BIST 100
14.029,54 -2,35%
DOLAR
45,5928 0,03%
EURO
52,9089 -0,03%
GRAM ALTIN
6.542,81 -0,40%
FAİZ
43,50 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
107,91 -0,11%
BITCOIN
76.697,00 -0,35%
GBP/TRY
61,1088 0,03%
EUR/USD
1,1599 -0,05%
BRENT
110,70 -0,52%
ÇEYREK ALTIN
10.697,49 -0,40%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
14 °

Şahap Eraslan: Zulüm Nedir? 4

Şahap Eraslan

En çok masumun yaşadığı yerdir hapishaneler…

Zulmün hüküm sürdüğü toplumlarda—soykırımlarda, pogromlarda, kitlesel şiddet biçimlerinde—üçüncü taraf çoğu zaman ölü taklidi yapar. Görür ama görmemiş gibi davranır. Bilir ama bilmiyormuş gibi susar. Tanığın bu geri çekilişi yalnızca ahlaki bir çöküş değildir; aynı zamanda ölümleri çoğaltan bir mekanizmadır. Çünkü zulüm yalnızca failin eylemiyle değil, seyircinin suskunluğuyla da sürer.
Burada başka bir boyut daha vardır: unutamama meselesi. Depresyon, bir bakıma unutamama hâlidir. İçinde bir kayıp ve o kaybın açtığı bir boşluk taşır. Kişi zaman zaman o boşluğa düşer ve oradan çıkmakta zorlanır. Bitmiş olanı bitirememek, yaşanmış olanı geride bırakamamak, kaybı psişik olarak işleyememektir.

 

Baş etme kapasitesinin zayıfladığı yerde geçmiş yalnızca geçmişte kalmaz; şimdiye sızar, yaşamı içeriden işgal eder. Ancak tarihsel zulümlerin unutulmaması her zaman bireysel bir depresif yapının sonucu değildir. Çoğu zaman mesele, yas süreçlerine yapılan müdahalelerdir. Zalim yalnızca öldürmez; aynı zamanda anlamı da çarpıtır. Suçu tersine çevirir, mağduru fail ilan eder, inkâr eder, küçümser, hatta yeniden tehdit eder. Böylece travma yalnızca yaşanmış bir şey olarak kalmaz; sürekli güncellenen bir tehdit olarak varlığını sürdürür. Bu durumda yas tutulamaz. Kapanma gerçekleşemez. Travma, donmuş bir zaman parçası gibi şimdiye yapışır. Oysa travmanın işlenebilmesi için hatırlanması gerekir. Ama burada kastedilen, basit bir hatırlama değildir. Hatırlamak, duygulanımsal olarak anımsamaktır—acıyla temas edebilmek, onu söze dökebilmek, anlamlandırabilmek. Bu anlamda hatırlamak, unutabilmenin önkoşuludur. Gerçek bir hatırlama, mağdurun deneyiminin tanınmasını içerir. Onun yaşadığı şeyin inkâr edilmemesi, tersine çevrilmemesi, araçsallaştırılmaması… Ancak bu şekilde travma kör bir tekrar olmaktan çıkar ve tarihsel bir olaya dönüşür. Çünkü üzerine düşünülmeyen, dile getirilmeyen, tarihe yerleştirilmeyen acı ruhsallıkta dolaşmaya devam eder. Buna karşılık, hatırlanan—yani tanınan, konuşulan ve anlamlandırılan—acı, yavaş yavaş bugünün üzerindeki hâkimiyetini kaybeder. Bu yüzden bazı zulümler unutulmaz. Çünkü unutulmalarına izin verilmemiştir.

Ve bu yüzden hatırlamak, en etkili unutma biçimidir. Çünkü gerçekten hatırlanan şey, sonunda tarihe mal olur; tarihe mal olan şey ise artık bugünü aynı şidetle esir alamaz.

“Tarihsel olaylar geçmişte kaldı” diyebiliriz. Ama zulüm ve onun anlatısı kendini yaşatmanın yollarını bulur. Geçmiş, sandığımız kadar geride kalmaz. Çünkü insanlar olayları olduğu gibi değil, hatırlamak istedikleri gibi anımsar. Bu yalnızca bireysel bir çarpıtma değildir; çoğu zaman toplumsal olarak örgütlenmiş bir hatırlama biçimidir. Hapishanelerde yapılan araştırmalar gösterir: Mahkûmların büyük bir kısmı kendini “masum” olarak anlatır—hatta çoğu zaman “çok masum” olarak. Burada söz konusu olan siyasi suçlular değil; sıradan suçlardır. Suç ortadan kalkmaz; ama anlatı değişir. Günümüzde de kimi zaman en “masum” görünenler, anlatı içinde yeniden kurulan faillerdir. Çünkü anlatı, sorumluluğu yer değiştirir.

Kadın cinayetlerinde bu mekanizma açıkça görülür. Bir zamanlar filmlere konu olan, bugün hâlâ farklı biçimlerde sürdürülen “töre” ve “namus” cinayetlerinde, suç çoğu zaman kavramlara yüklenir: töreye, namusa… Erkek ise geri çekilir; fail olmaktan çıkar, “zorunda kalmış” birine dönüşür. Bazen eli kaymıştır. Bazen tahrik edilmiştir. Bazen öfkesine hâkim olamamıştır. Böylece suç, öldürülenin üzerine yazılır. Kadın öldürülür—ama suçlu ilan edilir. Bu noktada cinayet yalnızca fiziksel bir eylem olmaktan çıkar; anlamsal bir tersine çevirmeye dönüşür. Zalim burada mağdurdan yalnızca hayatını değil, masumiyetini ve mağduriyetini de çalar. Belki de en son ve en derin katliam budur.

Çünkü bir toplum, bir devlet ya da bir hukuk düzeni bu anlatıyı yeniden üretmeye başladığında—faili gerekçelendirdiğinde, indirime tabi tuttuğunda, onu “kader kurbanı” olarak adlandırdığında—şiddet ikinci kez gerçekleşir. Mahkeme failin suçunu tescil eder, ceza verir. Konumlar görünürde bellidir: mağdur mezarda, fail hapiste. Ama aynı anda, başka bir düzeyde, masumiyet faile geri iade edilir. Fail anlaşılır, hatta mağdurlaştırılır.

“Kader kurbanı” ilan edilir. Öldürülen değil öldüren/katil/fail kader KURBANI olur… Bu masumiyet, kimi zaman aflarla, kimi zaman toplumsal söylemlerle yeniden düzenlenir; itibar adeta iade edilir. Fail cezalandırılır, sonra cezası hafifletilir, daha sonra affedilir ve ‘neden bunları yaptığı anlaşılır ve analtılır. Mağdur ise öldürülür—ve ardından suçlanır. Böylece zulüm yalnızca öldürerek değil, hikâyeyi yeniden yazarak sürer. Ve belki de bu yüzden bazı acılar kapanmaz. Çünkü yalnızca yaşanmış değildirler— yanlış hatırlanmışlardır. Ermeniler, solcular, Aleviler, Kürtler, Fetöcüler… ‘Öteki’ dediklerimiz… Öteki yaptıklarımız… Ötekiler… Bizi bazı şeyleri yapmak zorunda bırakmışlardır. Asıl suçlu onlardır. Biz masumuz… Kader kurbanı değiliz bu bağlamda… Çünkü Türkler zekidir, hürdür, güçlüdür… Türk kurban olmaz… Kurban eder sadece…
Şahit ölü taklidi yaparsa…
Samuel Gerson (Wenn der Dritte tot ist: Erinnerung, Trauer und Zeugenschaft nach dem Holocaust= Üçüncü öldüğünde: Holokost sonrası hatırlama, yas ve tanıklık, 2011, Psyche, sayı 3) tanıklık ve önemi üzerine önemli bir yazı yazdı. Fail ile mağdur arasındaki ilişkide neredeyse her zaman bir üçüncü taraf bulunur. Bu üçüncü taraf, tanıklar, seyirciler, görenlerdir. Zulmün sona erdirilmesinde belirleyici olan da çoğu zaman tam olarak onların tutumudur. Çünkü üçüncü taraf kendi içinde de ayrışır: zulmü onaylayanlar, sessiz kalanlar ve mağdurun yanında duranlar. Mağdurdan yana olanlar çoğalmadıkça, fail ile mağdur arasındaki asimetrik ilişki sürer; failin gücü, meşruiyetini yalnızca kendi şiddetinden değil, çevrenin suskunluğundan da alır.

Eğer üçüncü taraf yalnızca izlemekle kalmayıp aktif biçimde müdahil olursa, zulüm çoğu zaman kesintiye uğrar; hatta kimi zaman fail, eyleminden geri çekilmek zorunda kalır. Bu nedenle üçüncünün konumu yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda yapısaldır. Ne var ki kolektif travmalar söz konusu olduğunda, bu üçüncü taraf çoğu zaman suskunluğu seçer. Konuşmama, görmezden gelme ve bastırma, adeta toplumsal bir savunma mekanizmasına dönüşür. Naziler iktidara geldiğinde, Almanlar otoyol yaptı diye Hitler’le övünüyordu. Bugün de Erdoğan yollar, köprüler yapan bir lider olarak sunulmuyor mu? Evren cuntası da televizyonun renklenmesi ve özelleşmesi üzerinden sahiplenilmişti. ‘Özgür basın’ o zaman da çok özgürdü ve özgürce yıllarca, cinsiyet geçiş süreci yaşayan Bülent Ersoy’un bedenine dair mahrem bir meseleyi—erkeklik organının akıbetini—haberleştirdi.

Ancak susulan hiçbir şey gerçekten kaybolmaz. Tam tersine, kuşaklar boyunca başka yollarla dolaşıma girer. Çocuk, anneyle ve babayla özdeşleşirken yalnızca onların bilinçli tutumlarını değil, bilinçdışı yüklerini de devralır. Bu nedenle geçmişte yaşanmış, kendisine ait olmayan olaylar — örneğin bir soykırım, bir kitlesel şiddet deneyimi — çocuğun ruhsallığında yer bulur. Görmezden gelinen, bastırılan, yas tutulmamış olan her şey, ebeveynlerin içinde gömülü kalır ve bu gömü, özdeşleşme yoluyla çocuğa aktarılır. Böylece çocuk, kendisine ait olmayan bir geçmişi, kendisine ait olmayan bir “mezarı” içselleştirir. Bu anlamda, kolektif travmaların ardından insanın iç dünyası bir tür mezarlığa dönüşür. İçinde gömülü olan, yalnızca ölüler değil, aynı zamanda tutulmamış yastır. Yas tutulmadığında, tamamlanmadığında, zaman içinde çözülmek yerine donakalır ve ruhsallığın içinde taşınmaya devam eder. Bu durum, kişinin yaşamla kurduğu ilişkiyi derinden etkiler. İçinde “ölü” taşıyan, yani işlenmemiş kayıp ve travmayı içinde barındıran birinin hayata tutunması, ondan haz alması, onunla canlı ve yaratıcı bir ilişki kurması zorlaşır. Çünkü yaşam enerjisi, sürekli olarak geçmişin gölgeleri tarafından kuşatılır. Bitirilemeyen yas, sonsuz bir yas haline gelir.

Mutsuzuz… Huzursuzuz… Öfkeliyiz… Sevgisiziz… İçimizdeki ölü içimizde canlı, güzel, olumlu ne varsa çürütüyor…
Bu noktada kuşaklararası bir bağ oluşuyor: İki ya da üç kuşak önce yaşanmış bir travma ile yeni doğan çocuk arasında görünmez ama güçlü bir “psikolojik göbek bağı” kuruluyor. Çocuk, bu bağ üzerinden yalnızca sevgiyi değil, aynı zamanda travmayı da devralır. Böylece kimlik, yalnızca bireysel deneyimlerden değil, aktarılmış yaralardan da şekillenir. Bu aktarım çoğu zaman “negatif kimlik” dediğimiz bir yapılanmaya yol açar. Kişi, kendini doğrudan yaşamadığı bir kaybın, bir acının, bir mağduriyetin taşıyıcısı olarak kurar. Kimliğin içinde sürekli bir eksiklik, bir ağırlık, bir yas hali bulunur. Bu nedenle böyle toplumlarda neşeyle, huzurla, hafiflikle kurulan bir yaşam ilişkisi zorlaşır. Mutluluk, sanki ihanet gibi hissedilebilir; yaşamın kendisi, taşınan yükün ağırlığı altında bastırılır. Mutlu olmak suçluluk yaratır adeta… Mutlu olma, sevinme, keyif ve haz alma ‘suçunu’ işlemekten kaçınır. Bu yüzden mesele yalnızca geçmişte ne yaşandığı değil, o yaşananın nasıl işlendiği, konuşulup konuşulmadığı, yasının tutulup tutulmadığıdır. Konuşulmayan her travma, suskunluk içinde aktarılır; aktarılmış olan her travma ise, ancak görünür kılındığında ve üzerine çalışıldığında çözülmeye başlayabilir.

Zalimin haklılığı….

Zulüm çoğu zaman yalnızca failin eylemi üzerinden değil, ona eşlik eden zihinsel ve kültürel çerçeve üzerinden anlaşılır. Özellikle “mağdurun şiddeti” söz konusu olduğunda, aklın zulmü çoğu zaman sorgulanmaz. Şiddetin kaynağı değil, gerekçesi görünür olur. Mağduriyet, şiddeti meşrulaştıran bir zemin haline gelir. Gündelik hayatta bunun basit örneklerini görürüz: Haksız yere saldırıya uğrayan biri, daha sonra eline geçen güçle karşısındakine çok daha ağır bir şiddet uyguladığında, çoğu insan bunu “hak edilmiş” sayar. Böylece ölçüsüz bir karşılık, adaletin yerine geçmiş gibi kabul edilir. Oysa burada olan şey adalet değil, intikamın ahlaki bir kılığa bürünmesidir.
Bu noktada kültürel bir eğilim belirir: Mağdurun intikamına gösterilen hoşgörü. Bu hoşgörü, yalnızca bireysel düzeyde kalmaz; kolektif şiddetin de zeminini hazırlar. Çünkü bu düşünme biçimi, faile hazır bir anlatı sunar. Neredeyse hiçbir zalim kendini keyfi bir kötülüğün faili olarak görmez. Aksine, mutlaka kendini haklılaştıracak bir hikâye kurar. Bir tehdit anlatısı, bir savunma miti, bir “zorunda kalmışlık” kurgusu… Zalim çoğu kez zulmünü ‘haklı’ gösterebilmek, ahlaki konumunu güçlendirmek için mağdur rolü ve anlatısı bulur. Hainlik, arkadan hançerlenme anlatıları sıkça buna hizmet eder. Komplo teorileri bu nedenle üretilir…
Bu anlatılar yalnızca başkalarını ikna etmek için değildir; aynı zamanda kişinin kendi içindeki yargılayıcı sesi — psikoanalitik anlamda üstbenliği — yatıştırma çabasıdır. Fail, bu hikâyeler aracılığıyla kendini suçlu değil, zorunlu bir eylemin taşıyıcısı olarak konumlandırır. Böylece şiddet, ahlaki bir yük olmaktan çıkar; görev, hatta hak gibi deneyimlenir. Bu mekanizma kolektif düzeyde daha da belirginleşir. Tarihsel şiddet örneklerinde — örneğin etnik çatışmalar, kitlesel sürgünler ya da soykırım süreçleri — fail taraf, çoğu zaman kendini geçmişte uğradığını iddia ettiği bir haksızlığın telafisi olarak konumlandırır. Anlatı şu şekilde işler: “Onlar bize bunu yaptı, biz de karşılık verdik.” Bu söylem, yapılan şiddeti yalnızca gerekçelendirmekle kalmaz, aynı zamanda tersine çevirir: Fail kendini mağdur, mağduru ise hak eden fail gibi görmeye başlar.

Bu tersine çevirme, vicdani sorumluluğu askıya alır. Çünkü kişi artık kendini zulmün faili olarak değil, adaletin uygulayıcısı olarak deneyimler. Dahası, karşısındakini suçlayarak, kendi şiddetini kaçınılmaz bir tepki olarak kurar: “Bizi buna mecbur bıraktılar.” Bu noktada yalnızca yapılan eylem değil, eylemin ahlaki anlamı da çarpıtılmış olur. Böyle bir ruhsallık içinde yaşandığında, suçluluk duygusu ortaya çıkmaz; çünkü suç, anlatı içinde çoktan ortadan kaldırılmıştır. Şiddet, etik bir sorun olmaktan çıkar, kimliğin ve haklılık duygusunun bir parçası haline gelir. Bu da zulmün en tehlikeli biçimlerinden birini doğurur: Kendini zulüm olarak görmeyen zulüm.
Dirk Juelich’in (1991, Wer ist eigentlich betroffen? Aspekte zur psychoanalytischen Kulturkritik nach Auschwitz= Aslında kim etkileniyor? Auschwitz sonrası psikoanalitik kültür eleştirisine dair bazı yönler) bu yazısında işaret ettiği şey şudur: Bir topluluk içinde biri çıkıp “atalarımıza kötülük yapıldı” dediğinde, bu sözün doğal karşılığı merak, empati ya da anlamaya dönük bir yöneliş olabilirdi. İnsan, böyle bir iddiayı duyduğunda “ne oldu?”, “nasıl oldu?” diye sorabilir. Fakat kolektif travmalar söz konusu olduğunda bu doğal tepki yerini çoğu zaman savunmacı bir saldırganlığa bırakır. Burada dikkat çekici olan, geçmişte yaşanan bir acının bugün de bir tehdit gibi algılanmasıdır. Sanki hatırlamak, yeniden yaralanmakla eşdeğer hale gelir. Böylece hatırlama, yüzleşmenin değil, inkârın ve saldırının hizmetine girer. Yani Ermeni, Dersim, Pontus Soykırımı’ndan söz edildiğinde merak uyanmıyor çoğumuzda…

Bu dinamik, kolektif travmanın duygusal çalışılmamış veişlenmemiş olmasından kaynaklanır. Üzerine düşünülmemiş, sembolize edilmemiş travma, yalnızca tekrar eder. Ve bu tekrar, iyileştirici bir hatırlama değil; aksine mağduru yeniden yaralayan bir hatırlatma biçimidir. Travmadan söz etmek ile travmayı çalışmak arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar. İlki çoğu zaman acıyı canlı tutar, ikincisi ise onu anlamlandırma ve dönüştürme imkânı taşır. Sürekli travmadan bahsetmek, ama onu analiz etmemek, onu bir anlatıya, bir düşünceye dönüştürmemek — mağduru zamanın içine hapsetmek demektir.

Metnin ikinci katmanında ise kötülüğün gündelik hayatla kurduğu rahatsız edici ilişki sorgulanır. Özellikle Nazi örneği üzerinden sıkça dile getirilen “iyi bir baba, iyi bir eş ama görevini yapan biri” anlatısı, kötülüğü sıradanlaştıran bir savunma mekanizmasıdır. Juelich’in buna itirazı radikaldir: Ona göre, insanın özel hayatındaki “iyilik kırıntıları”, yaptığı kötülüğü dengeleyen bir unsur olarak görülemez. Çünkü burada mesele davranışların toplamı değil, o davranışların ardındaki duygusal ve insani kapasitedir. Bir doğum günü hediyesi almak, tek başına ahlaki bir gösterge değildir. Eğer bu eylem duygusal bir temas, bir içtenlik, bir canlılık taşımıyorsa; yalnızca yerine getirilen bir görevden ibaretse, o zaman insani bir anlam da taşımaz. Juelich’in eleştirdiği tam olarak budur: İnsanlığın biçimsel olarak sürdürülmesi ama içeriğinin boşaltılması. Eğlenmek bile bir görev haline geldiğinde, neşe değil disiplin üretir. Hediye vermek bir sevgi ifadesi değil, bir rol icrası olur.

Dolayısıyla burada çizilen tablo şudur: İşlenmemiş travma, bireyi ve toplumu savunmacı bir saldırganlığa sürüklerken; duygusal olarak yoksullaşmış bir insanlık hali de kötülüğü sıradanlaştırır. Bir yanda geçmişin acısı düşünülmeden tekrar edilir, diğer yanda ise bugünün eylemleri duygudan arındırılarak mekanikleşir. Bu iki hat birleştiğinde hem hatırlama hem de ahlak, içeriğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.

Juelich’i okurken bir ayrıntı özellikle önemli görünüyor: Faşizm, insanları insandışılaştırarak onların yok edilmesini ahlaki, vicdani ve insani bir sorun olmaktan çıkarır. Ancak burada bir risk de ortaya çıkar. Faşistleri anlamaya çalışırken, onların düşünme biçimlerini ve işleyiş mekanizmalarını fark etmeden üstlenme, hatta onlar gibi düşünmeye başlama tehlikesi vardır. Juelich’in faşist hakkında söylediği “insani özelliklerin kaybı” ifadesi bu noktada dikkatle ele alınmalıdır. Bu, bir insandışılaştırma çağrısı olarak değil, bir tespit olarak anlaşılmalıdır.

Yani mesele, faşistin insanlığını elinden almak değil; faşist süreçlerin, insanın insani özelliklerini nasıl aşındırdığını göstermek olmalıdır.
Not: Faşizm, kılık değiştirir—bazen döpyes, bazen mini etek, bazen kravat olur.
Bazen de Mine Kırıkkanat… Bu yazıyı hazırlarken, Mine Kırıkkanat’ın Kemal Kılıçdaroğlu’na “kılıç artığı” dediğini sosyal medyada gördüm. Bu ifade, tarihsel olarak daha çok gayrimüslimlere yöneltilmiş travmatik ve tehditkâr bir hatırlatmanın, bu kez Alevilere yöneltilmesi anlamına geliyor. Soykırım, bağışlanamaz bir suçtur. Soykırım, baş edilmesi güç bir utançtır. Ve tam da burada, bu topraklardaki faşizm, soykırımı bir utanç olmaktan çıkarıp gurur duyulabilecek bir meseleye dönüştürebiliyor. “Kılıç artığı” ifadesinin gururla dolaşıma sokulması, soykırımı bir hatırlatma değil, bir haz nesnesine dönüştürür. Soykırımı anımsamaktan haz üretmek… Zulüm bu noktaya geldiğinde, bilimin, vicdanın, insanlığın ve psikolojinin sınırına dayanılır. İnsan travmasının tehdit olarak dolaşıma sokulması ve buradan saldırgan bir haz üretilebilmesi… Bu, yalnızca bir söylem değil, aynı zamanda derin bir ç Bir insanın buralara düşmesi, bir duygusal iflası işaret eder. Bu iflas, aynı zamanda bir duygusal felçtir; duyguların uyuşturulması, hissedebilme kapasitesinin körelmesidir. Faşizm tam da bu ruh hâlini üretir: Mağdurunu şoke ederek, çaresizleştirerek, onu kendi duygularından uzaklaştırarak.
Faşizm insanlıktan çıkarken, mağdurunu da insanlıktan çıkarmaya çalışır. Nazi toplama kamplarından kurtulanlar bir deri bir kemik hâline getirilmişti; Naziler mağdurlarına “böcek”, “mikrop” diyordu. Faşizm, mağduruna kendi insandışılaşmasını yaşatmayı dener. Onu “bu imkânsız”, “bu olamaz” duygusunun yarattığı o sarsıcı inanılmazlıkla yüzleştirir. Böyle bir düşüşe tanık olmak, mağdurda insanın ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkarır. Soykırımdan kurtulanların çocukları— “kılıç artıkları” —bu yarayla yeniden yüzleştirilir. Yara bir kez daha kanatılır; acı yeniden dolaşıma sokulur. İnsanın alçalmasının bir sınırı olmayabileceğini görmek… Faşizm zaten tam da budur: “Bu olamaz”, “bu imkânsız”, “insan bunu yapamaz” dediğimiz şeyi mümkün kılmak.

Faşizm bir çaresizlik üretimidir.

Faşizmin en bilinen özelliklerinden biri de şudur: İnsanlara yöneltilen zulüm karşısında “oh olsun” diyebilen bir duyarsızlık üretmek. Zulüm anlatıldığında haz duyan bir konum yaratmak… Bu yalnızca kötülük değil; aynı zamanda örgütlenmiş bir çaresizlik, sistemli bir çıkmaz üretimidir Soykırımların, zulümlerin “olağan”laştırılma çabası… Ama belki de tam burada başka bir şey de mümkündür. ÇAREsizlik yalnızca tükeniş değildir. ÇAREsizliğin içinde bir imkân, ÇARE de saklı. Çünkü kelimenin içinde “çare” var: Dağılmış olanı birleştirmek, kırılmış olanı yeniden bağlamak, direnci yeniden kurmak. Umut… Belki de zalimin zulmü varsa, mağdurun da birleştirilmesi gereken bir çaresizliği—ve o çaresizliğin altında biriken, henüz yön bulmamış sonsuz bir öfkesi var.

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?