BIST 100
13.878,54 0,50%
DOLAR
43,8840 0,03%
EURO
51,8190 -0,08%
GRAM ALTIN
7.313,36 0,65%
FAİZ
36,25 0,11%
GÜMÜŞ GRAM
123,49 -0,99%
BITCOIN
67.515,00 -2,08%
GBP/TRY
59,2331 -0,47%
EUR/USD
1,1785 -0,21%
BRENT
71,12 0,38%
ÇEYREK ALTIN
11.957,35 0,65%
Diyarbakır Parçalı Bulutlu
Diyarbakır hava durumu
6 °

Hadi Cin: Sözün bedeli var ama sessizliğin de

Screenshot

Kendimi ifade etmeye çok ihtiyacım olduğu bir zamanda ve ifade özgürlüğüne yönelik baskıların arttığı, çeşitlendiği bir atmosferde Rastî ile karşılaşmak, buluşmak benim için çölde vaha ile karşılaşmak gibi oldu. Başlarken Rastî’nin kurucularına, emektarlarına ve takipçilerine en içten selam ve saygılarımı sunuyorum. Ben de artık bu mecraya elimden geldiğinde katkı sunmaya ve aktüel konularda kalemime akanları yazmaya çalışacağım.

Hukukçu olsam da hukuk dâhil hiçbir konuda elbette bir uzman veya otorite olarak söz almayacağım, bilakis sade bir insan olarak düşüncelerimi ifade etmeye çalışacağım. Sade insan ama sahip olduğu kimliklerin önemine, gerektirdiklerine, yüklediklerine göre söz alacağım. Kürdüm, babayım, eşim, kardeşim, avukatım, sosyalistim, kendime göre demokratım, insan hakları savunucusuyum. Şüphesiz her insanın en önemli kimliği, kabul görmeyen, reddedilen, ötekileştirilen kimliğidir ve bu nedenle bu hayatta söz alırken kabul gören, karşılık bulan, yaşayan kimliklerimle değil, ilk olarak reddedilen kimliğimle söz aldım ve alacağım.

Ve Kürt kimliğinin, dünyada en çok gündem olduğu günleri yaşıyorsak elbette bizim de gündemimiz bu olacaktır. Edebiyattan, müzikten, felsefeden, teknolojisinden, insanlık tarihinden ve daha pek çok konudan da yeri geldikçe konuşacağız ama ne yazık ki varoluşsal kimliğimiz olan Kürtlük yok sayıldığı, reddedildiği sürece biz de kimliğimize endeksli, adeta ona hapsolmuş olarak yaşayacağız, bu bir varoluş sancısı ve o tamamlanmadığı sürece eksiğiz, eksik kalacağız.

Başlarken bir durum tespiti yapma gereği duyuyor insan, buraya nasıl geldik, ne durumdayız, elde ne var, olup bitenler ne getirdi ne götürdü, genel hatlarıyla tabloyu çizelim, kafamızı netleştirelim ve nihayet durum tespitinden sonra her sorun karşısında değişmez soruya cevap arayalım; ne yapmalı? “Ne yapmalı” sorusunun cevabını belki sonraki yazılarda arayacağız, çünkü bu yazı tabloyu eni konu anlatmaya bile yetmeyebilir.

Buraya inkâra dayalı katliamlardan, faili meçhul cinayetlerden, köy yakmalarından, bitmek bilmeyen tutuklamalardan, işkencelerden, sürgünlerden, siyasi yasaklardan, parti kapatmalardan geldik. Silahlı isyanın bilançosu da çok ağır, her iki taraftan yaklaşık 100.000 can, 100.000’den fazla mahpus, 3 milyondan fazla mülteci, 3500 boşaltılmış köy, 17000’den fazla faili meçhul cinayet ve Rojava’da IŞİD’le savaşta 15 bine yakın, Efrin işgali sırasında 3 bin civarında can kaybı…

PKK’nin silahlı mücadelesinden önce de Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtler, kendilerine biçilen kaderi, dayatılan inkârı kabul etmeyerek neredeyse hiç durmadılar, her dönemin koşullarına göre örgütlendiler, isyan ettiler, bazen silaha sarıldılar bazen kaleme ama hiç durmadılar.

Gelinen noktada, İran’da molla rejiminin baskısı ve inkâr devam ederken, Türkiye’de ve Suriye’de birbirine bağlı bir süreç yürütülmekte, Suriye’de çok parlak bir tablodan kazanımların hak kırıntıları seviyesinde konuşulduğu ve onların da ne olduğu, olacağı henüz netleşmemiş, Türkiye’de ise otoriter rejim giderek pervasızlaşırken Kürt sorunu silahsızlanmaktan ibaret görülmekte ve Irak’ta 30 yıldır devam eden görece özgür, özerk hatta federe yapı halen partizanlığın ve aşiretçiliğin pençesinden kurtulmuş değildir.

Tablo aşağı yukarı bu ve güncel olarak yapılanlar, söylenenler, yazılıp çizilenler beynimizi zonklatıyor, bildiklerimizi alt üst ediyor, zihnimizi bulanıklaştırıyor ve zaman zaman her şeye ve herkese isyan ettiriyor.

SİYASİ KONFÜZYON

Türkiye’de yürütülen süreç, gerçek bir barış süreci de olsa (Ki bana göre asla değildir) veya yalnızca silahsızlanmadan ibaret bile olsa, bilanço nedeniyle bir yas çalışmasını gerektiriyor ve ben de bu ruh hali içinde son zamanlarda 90’lı yılların şarkılarını dinliyorum, mesela “Vaye PKK rabû”, mesela Ciwan Haco’nun“Lawê min”, mesela Şivan Perwer’in “Lo me çi kir” stranlarınıyas havası içinde, onulmaz bir kederle dinliyorum. Ama geçen gün trafikte seyir halindeyken, birdenbire Cem KARACA’nın “beni siz delirtiniz” şarkısını hatırladım. Sözleri halen güncel ve tabi sözlere, besteye can katan o kendi yankısıyla rumuza işleyen Cem KARACA sesiyle dinlerken Cem KARACA’nın son zamanlarını düşündüm, “yazık ettin sen de” dedim ve ona da hayıflandım. Velhasıl-ı kelam delirten önce şeye rağmen aklımıza mukayyet olmak zor..

Sonra aklen ve ruhen içinde olduğum durumu tanımlayan kelimeyi aradım ve evet bu ancak konfüzyon olabilirdi. Konfüzyon, tıbbi bir kavramdır ama kıyasen anlamlandırmaya engel bir durum yoktur. Tıbbi tanımı genel hatlarıyla bilinç bulanıklığı, algılama yeteneğinin bozulması, düşüncelerini toparlayamama, karar vermekte zorlanma olarak özetlenebilir. Hakikatken yaşadığımız tam da budur, tıbben patolojik vaka olmayabiliriz ama hafıza kaybı yaşatacak denli bir zihin bulanıklığı yaşadığımız çok açık ve bunun tek nedeni siyasi gelişmeler, o yüzden buna siyasi konfüzyon diyorum.

Böyle zamanlarda kendini ifade etmek de bir o kadar zordur, bulanık olan sadece zihnimiz değildir, gördüğümüz her şey bulanıktır, gözlerimizi ovuşturup tekrar tekrar dışarıya bakıyoruz. Ne dışarısı berraklaşıyor ne zihnimiz, çünkü ortalık algı operasyonu, manipülasyon, meşrulaştırma ve durumu kurtarmadan toz duman, haliyle sinirlerimiz bozuluyor.

Kimseye haksızlık etmeden, öfkeye kapılmadan, aklıselim davranmak, düşüncelerimizi ifade etmek oldukça zordur, haksızlık etmemek bizim hassasiyetimiz yoksa rahatsızlık vermek kaçınılmazdır çünkü böyle zamanlarda en rahatsızlık verici olan hakikattir.

Hakikati gölgeleyenler ise hakikatin yerine hakaret edip bir fil gibi zücaciye dükkânına dalıyorlar, aynı zamanda sözüm ona hakikati söylediğini düşünen bazı çevreler de hakikat yerine veya hakikatle beraber hakaret ediyorlar, böylece iki taraftan hakikat ablukaya alınıp boğuluyor. Evet, düşüncelerimizi ifade etmek oldukça zor ama hakaret etmek çaresizliktir, ifade edecek bir düşünceye sahip olmamaktır veya karşı düşünceler karşısında aciz kalmaktır. Ne yazık ki bu süreçte karşılıklı hakaretler nedeniyle düşünceyi ifade edenlerin sesi de duyulmuyor.

ZİHNİMİZİ BULANIKLAŞTIRAN VERİLER

Her insan hayatı boyunca birçok alt üst oluşla karşılaşır, bunlar dönemseldir ve anlatılır, geride kalır ve ancak hatırlatıcı bir uyarana maruz kalınca hatırlanır, geride kalmış olmasının rahatlığıyla gülümseyerek bile anımsanabilir, çünkü hayat yaşarken trajedi, anlatırken komedidir ama hayatımıza mal olmuş, duruşumuzu belirlemiş, varoluşumu anlamlandırmış kimliklerimiz, dönemsel değildir, geride bırakılması da mümkün değildir. En apolitik Kürt için bile Kürtlüğü geride bırakmak mümkün değildir, samimi bir demokrat için demokrasi, insan olmanın bilincinde

olan biri için herkesin aynı değerle görülmesi ve ölçülmesini sağlayan insan hakları da vazgeçilmez değerledir.

Bunların hepsi yoğun bir saldırı, yok etme, sindirme ve baskıyla karşı karşıyadır. Üstelik kısa vadede değil, uzun yıllardır artan bir şiddetle saldırılmaktadır. Küresel ölçekte bu değerleri koruyucu bir irade de yok, bu değerleri savunanlar da uzun süredir direniyor, mücadele ediyor, haliyle herkes çok yıprandı, yoruldu, alt üstler yaşadı, gündemde olan bir film ismiyle tanımlamak gerekirse “A battle after another” kesintisiz devam ediyor.

Ama siyasi konfüzyonu yaratan, sadece yoğun ve kesintisiz saldırılar ve bu saldırılardan yorulmak değil, kendi çizgisinin zikzaklara dönüşmesi, siyasi talepler ve tezlerin aşınması, aşırı büyük laflardan asgariye bile tutunmayacak bir yere savrulmadır.

Kimse çıkıp ayık kafayla dünyaya bakan, olayları değerlendiren birine “her şey yolunda” diyemez. Kimse çıkıp “bilançoyla eşdeğer kazanımlar elde edildiğini” söyleyemez. Kimse çıkıp “dün ne savunuyorduysak bugün de aynı şeyleri savunuyoruz” diyemez. Kimse çıkıp “etkili ve sonuç alıcı bir siyaset üretildiğini, doğru hamleler yapıldığını, doğru diploması yapıldığını, doğru örgütlenme yapıldığını” söyleyemez. Kimse çıkıp da “yeni süreç boyunca ulaşabildiğimiz çağrı, perspektif, görüşme notları ve telekonferans içeriklerinde hiçbir sorun yok,her şey olması gerektiği gibi, her şey yerli yerinde” diyemez. Ve en önemlisi ve sıkla karşılaştığımız gibi kimse çıkıp da “siz niye konuşuyorsunuz, siz ne eleştiriyorsunuz, siz ne yaptınız” veya “bu sizin üstünüze vazife değil” hiç diyemez.

Bırakın bir insanın, kendini sorunun bir parçası, sahibi, yaşayanı olarak görmekten kaynaklı söz söyleme hakkını, salt entelektüel düzeyde, aydın sorumluluğu gereği, dünyanın neresinde olursa olsun bir soruna ilişkin görüş ve değerlendirmelerini özgürce ifade edebilmelidir. Kaldı ki rahatsızlık veren görüşleri ileri sürenlerin büyük bir kısmının derdi, kimseyi yıpratma kastı değildir, olup bitenlerden canı yandığı için, hayal kırıklığı yaşadığı için, hata yapılmasını istemediği için konuşmaktadır.

Nasıl ki muhatabı hakikatle yüzleşmeye ve sorunun adını doğru koymaya davet ediyorsak kendimizle cesur bir yüzleşmeyi başarmalı, hatayı her kim yapmış olursa olsun hata yapıldığını kabul etmeli ki doğruyu bulmak da mümkün olsun ve eğer bu yapılmazsa buradan bir fetret yaşamadan da çıkılmaz.

Siyasi konfüzyon yaşatan hususları daha detaylı yazmak bir başka yazının konusu olsa da birkaç örneğine yer vermek gerekir ki tartışmadan geçemeyeceğimiz hususlar, genel hatlarıyla anlaşılsın. Örneğin birçoğumuz, şiddetin çoktan bitirilmesi gerektiğine inanıyordu ve zamanında bunu söyleyenlere üst perdeden ayar veriliyordu, bugün ise görüşme notlarından öğreniyoruz ki Öcalan, Meclis komisyonuna “93’te bitirecektim ama olmadı” diyebiliyor.

2015’te rafa kaldırılan ilk süreçler dizisi boyuna yapılan İmralı görüşme notları, hemen her isteyenin elinde vardır veya herkes ulaşabilmektedir, o notlardan Öcalan’ın muhataplarını nasıl ciddiyete davet ettiğini, oyalama yapılırsa ve süreç sona ererse neler olacağını, yapılacağını söylediğini, hafıza tazelemek isteyenler dönüp bakabilir, özerklik / özyönetim ilanları ile kent savaşlarına nasıl gidildiğini görebilir. O zaman, bir daha silaha sarılmaması gerektiğini söyleyen ben gibi insanlar nefret objesi haline getirilirken, bugün Öcalan, İdari özerkliği ve kültüralist talepleri, aşırı milliyetçi savurulma olarak tanımlayıp, kültüralist taleplerin bile tarihsel toplum

sosyolojisine uymadığını söyleyebilmektedir. Açıkça söylemek gerekir ki kimsenin İmralı’dan çıkan yazılı metinlerle yeterince ilgilenmediğini veya anlamadığını veyahut anlamamazlıktan geldiğini düşünüyorum.

Hemen herkesin yazılı metinlerin bir önemi olmadığını düşünerek beklenti içinde süreci izlediği, arka planda mutlaka bir anlaşma olduğu, ciddi adımların atılacağı beklentisiyle, endişelerini içine gömdüğü ancak İktidarın Suriye’de yaptıklarını görünce bir kopuş yaşadığı söylenebilir. Halep’te namluyu kimin kime yönettiğini veya kimin isteğiyle tetiğe basıldığını herkes biliyor. Sürece rağmen, kardeşlik vaazlarına rağmen Kobani’yi kimin abluka altında tutuğunu da herkes biliyor. Bahçeli bundan 2 yıl önce “Arap aşiretleri, HTŞ ile birlikte hareket etmelidir” dedi, oldu mu oldu. Bahçeli bundan en az 1,5 yıl önce “Suriye’nin yeni adı “Suriye Arap Cumhuriyeti olmalıdır” dedi, Hakan FİDAN ile ŞEYBANİ basın toplantısının yapıldığı platformun arka fonuna bu isim yer aldı mı, aldı. Bahçeli süreç devam ederken, “Türkiye’nin hiçbir zaman Kürt sorunu olmamıştır, bundan sonra da olmayacak” dedi mi dedi ve nihayet bu söylem, MHP komisyon raporunda da adeta tez olarak ortaya yer aldı mı aldı. İçerde de hukuk ve demokrasi giderek rafa kaldırılırken, Akın Gürlek adalet bakanı oldu, daha ne olsun, niyeti görmemek, yapılmak isteneni anlamamak mümkün mü?

Sürecin bir umut tacirliğine dönüştürüldüğü çok açık ve en ufak adımların bile, her şey Erdoğan ve Bahçeli’nin gönlüne göre hallolduktan sonra atılacağı mesajları verilmektedir. Yasaya hiç ihtiyaç duymayan sayısız demokrasi dışı, hukuk dışı uygulama var ve bunlara son vermek sadece irade açıklamasına bağlı, o irade açıklaması da yapılıyor ama uygulamaya son verilmiyor, “tamam, yapacağız ama vakti var, daha oraya gelmedik, hele siz her gerekeni yapın” deniliyor.

Eğer gayet kudretli ise durumumuz, o halde bunun bilincinde olarak hareket etmek gerekmez mi? Erdoğan ve Bahçeli ittifakının içerde ve dışarda zor durumda (Ekonomik kriz aşılamıyor, Erdoğan’ı yeniden seçtirerek formül de zor, formül bulunsa da seçilmesi zor) olduğunu biliyorsak yarattıkları enkaza ortak olmamaya, görüşmeler yapılsa dahi onlara güç ve meşruiyet kazandırmamaya özen göstermek gerekmez mi? Başka bir ihtimal yok mu, Fukuyama’nın dediği gibi bu iktidar “tarihin sonu” mu?

Bugün bu süreci yürütenler, yakın geçmişse “demokratikleşme olmadan Kürt sorunu çözülemez, Türkiye’ye demokrasi, Kürde statü” diyenler her ikisinin canına okunduğunu görmüyor mu? Suriye’de yapılanlar, mümkünse Kürt muhtar bile olmasın diye değil mi? CHP’ye yapılanların tek sebebi, CHP’nin alternatif iktidar adayı olması veya bu potansiyele ulaşması değil mi?

Ben süreç başladığından beri, süreci değerlendiren yazılar yazdım ve temel yaklaşımım hiç değişmedi, sürekli “herkesle olduğu gibi bunlarla da görüşülür ama bunlara güvenilmez, bunlara itibar kazandırılmaz, bunların yüzüne gülünmez” dedim.

Bugün oluşan siyasi durum karşısında, sayısız insan “iyi bir partili olmak” ile “iyi bir Kürt” hatta “hakikate bağlı insan olmak” arasında tercihe zorlanmaktadır. Sayısız insanın bir ikilem içinde olduğu, haksızlık etmemek için her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünüp taşındığını ve doğru olanı yapmaya çalıştığını söylemek mümkün.

İşte bundan sonraki yazılarda, siyasi konfüzyon yaratan yukarıdaki örnekleri, Türkiye’de iktidarın istikameti, niyeti ve İmralı’dan çıkan çağrı, görüşme notları, mesaj ve açıklamaları detaylı olarak değerlendirmeye, söylenenlerin ne anlama geldiğini veya ne anladığımı anlatmaya ve bunların

ne sonuçlar yarattığına veya bugünkü tablodaki paylarına değinmeye, bundan sonra sürecin neler getirebileceğine dair düşüncelerimi paylaşamaya çalışacağım. Yukarıda da dediğim gibi çağrı, perspektif, görüşme notları ve diğer açıklamaların tam anlaşılmadığını veya pek kimsenin içeriğiyle ilgilenmediğini düşünüyorum. Gerçi söylenenlerin yorumlanmasına, izahına ihtiyaç duyulmasının, söylenenleri kimsenin tartışmıyor olmasının altında, söylenene karşı kendi fikrini ileri süremiyor olması yatıyor, biliyoruz ki tefsire ihtiyaç duyulmasının sebebi, kimsenin mesajın sahibiyle açıkça tartışma şansı veya imkânı da olmamasıdır.

Yalnızca siyasi konularda değil, yeri geldikçe az biraz bildiğimi düşündüğüm hukuki konularda ve diğer başka aktüel konularda da düşüncelerimi dile getireceğim.

Son olarak şunu söyleyeyim, eğer siyasi konfüzyon içinde olduğumuzu söylüyorsam, ben de doğal olarak bu yazı da bundan nasibini almıştır. Düşüncelerimi toparlamakta oldukça zorlandığımı, kantarın topunuzu kaçırmamaya çalıştığımı ama bunu becerip beceremediğimi bilemiyorum. Saygılarımla…

Dawiya dawiyeda dibêjim ez ê her carê wergera Kurdî ya tiştên ku ez dinivîsim parve bikim.

Karê me li ser rastîyê fikirîne , ji bo ronahîyê nivîsîne, rastî bi aqil, ronahî bi gotinê belav dibe, rêya Rastî’ye ji vekirî be...

Bi rezdari...  Bi rezdari...

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?