BIST 100
14.029,54 -2,35%
DOLAR
45,5928 0,03%
EURO
52,9089 -0,03%
GRAM ALTIN
6.542,81 -0,40%
FAİZ
43,50 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
107,91 -0,11%
BITCOIN
76.697,00 -0,35%
GBP/TRY
61,1088 0,03%
EUR/USD
1,1599 -0,05%
BRENT
110,70 -0,52%
ÇEYREK ALTIN
10.697,49 -0,40%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
14 °

Hadi Cin: Kim bu silah bırakmaya karşı çıkanlar!

Screenshot

Sürece yönelik eleştirilerde bulunan pek çok çevre var. İtirazların büyük kısmı; iktidarın hiçbir adım atmaması, aksine başta Rojava olmak üzere Kürt karşıtı bir bölge siyaseti dizayn etmesi ve elbette “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlıklı 27 Şubat bildirisinin içeriğine yöneliktir.

Şimdiye kadar sürece yönelik itirazlarını açıkça ve yüksek sesle dillendiren tek bir kişinin dahi, ima yoluyla da olsa silahlı mücadelenin devam etmesi gerektiğini söylediğine rastlamadım.

 

Peki, süreci eleştirmek aynı zamanda silahlı mücadeleyi savunmak mı, silah bırakmaya karşı çıkmak mı? Elbette değil. Sürece itiraz edenleri, silah bırakmaya karşı çıkmakla suçlayanlar da aslında bunun farkında.

Bu iddia ahlaki olarak da sorunludur. Çünkü kasıtlı yapıldığı aşikâr; amaç da sürece yönelik eleştirileri itibarsızlaştırmaktır. Bu yönüyle tam anlamıyla bir algı operasyonudur.

Ne yazık ki bunu yapanlardan biri de yıllardır objektif gazetecilik yaptığını düşündüğümüz Ruşen Çakır oldu. Silahın bırakılmasına karşı çıkan tek bir kişinin dahi adını söylemedi. Bunun nedeni “ifşa etmeme hassasiyeti” değildi; çünkü söyleyebileceği hiç kimse yoktu. Uzun süredir her programlarını beğenerek izlerdim, bu konuyu işlediği programı “acaba dikkatli dinlemedim mi?” diye iki kez izledim, dinledim. İkincisinde daha da öfkelendim ve masum bir fikir beyanı olmadığı kanaatine vardım. Tabi bir tek o değil ama yakından takip ettiğim biri olduğu için onun ismini anıyorum. Sürece yönelik eleştirilerin muhatapları veya eleştirileri üstüne alınanlar, eleştirileri bertaraf etmek için elbette bu tür manipülasyonlara başvurabilir, bunda şaşılacak bir şey yok ama bir gazeteci bunu neden yapsın?

Aslında süreci eleştirenleri bu şekilde suçlamak aslında hedef göstermedir. Çünkü iktidarın kurduğu tezgâhı bozma potansiyeli taşıyan bir işleyişe itiraz etmek, iktidarın hedefi olmaya neden olur.
Bu suçlamanın diğer bir anlamı da kolonyal yaklaşımdır çünkü savaştan nemalandığı, silahın bırakılmasını istemediği iddia edilen kesimler aynı zamanda “Kürt milliyetçisi” olarak da nitelendiriliyor. Bu niteleme kasıtlı çarpıtmanın düzeyini de gösteriyor çünkü “milliyetçi” nitelemesi burada olumsuz algı yaratmak için kullanılıyor. Evet, süreci eleştirenlerin içinde kendisini “Kürt milliyetçisi” olarak tanımlayanlar olabilir ama Kürt yurtseveri, sol ve sosyalist kesimler kesinlikle çoğunluktadır.

Yalın Kürt milliyetçisi meseleye “ben ne alıyorum” diye yaklaşabilir; önceki süreçte de böyle yaklaşanlar vardı. Oysa bugün sürece itiraz edenlerin kahir ekseriyeti ilkesel ve ideolojik bir temelden hareket ediyor.

Suçlanan, hatta hedef gösterilen kesimlerin tümü; sürecin bütün aktörlerinin niyetlerine ve söylediklerine bakarak itirazlarını dile getiriyor.
Görebildiğim kadarıyla sürece en sert tepki gösterenlerin bile en çok söyledikleri şey şudur: “Madem sonunda bu noktaya getirecektiniz, neden bu kadar cana mal olan bir yol ve yöntem seçtiniz? Neden bu kadar kan döküldü?”

Yani aslında sürece itiraz edenlerin büyük çoğunluğu, silahlı mücadelenin baştan itibaren yanlış olduğunu bile söylüyor. Buna rağmen “silah bırakmaya karşı çıkmakla” suçlanmaları son derece sorunlu ve açıkça kötü niyetlidir.

İnsanların bunu demeye hakkı yok mu? Sürekli ağızlarda sakız edilen “demokratiklik” bu hakkı vermiyor mu? Nitekim ben de başından beri bu sürecin iktidarı korumak ve sürdürmek amacıyla başlatıldığını, mümkünse “Kürt muhtar bile olmasın” anlayışıyla şekillendiğini söyledim. Türkiye daha da otoriterleşirken Kürtlere hak kırıntısı bile verme niyeti taşımayan bir yaklaşımın yürürlükte olduğunu düşünüyorum.

Başlangıçta temkinli ve mesafeli olan tavrım zamanla daha da netleşti. Peki, ben bütün bu eleştirileri yaparken bir kez bile “silahlı mücadele devam etsin” mi dedim? Silah bırakılmasın imasında mı bulundum?
Tam tersine, yıllardır silahlı mücadeleyi eleştiren biriyim. Silah bırakma zamanının çoktan geçtiğini, bu gecikmenin çok ağır zararlar yarattığını düşünüyorum. Ancak “zararın neresinden dönülürse kârdır” anlayışıyla silahsızlanmayı savunurken, aynı zamanda bu sürece itiraz ediyorum.

Çünkü iktidara “yalnızca silah bırakılması” yetmiyor. Bununla birlikte siyasi taleplerden ve tezlerden de vazgeçilmesini istiyor ve 27 Şubat bildirisi de bunu içeriyor. Sürecin nirengi noktası tam da burasıdır.
27 Şubat bildirisi açıklandığında, yanımdaki arkadaşlarıma dönüp “Bu bildiri ne yazık ki örgütün silah bırakmasını zorlaştıracak” demiştim. Çünkü yazılı metin, siyasi tezlerden ve taleplerden vazgeçildiğini ilan ediyordu. Bahçeli’nin “Bildiri baştan aşağı yerindedir, takdire şayandır” sözlerinin nedeni de budur.

Tabii ki Kürt halkının temel ve vazgeçilmez haklarından geri adım atmaya, bunlardan feragat etmeye hiç kimsenin tek başına gücü yetmez. Nitekim gerek örgüt çevreleri gerekse DEM Parti yöneticileri sonraki süreçte siyasi tezlerini ve taleplerini sürdürmeye devam ettiler.

Doğrusu zaman zaman şu soruyu sordum: “Sahi, siz 27 Şubat bildirisini okumadınız mı?” Eğer bildirinin içeriğini kabul ediyorsanız, siyasi tezlerinizi ve taleplerinizi sürdüremezsiniz. Yok, eğer kabul etmiyorsanız, o halde bildirinin içeriğine açık biçimde itiraz edin, itirazlarınızı doğrudan muhatabına iletin. Peki, görüşme tutanaklarında böyle bir itiraz gördük mü? Hayır.

Daha önce yazdığım bir yazıda çağrı metnine ilişkin sırasıyla şu tespitleri yapmıştım:

Çağrı metni paragraf paragraf incelendiğinde; Öcalan’ın devlet tarafından ikna edildiği, “paradigma değişikliği” denilen şeyin aslında Kürt sorununun tanımı ve çözümüne dair yaklaşımdan geri çekilmeyi ifade ettiği görülüyor.

Öncelikle kuruluş nedenleri adeta bir mazeret gibi sunuluyor, ardından bu gerekçelerin ortadan kalktığı ileri sürülüyor. Kürt-Türk ilişkileri “1000 yıllık gönüllülük yanı ağır basan ittifak” olarak tanımlanıyor; kapitalist modernitenin son 200 yıldır bu ittifakı parçalamayı hedeflediği iddia ediliyor. Örgütün taban bulması demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasına bağlanıyor. Nihayetinde ise idari özerklikten kültürel taleplere kadar birçok başlık “aşırı milliyetçi savrulma” olarak niteleniyor ve bu taleplerin tarihsel toplum sosyolojisine uymadığı belirtiliyor.

Çağrının geriye kalan kısmı ise herkesin yazıp söyleyebileceği soyut ifadelerden oluşuyor. Kişisel olarak bu değerlendirmelerin hiçbirini doğru bulmuyorum.

PKK’nin kuruluşunda reel sosyalizmin etkisi elbette vardır ama örgütün büyümesinin temel nedeni Kürt sorunudur. Öcalan’ın Türk solundan etkilendiği ve buna göre bir örgütsel yapı kurduğu söylenebilir; ancak örgütün kök salıp büyümesinin temel nedeni sosyalist devrim heyecanı değil, Kürt sorununun kendisidir.

Eğer PKK başından beri yalnızca sosyalist devrim iddiasıyla hareket etmiş olsaydı, muhtemelen dönemin küçük örgütlerinden biri olarak kalırdı. Örgütü büyüten esas dinamik Kürt sorununun çözümsüzlüğüydü ve bu sorun bugün hâlâ çözülmüş değildir.

“1000 yıllık gönüllü ittifak” tezi de tarihsel açıdan sorunludur. Çünkü bu bin yılın önemli bir bölümünde hegemonik güç Osmanlı’dır. Fransız Devrimi öncesinde modern anlamda ulus bilinci de yoktur. Dolayısıyla bugünkü anlamıyla bir “Türk-Kürt ulusal ittifakı”ndan söz etmek anakronik bir yorumdur.
Anadolu’nun kapılarının açılmasında birlikte savaşılmış olması ya da tarihin bazı dönemlerinde ortak hareket edilmiş olması, bunu “1000 yıllık gönüllü ittifak” olarak tanımlamayı haklı kılmaz. Çünkü bu ittifaklar hem dönemsel hem pragmatikti.
Kapitalist modernitenin Kürt-Türk ittifakını parçalamayı hedeflediği tezi de gerçeği yansıtmıyor. Son 200 yıl zaten ulus-devletlerin ortaya çıktığı, imparatorlukların dağıldığı, iç savaşların ve dünya savaşlarının yaşandığı bir dönemdir. Üstelik Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Kürt inkârı konusunda Batı ile çok sayıda stratejik ortaklık kurulmuştur. Yani gerçekte bir ittifak yapılmışsa, Osmanlı/ Türkiye, Kürt meselesinde kapitalist moderniteyle ittifak yapmıştır.

Örgütün taban bulmasının “demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasıyla” açıklanması da ayrı bir çelişkidir. Gerçi bugün demokratik kanallar kapalı değildir, oy verip iradesini ortaya koymak da siyaset sahnesine çıkmak da serbesttir ama oy verenin iradesi kayyımla gasp edilmekte, siyaset sahnesine çıkanların da tutuklanması mutad bir uygulamadır. Kayyımlar sürüyor, siyasetçilerin rehineliği devam ediyor, fezlekeler hazırlanıyor, anadil hakkı tanınmıyor.

Çağrının en dikkat çekici bölümü ise özerklik, federasyon ve kültürel taleplerinaşırı milliyetçi savrulma” olarak tanımlanmasıdır. İşte siyasi tezlerin ve taleplerin tasfiyesi esas olarak burada saklıdır.

Bırakın siyasi özerkliği, idari özerkliğin hatta kültürel taleplerin bile “aşırı milliyetçi savrulma” olarak sunulmasını, kimsenin savunabileceğini düşünmüyorum. Nitekim şimdiye kadar bunu açıkça savunan da olmadı ama çoğu kişi görmezden gelmeyi tercih etti.

Silah bırakma ve fesih çağrısına bütün bunların yazılmasının hikmeti nedir? Bahçeli’nin Öcalan’a statü isterken, Öcalan’ın verdiği sözlere bağlı kaldığını ve Suriye’de üstüne düşeni yaptığını söylemesi ile bu içerikleri yan yana koyarsanız, anlamakta zorlanmazsınız.

Belki süreç başlarken herkes bir beklenti içindeydi ve bu nedenle açık itiraz geliştirmedi. Fakat bugün hâlâ aynı ikircikli tutumun sürdürülmesi dikkat çekicidir.
Çağrı sonrası İmralı’dan çıkan bütün yazılı metinler, aslında bu yaklaşımı meşrulaştırmaya dönüktü. “Komünler”, “Marksizm’i aşmak” gibi tartışmaların önemli bir bölümü de esas yönelimi örtmeye yarıyordu.

Elbette iktidar böyle bir çağrıya methiyeler düzecektir. Çünkü bu çağrı, devletin Öcalan’ı ikna ettiğinin belgesidir. Silah bırakmaya ikna etsin; buna kendi adıma itiraz etmiyorum, bilakis destekliyorum. Ancak mesele bununla sınırlı değildir. Öcalan’ın söyledikleri ve yapmaya çalıştıkları yalnızca silahsızlanma çağrısı değildir; aynı zamanda siyasal tezlerden ve taleplerden vazgeçmeyi de içermektedir. Atilla Uğur’un gizli kameraya aldığı ve sosyal medyada halen yayınlanan İmralı sohbetlerinde Öcalan’ın yapmayı vaat ettikleri yapmaya başladığını söylemek hiç de yabana atılacak bir görüş değildir. Öcalan’ın en önemli röportajı olan Beka Vadisinde Mehmet Ali BİRAND ile yaptığı röportajda “Sizin önderlik kriziniz var, bizde yok, kimse öyle kolay karşı çıkamaz, lider her zaman mevcut durumu ve statükoyu aşabilendir” sözlerinin devlet/ iktidar heyeti tarafından Öcalan’ın önüne konulup, kendi sözüne sadık kalmasını istediklerini, yılları alan tartışmaları sonucunda Öcalan’ın ikna edildiği, elbette her türlü vaadin sözlü olarak verildiğini de düşünüyorum.

İktidar, bu süreç devam ederken Rojava’da ne yaptı? Hangi girişimlerde bulundu? Süreç, oradaki kazanımlarda ısrarcı olmayı zorlaştırmadı mı? Diplomatik çabaların sekteye uğramasına neden olmadı mı? Suriye’nin yeni adı olarak “Suriye Arap Cumhuriyeti’ni” önermediler mi? Bugün Suriye’de Kürtler kendi dilleri için yürüyüş yapmak zorunda kalmıyor mu?

Eğer siz “Öcalan devletle görüşüyor, ortamı yumuşatmak için bazı şeyleri söylüyor ama aslında niyeti başka” veya “bizi bağlamaz” diyorsanız, o zaman ona “Kürt sorununun tek muhatabı” demeyin; “PKK’nin silahı bırakması ve feshinin tek yetkilisi” deyin. Makyavelizm ise yapmaya çalıştığınız, onun feriştahını, Öcalan’ın muhatapları Erdoğan ve Bahçeli yapıyor. Niye süreç, sürüncemede, yine sürekli tıkanıklık yaşanıyor? İktidarın ihtiyacına göre şekillendiriliyor da ondan, nitekim Rojava’yı büyük ölçüde dağıttılar, içerde de CHP’yi kendi iç sorunlarına boğacak kadar iktidar alternatif olmaktan çıkarmaya ramak kaldı, muhalefetin ortaklaşma duygusunu, toplumun direnme iradesini epey kırdılar, planları tıkır tıkır işliyor, hal böyle olunca sürece duyulan ihtiyaç de değişiyor.

Ama bütün olumsuz gösterge ve gelişmelere rağmen, Öcalan’ın iktidarı parmağında oynattığını, hoşlarına giden sözler söyleyip Kürt halkının haklarına hizmet ettiğine, iktidarın Kürt halkının yararına bir sürece izin verdiğine inanıyorsanız, bari inanmayanları, eleştirenleri suçlamayın, haklı çıktığınızda süreci eleştirenleri linç edersiniz, üzerlerinde tepinirsiniz. O zaman “hakkınızdır” deriz.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan’ın; kayyımların kaldırılması, siyasi rehineler serbest bırakılması ve anadilde eğitim konusunda yasal adımlar atılması yönündeki taleplerine Bahçeli’nin “maksimalist talepler” diyerek tepki göstermesi de bu yaklaşımın özetidir.

Diyelim ki bu talepler maksimalist olsun. Bunları dile getirmek demokratik hak değil midir? Siyaset değil midir? Siyaset de yapılmayacaksa, olur veya olmaz demeden taleplerde bulunmak mümkün değilse, bu yaklaşım sorunun varlık nedenlerini inkâr etmek değil midir, demokratik siyaset hakkını da yasaklamak değil midir?

Bugün iktidarın yaklaşımı giderek daha net hale geliyor: “Dağdakiler silah bırakın ama ovadakiler de siyaset yapmasın.”

O halde bu yaklaşım, iktidarın süreci şarta bağlaması değil midir? Görüyoruz ki iktidar “süreç al- ver süreci değildir, müzakere değildir, herhangi bir pazarlık yoktur, şartsız ve koşulsuz silah bırakılmasından ibarettir” derken kendisinin ileri sürdüğü şartı gölgelemektedir. İktidar açıkça “hem silah hem de siyaset bırakılsın” demektedir.

Evet, biz de “silahlı mücadelenin miadı dolmuştur veya silahlı mücadele baştan beri yanlıştı ve bundan vazgeçilsin, koşulsuz silah bırakılsın ama iktidar bundan daha fazlasını istiyorsa kimse çıkıp Kürt halkı adına daha fazlasını taahhüt etmesin, Kürt halkının temel haklarından vazgeçtiğini söylemesin, iradeyi kırmasın, yılgınlık yaratmasın, politik mücadele ruhuna zarar vermesin, ağır bedellerle inşa edilen ilkeleri ve değerleri hiçe saymasın, Kürt halkının yüksek politik bilinciyle, demokratik örgütlenmesiyle her türlü statü talebi serbestçe dile getirilsin, bütün demokratik yollarla mücadele edilsin” deyince birileri çıkıp “siz savaş istiyorsunuz, siz savaştan nemalanıyorsunuz” diyorsa pek tabi ki anlama kapasitesinden şüphe etmeyiz ama niyetinden şüphe ederiz.

Süreci eleştirenlerin itirazları, çoğunlukla yukarıda anlatılanlar gibidir, bunların büyük kısmının sadece benim şahsi fikirlerim olmadığını, politik Kürtlerin büyük bir kısmının fikirleri olduğunu tahmin ediyorum ve bunları söylüyor diye hiç kimse savaş yanlısı ilan edilemez, silahın bırakılmasına karşı çıkmakla suçlanamaz. Bu suçlamada bulunmak, sürecin iktidar/ devlet tarafına hizmet etmektir, siyasi talepleri kriminalize etmektir ve ahlaksızlıktır.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?