BIST 100
14.473,42 -0,19%
DOLAR
48,1176 0,04%
EURO
56,1767 0,02%
GRAM ALTIN
7.180,06 -0,32%
FAİZ
39,91 -0,50%
GÜMÜŞ GRAM
105,95 -0,16%
BITCOIN
78.828,00 0,80%
GBP/TRY
65,6979 0,03%
EUR/USD
1,1670 -0,04%
BRENT
86,22 -2,66%
ÇEYREK ALTIN
11.739,40 -0,32%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
20 °
  • ANASAYFA
  • GÜNDEM
  • Adile Hanım: Silahı Kürt bıraktı, peki devlet neyinden vazgeçti?

Adile Hanım: Silahı Kürt bıraktı, peki devlet neyinden vazgeçti?

IMG_9715

On yıl önce Tahir Elçi, bir televizyon programında “PKK terör örgütü değildir” dediği için hakkında soruşturma açılan, gözaltına alınan ve hedef gösterilen bir hukukçuydu.

Kısa süre sonra Diyarbakır’da, Dört Ayaklı Minare’nin önünde öldürüldü.

Aradan on yıl geçti.

Bugün devlet, Abdullah Öcalan’la görüşüyor; Öcalan’ın çağrısıyla PKK silahlı mücadeleyi sona erdiriyor, örgütsel varlığını feshediyor ve bütün bunların hukuki sonuçlarını düzenlemek üzere Meclis yasa çıkarıyor.

Fakat tarihin acı ironisi şurada duruyor:

Tahir Elçi’nin bedel ödediği devlet terminolojisi değişmedi.

PKK yine “terör örgütü”.

Üstelik bu kez ortaya çıkan hukuki çerçevenin oluşumunda Kürt siyasetinin Meclis’teki temsilcileri de var.

O halde daha ilk cümlede soralım:

On yılda devlet mi değişti, yoksa Kürt siyasetinin kabul ettiği siyasal sözlük mü?

Çerçeve yasanın 12 maddesini okuyunca insanın zihninde daha büyük bir soru beliriyor:

Kırk yılı aşkın çatışmanın sonunda kim neyinden vazgeçti?

PKK silahından vazgeçti.

Silahlı mücadele stratejisinden vazgeçti.

Örgütsel varlığını sona erdirdi.

Kadrolarının geleceğini Türkiye Cumhuriyeti hukukunun belirlemesini kabul etti.

Devlet ise üniter devlet tezinden vazgeçmedi.

Anayasal vatandaşlık anlayışını Kürtlerin kolektif varlığını tanıyacak biçimde değiştirmedi.

Kürtçeye yeni bir anayasal statü vermedi.

Anadilinde eğitimi tanımadı.

Yerel özerkliği kabul etmedi.

Kayyım rejimini kaldırmayı bu tasfiyenin hukuki karşılığı haline getirmedi.

Öcalan’ın statüsünü çözmedi.

Geçmişle yüzleşmek üzere bir hakikat ve adalet mekanizması kurmadı.

O zaman aynı soruyu başka türlü soralım:

Masadan kalkan iki taraftan hangisi başlangıçtaki pozisyonunu esas olarak korudu?

Kürt meselesi var; yasada Kürt yok

12 maddelik metnin belki de en çarpıcı tarafı yazdıklarından çok yazmadıklarıdır.

Kırk yılı aşkın bir çatışmadan söz ediyoruz.

Diyarbakır Cezaevi’nden faili meçhullere, yakılan köylerden zorla kaybetmelere, dil yasaklarından OHAL’e, JİTEM’den kayyımlara uzanan devasa bir tarih var arkamızda.

Ve bütün bu tarihin ardından çıkarılan yasada, kolektif bir siyasal özne olarak Kürdün hukuki statüsünde esaslı bir değişiklik yok.

“Kürt” yok ama “örgüt mensubu” var.

Kürtçe yok ama silah var.

Anadilinde eğitim yok ama cezanın infazı var.

Hakikat komisyonu yok ama güvenlik kurumlarının tespiti var.

Devletin geçmişiyle hesaplaşması yok ama PKK mensubunun geçmişinin hangi hukuki kategoriye gireceği ayrıntılı biçimde var.

Bu, basit bir kelime tercihi değildir.

Bu, meselenin nasıl tanımlandığını gösterir.

Çünkü bir meseleyi nasıl adlandırırsanız çözümünüzü de öyle kurarsınız.

Karşınızda bir Kürt meselesi görüyorsanız dil, kimlik, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi, siyasal temsil ve geçmişle yüzleşme konuşursunuz.

Karşınızda bir terör meselesi görüyorsanız silahsızlanma, fesih, teslim, ceza, denetim ve topluma kazandırma konuşursunuz.

12 maddelik metnin ağırlık merkezi ikincisidir.

İşte mesele tam da burada başlıyor.

Devlet hem taraf hem hakem

Yasanın en önemli hukuki ve siyasi özelliklerinden biri, sürecin gerçekleşip gerçekleşmediğinin devletin güvenlik mekanizmalarının tespitine bağlanmasıdır.

Düşünün:

Silah bırakan PKK.

Silahın gerçekten bırakıldığına karar veren devlet.

Örgütün fiili varlığının sona erip ermediğini belirleyen devlet.

Bu tespitin ardından hukuki mekanizmayı işleten devlet.

Kimlerin düzenlemeden yararlanacağını belirleyen yine devlet.

Bunun klasik anlamda iki siyasal taraf arasında kurulmuş bir barış hukukundan farkı vardır.

Devlet burada kendisini çatışmanın taraflarından biri olarak değil, çatışmanın üzerinde duran egemen olarak kuruyor.

Yani hem taraf hem hakem.

Hem geçmiş çatışmanın aktörü hem gelecekte kimin hukuken “temiz” sayılacağına karar veren makam.

Antikolonyal itirazın başladığı yerlerden biri tam burasıdır.

Çünkü sömürgesel ya da merkez-çevre tahakkümüne dayanan ilişkiler yalnızca askerî güçle kurulmaz.

Kimin suçlu, kimin meşru olduğuna karar verme yetkisi de egemenliğin parçasıdır.

Silahı almak yetmez; hikâyeyi de kimin anlatacağı belirlenir.

Devletin şiddeti hangi maddede?

Bir başka soru daha var.

PKK’nin şiddeti hukukun konusu.

Peki devletin şiddeti?

Roboski hangi maddede?

1990’larda boşaltılan köyler hangi maddede?

Faili meçhuller?

JİTEM?

Zorla kaybedilen insanlar?

Gözaltında işkenceler?

Kürtçe üzerindeki yasakların kuşaklar boyunca yarattığı tahribat?

Seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyımlar?

Bunların hiçbiri, silahlı çatışmayı sona erdirmek üzere oluşturulan hukuk mimarisinin merkezinde değil.

İşte asimetri burada çıplaklaşıyor:

PKK’nin geçmişi ceza hukukuna, devletin geçmişi tarihe bırakılıyor.

Bir taraf silahını teslim ederken kendi geçmişinin hukuki hesabını da beraberinde taşıyor.

Diğer taraf ise kendi geçmişini masaya koymadan geleceğin hakemi olmayı sürdürüyor.

Bunun adı yüzleşme değildir.

Çünkü gerçek bir geçiş dönemi adaleti yalnızca mağlup veya silahsızlanan aktörün dosyasını açmaz.

Devletin arşivini de açar.

Mezarları açar.

Faili meçhulleri açar.

Kayıpları araştırır.

Mağduru dinler.

Failin üniformasına bakmadan hesap sorar.

“Topluma kazandırılacak” olan kim?

Yasanın dili de ayrıca düşünülmeli.

Silah bırakanların “topluma kazandırılması”, “toplumsal bütünleşme” ve “entegrasyon” gibi kavramlar ilk bakışta son derece olumlu görünüyor.

Ama antikolonyal düşünce tam burada kelimelerin arkasındaki iktidarı sorgular:

Kim kime entegre oluyor?

Kürt, Cumhuriyet’e mi entegre ediliyor?

Yoksa Cumhuriyet, Kürdü eşit kurucu özne olarak kabul edecek biçimde kendisini yeniden mi kuruyor?

Bu iki şey aynı değildir.

Birincisinde merkez sabittir; çevre merkeze uyum sağlar.

İkincisinde ise iki taraf da değişir.

Bugünkü tabloda PKK değişiyor.

Silahlı Kürt hareketi değişiyor.

Mücadele yöntemi değişiyor.

Örgütsel yapı ortadan kalkıyor.

Peki devletin Kürtle kurduğu ilişkinin hangi temel kurumu aynı ölçüde değişiyor?

Öcalan’ın otoritesi var, hukuki statüsü yok

Sürecin belki de en sıra dışı paradoksu Abdullah Öcalan’dır.

Devlet, Öcalan’ın PKK üzerindeki siyasi otoritesini fiilen kabul ediyor.

Çünkü Öcalan konuşuyor, örgüt cevap veriyor.

Öcalan çağrı yapıyor, kongre toplanıyor.

Öcalan silahlı mücadele döneminin sona ermesini istiyor, bunun üzerine tarihsel bir dönüşüm gerçekleşiyor.

Yani devlet, Öcalan’ın siyasal etkisini kullanıyor.

Fakat aynı Öcalan’ın hukuki statüsü söz konusu olduğunda aynı açıklık yok.

Bunu tek cümleyle ifade etmek mümkün:

Öcalan’ın siyasi otoritesi tanınıyor; hukuki karşılığı tanınmıyor.

Devlet açısından bundan daha elverişli bir denklem olabilir mi?

Örgüt üzerindeki etkisinden yararlan, fakat bunun doğurduğu siyasal statü tartışmasını ertele.

Demirtaş bize başka bir şeyi anlatıyor

Selahattin Demirtaş meselesi de tam bu nedenle yalnızca bir tahliye tartışması değildir.

Çünkü bir devlet dağdaki insanın silah bırakıp topluma dönmesi için özel hukuk yaratabiliyorsa, demokratik siyaset yapan Kürdün hukukunu da güvence altına almak zorundadır.

Aksi halde ortaya tuhaf bir paradoks çıkar:

Dağdan inmenin hukuku vardır.

Fakat demokratik siyasetin güvencesi hâlâ tartışmalıdır.

Kürt gençlerine kırk yıldır “Silahla değil siyasetle mücadele edin” denildi.

Peki siyaset yapanların seçilme, görevde kalma, konuşma ve örgütlenme hakkı aynı tarihsel dönüşümün parçası olarak güvence altına alınmıyorsa bu çağrının hukuki inandırıcılığı nasıl kurulacak?

Silahı bırakmanın güvencesi kadar sandığın güvencesi de gerekir.

Bir halk silahını bırakırken diline ne oldu?

Ve gelelim belki de en yalın meseleye.

Kürtçe.

Bu ülkede insanlar yıllarca kendi dillerinde şarkı söylediği, çocuklarına Kürtçe isim verdiği, Kürtçe yayın yaptığı için soruşturuldu.

Bir halkın dili bir asır boyunca meselenin merkezindeyse, barış hukukunda o dilin geleceğini aramak kadar doğal ne olabilir?

Soruyorum:

Kürtçenin anayasal statüsünde ne değişti?

Anadilinde eğitim konusunda hangi hak kazanıldı?

Kamusal hizmetlerde Kürtçenin kullanımına ilişkin hangi bağlayıcı güvence getirildi?

Bir halk silahlı mücadeleden vazgeçerken kendi dilinin hukukunda ne kazandı?

Bu sorunun cevabı yoksa silahsızlanmayla demokratik çözümü birbirine karıştırmamak gerekir.

Silahsızlanma ölümün önünü kesebilir.

Bu başlı başına tarihsel değerdedir.

Ama demokratik çözüm başka bir şeydir.

Demokratik çözüm, çatışmayı üreten eşitsizliği değiştirmektir.

Asıl eksik madde on üçüncü maddedir

Belki de 12 maddelik yasanın en önemli maddesi yazılmamış olanıdır.

13. madde: Kürtlerin statüsü.

Çünkü silahlar sustuktan sonra geriye o soru kalacak.

Kürtler Türkiye Cumhuriyeti’nde yalnızca bireysel haklara sahip milyonlarca vatandaş mıdır?

Yoksa dili, kültürü, tarihsel varlığı ve kolektif demokratik hakları bulunan bir halk mıdır?

Cumhuriyet Kürtleri kendisine mi entegre edecek?

Yoksa Kürtlerin varlığını kabul ederek kendisini demokratikleştirecek mi?

Egemen ile tabi olan arasındaki ilişki değişiyor mu?

Barışın demokratikleşmesi tam olarak budur.

Peki devlet neyinden vazgeçti?

Şimdi tekrar başlangıçtaki soruya dönelim.

PKK silahından vazgeçti.

Silahlı mücadele stratejisinden vazgeçti.

Örgütsel varlığından vazgeçti.

Kadrolarının geleceğini devlet hukukunun içine taşıdı.

Peki devlet neyinden vazgeçti?

Kürtçenin statüsüzlüğünden mi?

Hayır.

Merkezî devlet anlayışından mı?

Hayır.

Kayyım siyasetinden mi?

Henüz bunun hukuki güvencesi yok.

Kürtlerin kolektif kimliğini tanımama anlayışından mı?

Hayır.

Geçmişteki devlet suçlarının cezasızlığından mı?

Buna ilişkin kapsamlı bir yüzleşme mekanizması yok.

Öcalan üzerindeki mevcut infaz rejiminden mi?

Bunun açık hukuki karşılığı yok.

O zaman kırk yıllık çatışmanın sonunda paradigmasını değiştiren tarafın kim olduğunu sormak neden “barış karşıtlığı” olsun?

Tam tersine.

Gerçek barış tam da bu soruyu sorabilme cesaretidir.

Çünkü bir insanın daha ölmemesi için silahların susmasını savunmakla, Kürtlerin eşitlik talebinden vazgeçmek aynı şey değildir.

Silahların susması değerlidir.

Annelerin çocuklarını toprağa vermediği her gün kazanımdır.

Ama ölümün sona ermesi ile adaletin gerçekleşmesi aynı şey değildir.

Tahir Elçi’den bugüne kalan asıl soru da belki budur.

On yıl önce devletin PKK hakkında kullandığı kavramların dışına çıkan bir hukukçu ağır biçimde hedef gösteriliyordu.

On yıl sonra devlet Öcalan’la görüşüyor, PKK’nin fesih sürecini yönetiyor ve bunun için yasa çıkarıyor.

Devlet dün suç saydığı şeyi bugün devlet politikası haline getirebiliyor.

Peki Kürt neden kendi haklarından söz ettiğinde hâlâ devletin çizdiği hukuki sınırların içinde konuşmak zorunda?

12 maddeyi okuyup 13’üncü maddeyi aramamın nedeni budur.

Çünkü mesele yalnızca PKK’nin nasıl silah bırakacağı değildir.

Mesele, PKK silah bıraktıktan sonra Kürtlerin nasıl yaşayacağıdır.

Ve daha önemlisi:

Silahını bırakan Kürt hareketinden sonra, devlet kendi yüz yıllık Kürt siyasetinin hangi silahını bırakacaktır

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?