruyordu. Ve şöyle devam ediyordu: “Kürtlerin siyasi temsil ve eşitlik sorunu olduğunu, statü haklarının tanınması gerektiğini, egemen millet olduklarının kabul edilmesini iddia edenler konuyu kasten etnik kimlik siyasetine indirgiyor. Bunların derdi Kürtlerin varoluşlarını güvence altına almak değildir. Tam tersine, Kürt etnik kimliğini istismar ederek ve Kürtleri riske atarak pro-İsrail bir uydu devlet kurulması veya o yolda özerk bölgeler oluşturulması arayışı içindeler. Kürtleri bölgedeki güç savaşlarının malzemesi hâline getirmek isteyen siyonist ve emperyalist projelerin daimî hizmetkârları bir kez daha Kürtleri istismar etmeye çalışıyor.”

Ne demek bu? Sürecin “Kürt sorununu çözme” süreci olmadığının açık ilanı değil midir? Şiddetin sonra ermesine kimsenin itirazı yok ki. İtiraz, siyasi taleplerden ve tezlerden vazgeçişe yöneliktir ama ona göre sorunun “Kürtlerin siyasi temsil ve eşitlik sorunu olduğunu söylemek” bile istismardır, bölücülüktür. Demek ki süreç içerisinde atılacak adımlarda bunlar olmayacaktır. Daha başka nasıl söylesinler? Hep bir ağızdan, koro hâlinde söylüyorlar. Bu konuda haklarını teslim etmek gerekir; gayet açık sözlü davranıyorlar.

Sürecin Kürt tarafında yer alan aktörler bunları duymuyor mu? Öyleyse, Kürt aktörlerin “maksimalist talepler” diye tanımlanan taleplerinin, sanki ileri aşamalarda gerçekleşecekmiş gibi beklenti yaratacak şekilde açıklamalar yapmasına ne anlam vermek gerekir? Yapılanın bir meşrulaştırma ve algı operasyonundan başka bir şey olmadığı çok açıktır. Halkı kandırmaya çalışmaktan daha vahimi hem kendini hem de halkı kandırmaya çalışmaktır.

Hatta iktidarı; oyalama, süreci sürüncemede bırakma veya umut tacirliğiyle suçlamak bile doğru değildir; bu bile kendini ve halkı kandırmaktır. Süreç sadece silah bırakmaktan ve örgütün feshinden ibaret değildir; “hiçbir şey talep etmemek” de iktidarın şartlarından biridir. Uçum’un süreç üzerine yazısında bahsettiği “Kürtlerin varoluşlarını güvence altına almak”tan ne anlaşılması gerektiği çok açıktır.

Ona göre bunun yolu; özerklik, federasyon gibi taleplerde bulunmamak, hatta kimliğe dayalı hiçbir şey istememektir. Peki isterlerse, varoluşları kimin tarafından hedef alınacaktır? Elbette “bunları istemeyin” diyenler tarafından. Kim onlar? ABD ve İsrail mi? “Kürtlükten kaynaklı bir talepte bulunmamayı taahhüt etmezseniz yok olursunuz” derken, yok edecek olanın kim olduğunu anlamak zor mu?

İktidar, kendisi için ülkeyi dikensiz gül bahçesine çevirmek için bir yandan seçimli demokrasiyi tamamen rafa kaldıracak şekilde muhalefeti tasfiye etme planlarını hayata geçiriyor, diğer yandan Kürtleri de iradesi sakatlanmış bir siyasetsizlikle malul hale getirmeyi ve alternatifsiz bırakmayı dayatıyor. O yüzden kimse bundan sonra demokratik siyaset yapılabileceğini ve şiddet yoluyla ileri sürülen taleplerin bu defa şiddet dışı ve demokratik yollarla talep edilebileceğini sanmasın, aksini düşünüyorsanız, bu aralar özellikle süreç üzerine kafa yoran ve yorum yapanlara “bize akıl vermeyin” diye çıkıştığınız gibi çıkışın bakalım. Eğer birine “bize akıl verme” denilecekse, herhâlde bu sözün tüm tonlarıyla Uçum’a söylenmesi gerekir; ama çıt yok! Nasıl ki Uçum, Erdoğan’dan onay ve ilhamla bunları söylüyorsa, çıt çıkarmayanlar da Godot’yu bekliyor: “Söyleyecekse o söyler” veya “bize ne söylememiz gerektiğini de o söyler” diye susuyorlar. Bu hâl, ifadesizleşmenin daniskası değil midir?

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?