
Geçtiğimiz günlerde Yeter Gültekin (Fırtına) aramızdan ayrıldı. “Madımak’ı Unutmayın” diye bize haykıran kadın… Yeter Fırtına’nın kaybı elbette bir insanın kaybıdır; ama aynı zamanda bir tanıklığın, bir hafıza nöbetinin de sonudur. Yeter Gültekin’den bize kalan aslında bir sorumluluktur: hatırlamak, unutmamak ve unutturmamak… Bir toplumun unutmak için acele ettiği yerde, hatırlamanın ağır ama onurlu işçiliğini sürdürmek. Bu yazı Yeter’e bir teşekkür aslında… Bir tanıklığa, bir sevdaya, bir yasın onurlu taşınışına teşekkür… Güle güle sevgili Yeter…
İnsanın kendisiyle yüzleşebilmesi için bir yüzünün olması gerek. Maske değil.
Çocuk, annesinin kendisine sevgiyle bakışına bakarak büyür. Seviliyor olması, annesinin onu hayranlıkla izlemesi, onda sevilmeye değer olduğu duygusunu oluşturur. Fakat çocuk, annesinin kimi sevdiğini —yani kendisinin dışarıdan nasıl göründüğünü— bilmez. Çocuk aynayla karşılaştığında annenin/babanın kimi sevdiğini anlamaya başlar. İlk kez kendisinin dışarıdan nasıl göründüğüyle karşılaşır. Bu deneyim çoğu zaman çocuk için şaşırtıcıdır; bazen çocuk kendi görüntüsünden bile ürkebilir. Burada özdeğer duygusu devreye girer. Özdeğeri zayıf olan insan, çoğu zaman kendisine bakmaktan kaçınır. Aynaya bakmak istemez; çünkü aynaya bakmak yalnızca bir görüntü görmek değil, aynı zamanda kendisiyle yüzleşmektir. Kendisiyle barışık olmayan, kendisinden hoşnut olmayan ya da kendisini değersiz hisseden insanlar bu yüzden aynadan kaçabilirler. Ayna, insanın kendisi hakkında kurduğu büyüyü bozabilir. İnsan bazen kendi zihninde, kendisi hakkında idealize edilmiş bir kimlik kurar. Aynaya bakmak ise bu imgeyi kırabilir. Bu nedenle bazı insanlar aynadan uzak durarak kendi zihinlerinde kurdukları kimliği canlı tutmayı tercih ederler. Oysa aynaya bakmak, insanın kendisini dışarıdan nasıl göründüğüyle karşılaştırabilmesi için gereklidir. İnsan ancak böyle bir karşılaşma sayesinde kendisine dair daha gerçekçi bir fikir edinebilir. Bu anlamda ayna yalnızca bir yüzey değil, insanın kendisini dışarıdan görebilme imkânını temsil eder.
Benzer bir durum insanın kendi sesini duyduğunda da ortaya çıkar. Çünkü insan konuşurken duyduğu sesle, kendi sesinin kaydını dinlediğinde duyduğu ses aynı değildir. Bu yüzden pek çok kişi kendi ses kaydını duyduğunda şaşırır. Çift ve aile terapisti Virginia Satir de kendi sesini kasetten ilk kez dinlediğinde büyük bir iritasyon hissettiğini, hatta başlangıçta bunun kendi sesi olduğuna inanmak istemediğini anlatır.
İnsanın kendisini, yani kimliğini tanımlaması da benzer bir süreçtir. Benim kendime dair söylediklerim, kendimle ilgili bütün gerçeği içermez. Beni tanıyanların, arkadaşlarımın, benden hoşlanmayanların, benimle rekabet edenlerin benim hakkımda söyledikleri de kısmen bana aittir. Bir kişi, yalnızca kendi anlatısıyla değil, başkalarının ona dair söyledikleri de eklenerek daha bütünlüklü biçimde tanımlanabilir.
Kürtler Türklerin aynasıdır aslında. Bu yüzden taşa çalınıp, kırılırlar…
Benzer bir durum milletler ve toplumsal gruplar için de geçerlidir. Türklerin, Kürtlerin, Almanların kendileri hakkında anlattıkları tek başına yeterli değildir. Bu anlatılara başka halkların deneyimlerini ve anlatılarını da eklemek gerekir. Kürtlerin kendileri hakkında söylediklerine Türklerin, Arapların ya da İranlıların deneyimleri de eklenmelidir. Aynı şey Türkler için de geçerlidir. Türklerin kendilerini anlatan hikâyeleri, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin ve Alevilerin deneyimleriyle birlikte düşünülmeden tamamlanmış olmaz. Bu anlamda Kürtler Türkler için bir ayna gibidir. Türkler çoğu zaman Kürtlerin tuttuğu aynada kendilerine bakar ve gördükleri görüntüyü beğenmezler. Fakat kendilerini değiştirmek yerine aynanın yanlış olduğunu söyleyerek aynayı kırmaya çalışırlar. Oysa çocuk aynada kimin sevildiğini görür. Aynaya bakmak insanı rahatsız edebilir, fakat aynı zamanda hakikatle yüzleşmenin de yoludur.
Irkçıların aynası
Faşizm çoğu zaman yalnızca bir ideoloji olarak değil, bir yansıma tekniği olarak işler. İnsanlara bir program sunmaktan çok bir görüntü, bir his, bir kimlik sunar. Bu yüzden “faşizm insanın kendisini dev aynasında görmesidir” cümlesi bu dinamikleri tek bir metaforda toplar. Çünkü faşizm, insanın ya da toplumun kendisini olduğundan büyük görmesini sağlayan bir mekanizma üretir. Burada olan şey basittir: Gerçek değişmez; yansıma değişir. Ve insan çoğu zaman gerçeğe değil, yansımasına bağlanır. Lunaparklardaki içbükey aynayı düşünelim: Boy uzar, omuz genişler, beden orantısız biçimde büyür. Aynanın içinde insan kendisini “daha güçlü”, “daha heybetli”, “daha önemli” görür; ama aynadan çıkınca beden aynı bedendir. O an fark etmediğimiz bir boyut daha vardır: İnsan dev aynasında “normal” insan olmaktan çıkar. Bir tür groteskliğe bürünür; büyüdükçe tuhaflaşır, güçlendikçe korkutucu olur. Faşizm de insanlıktan çıkma hali değil midir?
Faşizm de benzer bir şeyi kolektif düzlemde yapar. Sanırım bunu Zygmunt Bauman’da okumuştum. Modern insan aslında ömür boyu borçludur; fakat banka kredisi olmadığı için kendisini borçsuz sayar. Oysa biz —hepimiz— bir tür borçluluk içinde yaşarız. Yaşamak biraz da her ay kredi öder gibi yaşamaktır. Ev kirası, telefon, elektrik, su, ısınma giderleri… Borçsuz olduğunu düşünen insanlar bile bunları her ay düzenli olarak öderler. Bu anlamda yaşamak zaten bir tür borçlanmışlık hâlidir.
Yeryüzünde gölgesinde uyuyacağı dikili bir ağacı bile olmayan insanların “bu vatan bizim” marşlarını en içten söyleyenler olması da bu yüzden şaşırtıcı değildir. Modern toplumun en inandırıcı hilesi, yoksullara kocaman bir vatanın kendilerine ait olduğu duygusunu verebilmesidir. Böylece kendi sınıfsal eşitsizliğini savunmayan insan, vatanı savunması gerektiğine içtenlikle inanır.
Oysa her insan dünyada son derece küçük, neredeyse anlamsız denecek kadar küçük bir canlıdır. Fakat kendisini vatanı koruması gereken tarihsel bir özne olarak görmeye başlar. Vatan savunması için çok önemli olduğuna gerçekten inanır. Bu anlatı sıradan bireyi “tarihsel özneye”, güçsüz vatandaşı “dünyadaki çok önemli biri”ne, ekonomik sıkıntı içindeki insanı ise “küresel oyun kurucu bir milletin üyesi”ne dönüştürür. Bireyin gündelik hayatı, geliri, güvencesi ve geleceği değişmez; fakat kimliği büyütülür.
İnsan kendisine ve etnik kimliğine büyüteçle bakmaya başlar. Bu büyütme sıradan insanın kendisini tarihsel bir figürmüş gibi hissetmesini sağlar: Ülkeyi koruyan, düşmanla mücadele eden, “yedi düvele karşı direnen” bir figür gibi… Böylece insan artık kendi gerçek boyunda değil, dev aynasında gördüğü boyutta yaşamaya başlar. Ve bir süre sonra o aynadan çıkmak istemez.
Kolektif filtre: kusurun silinmesi
İnsan kendisinden hoşnut olmadığında, günümüzde kendisini yeniden yaratmaya yönelir. Bazı yazılarımda da söz etmiştim. Psikanalist Horst-Eberhard Richter bir kitabına Tanrı Kompleksi (Der Gotteskomplex, 2005) adını vermişti. Richter, gelişen teknolojiyle birlikte insanların yapabileceklerinin çoğalmasının, insanda abartılı bir özgüven yarattığını ve insanın adeta kendisini Tanrı’nın yerine koymaya başladığını anlatır. İnsan artık kendisini yeniden yaratabileceğine inanmaktadır. Christopher Lasch (Das Zeitalter des Narzissmus, 1995)ise yaşadığımız çağı “narsisizm çağı” olarak tanımlıyordu. Kendini beğenen, kendisini merkeze koyan, hatta yer yer kendisini tanrısal bir konuma yerleştiren bir insan tipi…
Faşizm de bu narsistik eğilimi kolektif düzlemde besler. İnsanlara soylarıyla, tarihleriyle, dilleriyle ve sözde insani erdemleriyle saf, arı ve kusursuz bir kolektif kimlik sunar. “Türkler zekidir”, “Türkler tarih boyunca hür yaşamıştır”, “Türkler asker millettir”, “cesurdur”, “merhametlidir” … Bu tür anlatılar insanlara idealize edilmiş, pürüzsüz bir kolektif benlik verir. Böyle bir kimliğe sahip olmak insana güçlü ve değerli olduğu duygusunu yaşatır. Bu nedenle bu anlatılar çok çekicidir. Narsisizm burada iki farklı biçimde ortaya çıkar. Eskiden insanın Tanrı tarafından yaratıldığına inanılırdı. Bugün ise insanlar Tanrı’nın yarattığı hâle itiraz ediyor; Tanrı’nın kişide yaptığı varsayılan “kusurları” düzeltmeye girişiyorlar. Neşterle, botoksla, şırıngayla… Kendilerini yeniden yaratmaya çalışıyorlar.
Faşizm ayrıca sadece bir düzeltme yapmaz; filtre de kullanır, rötuş yapar. Kusurları ortadan kaldırmaz, onları görünmez kılar. Bugünün sosyal medya filtreleri bu mekanizmayı çok daha görünür hâle getirir. Filtre kırışıklıkları siler, yorgunluğu gizler, kusurları yumuşatır, yüzü “ideal” bir hâle getirir. Filtre kaldırıldığında gerçek yüz hâlâ oradadır. Fakat kişi bir süre sonra filtresiz hâlini görmek istemez. Çünkü filtresiz görüntü, utancı, yetersizliği ve kırılganlığı yeniden hatırlatır.
Faşizm de bir tür siyasal filtredir. Ekonomik kırılganlığı görünmez kılar; kurumsal zayıflığı, uluslararası bağımlılığı, iç çelişkileri örter. Onların yerine “güç”, “tarihsel misyon”, “büyük devlet”, “dünya liderliği” imgelerini koyar. Bu imgeler gerçeği düzeltmez; gerçeğin üzerini örter. Örtülen şey yalnızca veriler değildir; yetersizlik, çaresizlik, mahcubiyet ve değersizlik duygularıdır. Filtre yalnızca “güzel göstermez”; aynı zamanda “dayanılabilir” kılar.
Çünkü modern dünyada kimi gerçekler ağırdır: ekonomik krizler, savaşlar, iklim felaketleri… Üstelik çoğu zaman kişinin iradesinden bağımsızdırlar. Bedelini sen ödersin ama nedeni sen değilsindir. Faşist filtre tam da bu hatırlatmayı keser.
Çaresizlikten yüceliğe: narsistik özdeşleşme
Matthias Quent, faşizm üzerine çalışan önemli araştırmacılardan biridir. Geçtiğimiz haftalarda yayımlanan Keine Macht der Ohnmacht (2025) adlı kitabında, faşizmin çaresizliğin gücünü nasıl kullandığını anlatır. Faşizm çaresizlerin çaresizliğini güce dönüştürür. Faşist iktidarın taşıyıcıları çaresizlerdir. Quent’e göre faşist propaganda, insanların yaşadıkları çaresizlikleri ve düzen karşısındaki güçsüzlüklerinden doğan öfkeyi politik sermayeye dönüştürür. Çaresizlik yalnızca bastırılmaz; örgütlenir ve yönlendirilir. Modern insanın temel deneyimlerinden biri etkisizliktir. Bu etkisizlik sürekli bir yetersizlik ve güçsüzlük duygusu üretir. Değiştirememenin çaresizliği travmatiktir: krizler gelir, kararlar alınır, savaşlar çıkar, iklim bozulur; senin sözün geçmez. Dünyanın öbür ucunda olanın faturasını ödersin. Denizde bir tanker batar, yüzlerce kilometre uzaktaki sahiller kirlenir; deniz kirlenir ve bu kire katlanan kişi hesap soramaz. Bu birikmiş etkisizlik hissi ağırdır. Faşizm tam bu noktada bir sıçrama vaat eder. Bireyin yaşadığı güçsüzlüğü inkâr etmez gibi görünür; fakat onu yeniden çerçeveler. “Sen güçsüz değilsin” der; güçsüzlük bireysel değil, yalnızca yanlış yere yerleştirilmiş bir duygudur. “Biz güçlüyüz” diyerek bireyi kolektif bir kudretin parçası hâline getirir. “Sen küçük değilsin” der; küçüklük hissini, ait olunan bütünün büyüklüğü içinde eritir. “Sen kontrol edemiyorsun ama devlet/reis/başbuğ/führer eder” diyerek kişisel etkisizliği telafi eden bir üst özne inşa eder. Böylece bireysel çaresizlik, kolektif kudret anlatısı içinde dönüştürülür; kişi kendi sınırlarını aşmasa da ait olduğu yapının sınırsızlığına yaslanarak büyüdüğünü hisseder. Yani sen‘i “biz”e dönüştürerek “biz”in güçlülük duygusunu aşılar. Bu gerçek bir kontrol değildir; kontrol hissidir. İnsan bazen gerçek kontrolden çok o hissi ister. Böylece çaresizlik yücelik duygusuna çevrilir; zavallılık “tarihsel misyon”a, küçüklük “emperyal ufuk”a evrilir. Ve bu hissi kaybetmek istenmez.
Tarih seçici okunur. “Deli İbrahim’in değil de Fatih’in torunu olmanın” ayartıcılığı… Ermeni soykırımının failleriyle yüzleşmek yerine “kahraman dedelerin” torunu olmayı seçmenin cazibesi… Her insanın kendisine ve halkına uygun gördüğü bir kuruluş, bir başlangıç mitolojisi vardır. Bu mitoloji masalsıdır; insana iyi gelir. İnsan kendi varoluş anını romantikleştirir.
Psikodinamik açıdan mekanizma tanıdıktır: Gerçek benlik kırılgandır, ideal benlik büyüktür. Faşizm kolektif bir ideal benlik üretir. Birey, “Ben küçük olabilirim ama ait olduğum yapı büyük” der; “Ben sıradan olabilirim ama biz muhteşemiz” duygusuna sığınır. Bu sığınak kırılgan benliği geçici olarak onarır; fakat bedeli ağırdır: karmaşıklığa tahammül azalır, eleştiri taşınamaz hâle gelir, gerçeklikle bağ zayıflar. Dev aynası karmaşıklığı değil, büyüklüğü sever.
Savunma maskesi: saldırganlığın ahlaki hak gibi hissedilmesi
Daniele Giglioli (Opferfalle, =Mağduriyet Tuzağı, 2016), günümüzün kahramanlarının artık mağdurlar olduğunu söyler. Mağdur haklı olandır, masum olandır; insanlar içgüdüsel olarak mağduru korumaya yönelirler. Ahlaki değerler çoğu zaman mağdurdan yana konumlanır. Bu nedenle mağduriyet aynı zamanda bir güç de üretir. Faşist hareketler tam da burada devreye girer. Kendilerini mağdur ilan ederek bu ahlaki koruma alanına sığınırlar. Böylece uyguladıkları şiddet “haklı şiddet” gibi sunulur ve çoğu zaman hoşgörüyle karşılanır.
Burada Giglioli’nin, mağdurun reel ve yaşanmış acısını bir ölçüde hafife aldığını düşünüyorum. Yıllarca zulüm görmüş bir mağdurun mağduriyetine tutunması anlaşılır bir durumdur; hatta kimi zaman bu tutunmanın tanınması ve desteklenmesi gerekir. Çünkü mağduriyet yalnızca bir kimlik değil, aynı zamanda yaşanmış bir yaradır. Ancak burada başka bir mesele de devreye girer: empati yorgunluğu. Özellikle sol kültür, dünyanın, doğanın ve uzaktaki insanların acısını da kendi acısı gibi hissetmeye eğilimlidir. Ahlaki duyarlılığını büyük ölçüde bu empati kapasitesi üzerinden kurar. Fakat iletişim araçlarının gelişmesiyle dünyanın her yerinden gelen kötü haberler sürekli görünür hâle geldikçe, bu durum bir süre sonra empati yorgunluğu da yaratabilir. Sürekli acıyla karşılaşan bir zihin bir noktadan sonra kendisini korumak için duyarsızlaşmaya başlar. Bazı kötülükler görünmez hâle gelir; görme ve hissetme kapasitesi azalır. Bu anlamda belirli ölçülerde bir duygusal mesafe olmadan hayatı sürdürmek neredeyse imkânsızdır. Çünkü insan her acıyı aynı yoğunlukta taşıyamaz; aksi hâlde hem düşünme hem de eyleme kapasitesi felce uğrar. Empati ile mesafe arasındaki bu hassas denge hem ahlaki duyarlılığın hem de ruhsal dayanıklılığın temel koşullarından biridir.
Son yıllarda pek çok zulüm, zalimlerin mağdur maskesi takmasıyla gerçekleştirildi. Zulmü meşrulaştıran anlatı çoğu zaman böyle kurulur. Bu anlatı içinde örneğin Berkin Elvan bile ölümü hak etmiş bir “suçlu”, bir “terörist” olarak sunulabilir. Bazı grupların “terörist” ilan edilmesinde de benzer bir mekanizma işler. Birilerine terörist dendiğinde o insanların hakları çoğu zaman sorgusuz biçimde askıya alınır. Terörist oldukları varsayıldığı için de peşinen ölümü hak etmiş sayılabilirler. Faşizm nadiren açıkça “saldıralım” diyerek başlar. Önce savunma söylemi ortaya çıkar; bir mağduriyet anlatısı kurulur: “Bize kötülük yapıyorlar.” “Bizi kuşatıyorlar.” “Kültürümüze saldırı var.” “Kendimizi korumalıyız.”
İnsanların savunmayı ahlaki olarak meşru görme eğilimi güçlüdür. Kimse savunmaya kolay kolay itiraz etmez. Bu nedenle ilk mağduriyet anlatısı, fail üretmek için yeterli zemini hazırlar. Savunma gerekçesi saldırıyı neredeyse suç olmaktan çıkarır. Gazetelerde zaman zaman rastlanan “ulusal katiller” figürü de bu mantığın ürünüdür. Bu kişiler, yüce amaçlar uğruna öldürmeye zorlanmış masumlar gibi sunulur. “Teröristlerle savaşmışlardır” ve terörist öldürmek suç değildir. Kimin terörist sayılacağına ise yine bu anlatıyı kuranlar karar verir. Tehdit sürekli büyütülür, kalıcı ve varoluşsal bir tehlike gibi gösterilir. Ardından savunma artık yalnızca sınırlar içinde değil, sınırların ötesinde de tanımlanmaya başlar. “En iyi savunma saldırıdır” mantığı devreye girer. Dil hâlâ savunma dilidir; fakat pratik giderek sertleşir. Saldırganlık kendisini savunma olarak adlandırdığında, şiddet ahlaki bir hak gibi hissedilmeye başlanır. Ülke “teröristlerden temizlenir”; bu da artık cinayet olarak görülmez.
Aynayı kırmak: eleştirinin itibarsızlaştırılması
Aynadaki yalnızca bir görüntü değildir; aynı zamanda bir sınırdır. “Ben buyum” dedirtir ama aynı zamanda “ben yalnızca bu kadarım” da dedirtir. Olgun bir benlik aynaya bakabilir; kusurunu görebilir, sınırlılığını taşıyabilir, eleştiriyi tolere edebilir. Toplumların da aynaları vardır: aydınlar, eleştirel düşünürler, sanatçılar, gazeteciler, akademisyenler… Onlar topluma dışarıdan bakma imkânı sunar: “Biz buyuz”, “Şu yanımız zayıf”, “Burada hata yapıyoruz.” Bu bakış konforlu değildir; çünkü gerçek ayna her zaman hoş bir görüntü vermez.
Faşizm bu yüzden önce eleştirel düşünceye yönelir. Çünkü eleştiri aynadır; sınır koyar, büyüklük imgesini bozar. Eleştireni “hain” ilan eder, aydını “yabancı ajan”a dönüştürür, gazeteciyi “terörist” diye damgalar. Bu yalnızca siyasal baskı değildir; aynayı kırma girişimidir. Faşizm için eleştiri yalnızca bir fikir değildir; bir tehdittir. Çünkü eleştiri “sen anlattığın kişi değilsin” der. Bu nedenle faşizm en aktif savunma mekanizması olarak değersizleştirmeyi kullanır. Değersizleştirme, psikoanalitik olarak narsistik yapılanmanın temel savunmalarından biridir. Ulaşılamayan, kontrol edilemeyen ya da tehdit eden nesne küçültülür. “Aslında biz istemiyoruz” … “Önemli değil” denir. “Zaten değersiz” denir. “Zaten kötü” denir.
Toplumsal düzeyde bu mekanizma şuna dönüşür: Kişi ‘eleştiri’ altında aslında kişi itibarsızlaştırılır. Fikirle tartışılmaz; kişi lekelenir. Bu nedenle bazı isimler yalnızca fikirleriyle değil, varlıklarıyla hedef hâline getirilir. Erdoğan gibilerin mikrofonu alıp hakaret yağdırması, suçlaması… Hapiste tutulanlar, yıllar sonra bile sistematik biçimde itibarsızlaştırılanlar, ölümünden sonra dahi düşmanlaştırılanlar. Burada mesele yalnızca bireyler değildir; onların temsil ettiği aynadır.
Kadınların, çocukların öldürüldüğü; işçilerin “kaza” diye adlandırılan cinayetlerde hayatını kaybettiği bir düzende, hassasiyet seçici biçimde yönlendirilir. Bazı suçlar görünmez kılınırken, bazı tarihsel olaylar sürekli dolaşıma sokularak ahlaki üstünlük kurulur. Oysa mesele gerçekten cinayetle yüzleşmek olsaydı, her cinayet karşısında aynı etik tutarlılık gösterilirdi. Seçici hassasiyet, bilinçli bir itibarsızlaştırma tekniğine dönüşür. Sonuçta hedef alınan yalnızca kişiler değildir. Hedef alınan, sınır koyan aynadır. Çünkü ayna kaldığı sürece büyüklük imgesi kırılgan kalır. Ayna kırıldığında ise, geriye yalnızca dev aynası kalır.
Faşizm aynayı kırdığı sürece geriye yalnızca dev aynası kalır. Toplum kendisini artık gerçek boyutlarıyla değil, büyütülmüş imgesi üzerinden görmeye başlar. Kimse “dur, bu kadarsın” demez. Kimse “burada hata var” diye ses çıkarmaz. Sınırın kaybolduğu yerde ölçü de kaybolur. Kırılganlığını kabul edemeyen yapı, büyüklük fantezisine daha sıkı sarılır; çünkü o fantezi, gerçeğin acısını bastırır. Faşizm güçlü olduğu için değil; kırılgan olduğu için aynayı kırar. Gerçek ayna şunu söyler: “Bu kadarsın.” Dev aynası ise fısıldar: “Sen sınırsızsın.” Bu iki ses aynı anda var olamaz. Biri sınır koyar, diğeri sınırı siler. Biri sorumluluk yükler, diğeri yüceltir. Ayna kaldığında büyüklük miti çatlar; dev aynası kaldığında ise gerçek kaybolur. Yandaş medya izleyenler, sosyal medyadaki Türklük anlatıları…


