BIST 100
14.675,68 1,40%
DOLAR
48,1177 0,04%
EURO
56,1772 0,02%
GRAM ALTIN
7.148,90 -0,75%
FAİZ
39,91 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
106,17 0,04%
BITCOIN
78.403,00 0,26%
GBP/TRY
65,5920 -0,13%
EUR/USD
1,1667 -0,07%
BRENT
85,95 -2,97%
ÇEYREK ALTIN
11.688,80 -0,75%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
35 °

Şahap Eraslan: Irkçılığın Görünmez Hâlleri

photo-output

Bir yazıya son sözle başlamak…

Burada önemli bir etik sorunla karşı karşıya olduğumun farkındayım. Tarih boyunca dışlanmış, zulme uğramış ve bugün de yapısal ırkçılığa maruz kalan bir grubun Alevilerin kendi içindeki gündelik ırkçılığını tartışırken, onun tarihsel ve yapısal mağduriyetini geri plana itmek ya da bu iki olguyu birbirine eşitlemek doğru olmaz. Böyle bir yaklaşım, mağdurun gündelik hayattaki kimi tutumlarını merkeze alırken onu kuşatan çok daha büyük tarihsel ve toplumsal eşitsizliği görünmez hâle getirme tehlikesi taşır.

Bu yazının amacı kesinlikle yapısal ırkçılık ile gündelik ırkçılığı aynı düzlemde ele almak, ikisini birbirine eşitlemek ve böylece geçmişte ve bugün yaşanan tarihsel ve yapısal zulmü sıradanlaştırmak değil. Türk/Kürt Alevilerin tarih boyunca maruz kaldıkları zulüm, dışlanma ve ayrımcılık yalnızca geçmişe ait olgular değildir; bunların etkileri ve yapısal biçimleri bugün de devam etmektedir. Bu gerçekliği, gündelik hayatta ortaya çıkan ırkçı tutumları tartışmak adına gölgelemek hem tarihsel hem de etik açıdan sorunludur.

Tam da bu nedenle bu yazı kendi içinde belirli bir gerilim taşımaktadır. Bir yandan tarihsel ve yapısal mağduriyeti görünür tutmak, diğer yandan bu mağduriyetin kişiye ya da gruba, başkalarıyla ilişkilerinde ayrımcı, aşağılayıcı veya ırkçı davranma konusunda bir dokunulmazlık sağlamadığını söylemek gerekir. Bir insanın ya da grubun bir bağlamda yapısal ırkçılığın mağduru olması, başka bir bağlamda gündelik ırkçılığın faili olamayacağı anlamına gelmez. Ancak bu iki konumu, iki ırkçılık biçimini ya da bunların doğurduğu sonuçları birbirine eşitlemek de mümkün değildir.

Adı tartışma olan gaddarlık…

Alevilerin kendi aralarındaki tartışmalarda giderek sertleşen, hatta yer yer gaddarlaşan bir dilin ortaya çıkması ayrıca üzerinde durulması gereken bir meseledir. Özellikle karşıdakini anlamaya çalışmak yerine onu küçümseyen, dışlayan, kimliğini geçersizleştiren ve incitmekten çekinmeyen bir söylem hâkim olduğunda, tartışma artık yalnızca bir fikir ayrılığı olmaktan çıkar. Son günlerde beni asıl tedirgin eden de tam olarak budur: Dilin giderek katılaşması, karşılıklı olarak daha dışlayıcı ve aşağılayıcı hâle gelmesi ve yer yer faşizan özellikler göstermesi. Karşıdaki kişi artık bir muhatap olarak değil, üzerinde hüküm kurulabilecek, tanımlanabilecek ve değersizleştirilebilecek bir nesne gibi ele alınmaya başlanır.

Bu nedenle gündelik ırkçılığı tartışmaya dair bir şeyler yazmak istiyorum. Bunu yaparken amacım yapısal ırkçılığı, tarihsel zulmü ya da gerçek mağduriyetleri gizlemek, göreceleştirmek veya ikinci plana itmek değildir. Tam tersine, mağduriyetin kişiye ya da gruba başka insanlara karşı ayrımcı, aşağılayıcı veya ırkçı davranma hakkı veren bir korunaklı alana dönüşmesine itiraz ediyorum. Bir grubun tarihsel olarak zulme uğramış olması, o grubun kendi içindeki ya da başka gruplarla ilişkilerindeki gündelik ırkçılığı tartışılmaz hâle getirmemelidir.

Dolayısıyla burada iki gerçeği aynı anda taşıyabilmek gerekiyor: Tarihsel ve yapısal mağduriyet gerçektir ve tartışmaya açık değildir; fakat bu mağduriyet, gündelik hayatta başkasını aşağılamanın, dışlamanın ya da ona yönelik ırkçı bir dil kullanmanın gerekçesi olamaz. Birini görünür kılmak için diğerini görünmez kılmak zorunda değiliz.

"Laik, çağdaş, demokrat…" Bu sözcüklerle başlayan cümlelere karşı uzun zamandır temkinliyim. Çünkü bunların hepsi olumlu çağrışımları olan kavramlar. İnsan kendisini laik, çağdaş, demokrat, ilerici ya da sosyalist olarak tanımladığında, daha cümlenin başında kendisine ahlaki bir konum tayin etmiş oluyor. Ardından söylediği şeylerin de bu olumlu sıfatların koruması altında kalacağını düşünüyor. Bazen tam da bu nedenle, oldukça karanlık düşünceler son derece aydınlık kavramların arkasına saklanabiliyor. Irkçılığı tartışırken her şeyden önce bir yanılsamadan kurtulmak gerektiğini düşünüyorum: "Ben ırkçı değilim" rahatlığından. Hiçbirimiz içinde yetiştiğimiz toplumun önyargılarından, hiyerarşilerinden, "biz" ve "onlar" ayrımlarından kendiliğinden azade değiliz. İnsan özdeğerini yalnızca bireysel özellikleri üzerinden kurmaz; ait olduğu gruplar, kimlikler ve kolektif anlatılar üzerinden de kurar. Sosyalleşirken bize aktarılan önyargıları, üstünlük ve aşağılık tasarımlarını da içselleştiririz.

Bu, herkesin kaçınılmaz biçimde ırkçı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, ırkçılık karşıtlığını bir kimlik olmaktan çıkarıp bir emek meselesine dönüştürür. İnsan kendi önyargılarını fark edebilir, ayrıcalıklarını sorgulayabilir, kendisini eleştirebilir ve ırkçı eğilimlerini mümkün olduğunca azaltabilir. Fakat bunun için önce "Ben zaten ırkçı değilim" diye kendisine bir masumiyet belgesi düzenlemekten vazgeçmesi gerekir. Irkçılık karşıtlığı, insanın bir kez ulaşıp yerleştiği ahlaki bir makam değildir.

Ötekini Tanımlama Hakkı

Faşizmin en belirgin özelliklerinden biri, ötekini tanımlama hakkını kendinde görmesidir. Faşist düşünce yalnızca “Ben kimim?” sorusuna cevap vermekle yetinmez; “Sen kimsin ne olabilirsin ve ne olamazsın?” sorularının cevabını da verme yetkisini kendinde görür. Böylece ötekinin kendi kimliğini tanımlama hakkı elinden alınır. Tanımlama, yalnızca bir bilgi veya kavram meselesi olmaktan çıkarak bir iktidar ilişkisine dönüşür: Ben yalnızca kendimi tanımlamam; seni de tanımlar, hangi kimliğinin gerçek, hangisinin sahte, hangisinin meşru, hangisinin kabul edilemez olduğuna karar veririm.

Nazizm bunun en uç ve tarihsel olarak en yıkıcı örneklerinden biridir. Yahudiler artık kendi tarihleri, kültürleri, inançları ve kimlikleri üzerinden değil, Nazi ideolojisinin onlara yüklediği kategoriler üzerinden tanımlanırlar. “Pislik”, “haşere”, “parazit” gibi insan dışılaştırıcı metaforlar burada yalnızca hakaret değildir. Bu kelimeler, kendileriyle birlikte yapılacak eylemin mantığını da getirirler: Pislik temizlenir, haşere yok edilir, parazitten kurtulunur. İnsan bir kez insan olmaktan çıkarılıp böyle bir kategoriye yerleştirildiğinde, ona uygulanacak şiddet de giderek olağanlaştırılabilir. Dil böylece şiddetin yalnızca anlatım aracı değil, hazırlayıcısı hâline gelir.

Elbette gündelik kimlik tartışmaları tarihsel Nazizm’le aynı düzeyde değildir. Ancak ötekini onun iradesine rağmen dışarıdan tanımlama mekanizmasının daha hafif ve gündelik biçimleri farklı toplumsal ilişkilerde de karşımıza çıkabilir. Örneğin Türk ve Kürt Aleviler arasındaki bazı tartışmalarda “Kim gerçekten Alevidir?”, “Kim sonradan dönmüştür?”, “Kimin Aleviliği hakikidir?” gibi sorular ortaya çıktığında, mesele yalnızca tarihsel bir araştırma olmaktan çıkabilir. Bir insanın kendisini nasıl tanımladığına dışarıdan hükmedilmeye başlanır: “Sen Alevi değilsin”, “Sen aslında Türk’sün”, “Sen aslında Kürt’sün”, “Sen dönmesin”, “Senin ataların şuydu; dolayısıyla bugün kendini böyle tanımlayamazsın.”

Buradaki sorun insanların tarihsel kökenlerini araştırmak değil. Elbette kimliklerin tarihleri araştırılabilir, tarihsel iddialar eleştirilebilir ve soy, dil, kültür, göç, asimilasyon gibi süreçler bilimsel olarak tartışılabilir. Sorun, tarihsel bilgiden bugünkü insanın kimliğine ilişkin mutlak bir hüküm üretmektir. Bir insanın üç, beş ya da on kuşak önceki atalarının kim olduğu, onun bugün kendisini nasıl yaşayacağını ve tanımlayacağını tek başına belirleyemez. Tarih bize bir insanın nereden geldiğine ilişkin bilgiler sunabilir; fakat onun bugün kim olma hakkına sahip olduğunu tayin edemez.

Almanya’da birkaç kuşaktır yaşayan bir ailenin çocuğu kendisini Alman hissedebilir. Almanca düşünebilir, Alman kültürü içinde yaşayabilir ve Almanya’yı kendi toplumu olarak görebilir. Ona “Hayır, sen Alman olamazsın; çünkü deden Türk’tü” demek, tarihsel bir bilgi vermenin ötesine geçerek onun kendi kimliğini tanımlama hakkına müdahale etmektir. Aynı şekilde bir insan kendisini Alevi olarak tanımlıyor, Alevi ritüellerinde kendisini buluyor ve bu gelenek içerisinde dinsel, kültürel ya da spiritüel bir deneyim yaşıyorsa, dışarıdan birinin yalnızca soy kütüğüne dayanarak “Sen Alevi değilsin” demesi de otoriter bir tanımlama mantığının izlerini taşır.

Benzer bir mekanizma cinsel kimlikler konusunda da görülebilir. Bir insana “Sen kendini böyle tanımlayamazsın; sen hastasın, seni düzelteceğiz” denildiğinde, kişinin kendi yaşamını ve kimliğini tanımlama hakkına el konulur. Buradaki ortak yapı aynıdır: “Ben yalnızca kendimi değil, seni de tanımlama yetkisine sahibim. Senin kim olduğuna, nasıl yaşaman gerektiğine ve hangi kimliğinin meşru olduğuna ben karar veririm.”

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Başkasını tanımlayan, onun kimliği hakkında yorum yapan ya da kimi zaman ona istemediği bir ad veren herkesin faşist olduğunu söylemiyorum. Mesele kişileri doğrudan “faşist” ilan etmek değil, belirli bir düşünme ve ilişki kurma biçimindeki faşizan eğilimi görünür kılmaktır. Faşizan özellikler yalnızca kendisini açıkça faşist olarak tanımlayan veya faşist ideolojilere bağlı kişilerde ortaya çıkmaz. Demokrat, ilerici, liberal, solcu ya da özgürlükçü olduğunu düşünen insanlarda da belirli durumlarda faşizan düşünme ve davranma biçimleri görülebilir. Ötekinin kendisi üzerindeki söz hakkını küçümsemek, onu kendi iradesine rağmen dışarıdan tanımlama yetkisini kendinde görmek ve bu tanımı ona dayatmak, bu anlamda faşizmin karakteristik eğilimlerinden biridir.

Burada aynı zamanda kolonyalizmden tanıdığımız sahiplenme, adlandırma ve tanımlama geleneğinin izlerine de rastlarız. Kolonyal iktidar yalnızca topraklara ve kaynaklara el koymaz; insanları, halkları, dilleri ve kültürleri de kendi kategorileri içerisinde adlandırır, sınıflandırır ve tanımlar. Adlandırmak bu anlamda masum bir dilsel eylem değildir; bir şey üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğunu düşünmenin de ifadesi olabilir. “Sana hangi adın verileceğine, hangi gruba ait olduğuna, kim olduğuna ben karar veririm” diyen özne, ötekine adeta kendi mülküymüş gibi davranır. Onun üzerinde bir tür tanımlama mülkiyeti kurar.

Faşizan ve kolonyal mantığın kesiştiği noktalardan biri de tam burada ortaya çıkar: Ötekinin kendisi üzerindeki egemenliğine el koymak. Sahiplenme yalnızca bir toprağa, bedene veya maddi varlığa sahip olmak anlamına gelmez; ötekinin kendisini anlatma ve adlandırma hakkını gasp etmek de bir sahiplenme biçimi olabilir. “Sen kendini nasıl tanımlarsan tanımla, senin gerçekte kim olduğunu ben biliyorum” demek, karşıdakinin kendi varlığı üzerindeki otoritesini tanımamak demektir. Böylece ötekinin özgürlüğünün en temel boyutlarından biri olan kendisini tanımlama özgürlüğü elinden alınır.

Dolayısıyla burada yapılan şey bir kişilik ya da kimlik teşhisi değildir. Amaç, belirli bir davranışın, düşünme biçiminin ve ilişki kurma tarzının içindeki otoriter, faşizan ve yer yer kolonyal eğilimi görünür kılmaktır. Çünkü sorun yalnızca ötekine hangi adın verildiği değil, daha temel olarak kimin kimi adlandırma hakkını kendinde gördüğü ve bu hakkı nereden aldığıdır.

Bu nedenle faşizan tutum yalnızca belirli sembollerden, partilerden veya tarihsel rejimlerden ibaret değildir. Onun temelindeki düşünme biçimlerinden biri, dünyayı kendi idealine göre sınıflandırmak ve bu ideale uymayan insanları yanlış, bozuk, sahte, kirli ya da tehlikeli ilan etmektir. Bunun ardından da onları düzeltme, dışlama, susturma ve en uç durumda ortadan kaldırma hakkının doğduğu düşünülür. Ötekinin kendisi hakkında söylediği söz geçersizleştirilirken, dışarıdan yapılan tanım mutlaklaştırılır.

Bu mekanizmanın çok daha gündelik bir örneğini okul zorbalığında görmek mümkündür. Okullarda zorbalığın en sık rastlanan biçimlerinden biri, bir çocuğu tek bir özelliğine indirgemek, ona istemediği bir lakap takmak ya da hoşlanmadığı bir özelliği üzerinden sürekli tanımlamaktır. Çocuk bundan rahatsız olduğunu, kızdığını ya da üzüldüğünü açıkça belli ettiği hâlde aynı sözün tekrar edilmesi artık basit bir şaka değildir. Tam tersine, çoğu zaman çocuğun rahatsızlığı davranışın devam etmesinin nedeni hâline gelir. “Bana böyle demeyin” diyen çocuğa tam da istemediği lakapla tekrar tekrar seslenilir.

Burada önemli bir dönüşüm gerçekleşir: Başlangıçta bir adlandırma gibi görünen şey, karşıdakinin sınırını ihlal etme ve onun üzerinde güç kurma aracına dönüşür. Artık amaç bir insanı tarif etmek değildir; onun tepkisini üretmek, kızdırmak, incitmek ve kendi tanımını ona rağmen sürdürerek üstünlük kurmaktır. Bu nedenle zorbalığın özü yalnızca kullanılan kelimenin hakaret olup olmamasında değildir. Bazen kelimenin kendisi bütünüyle sıradan olabilir. Zorbalık, karşıdakinin “Beni böyle adlandırma” iradesinin bilinçli biçimde yok sayılmasında ortaya çıkar.

Yetişkinler arasındaki bazı siyasal, kültürel ve kimlik tartışmalarında da şaşırtıcı biçimde benzer bir ilişki görülebilir. Kullanılan kavramlar daha sofistike, daha entelektüel ve daha politik olabilir; fakat ilişkinin mantığı son derece çocukça kalabilir: “Sen kendini nasıl tanımlarsan tanımla, ben sana benim uygun gördüğüm adı vereceğim; bundan rahatsız olduğunu gördükçe de bunu söylemeye devam edeceğim.”

Kocaman insanların birbirlerine bunu yapması, davranışın çocukça niteliğini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, okul bahçesinde kolaylıkla zorbalık olarak tanıyacağımız bir davranışın siyasal veya entelektüel kavramlarla süslendiğinde nasıl meşrulaştırılabildiğini gösterir. Karşıdakinin itirazı dikkate alınmıyor, hatta itirazın kendisi aynı adlandırmayı sürdürmek için bir teşvike dönüşüyorsa, artık ortada hakikati birlikte aramaya yönelik bir tartışma değil, bir güç gösterisi vardır.

Daha da problemli olan, bu tür kimlik dayatmalarının bazen demokrasi, çağdaşlık, ilericilik ya da özgürleşme adına yapılmasıdır. Bir insanı özgürleştirdiğini iddia ederken onun kendisini tanımlama hakkını elinden almak kendi içinde ciddi bir çelişkidir. “Sen kendini böyle tanımlıyorsun ama aslında şöylesin” yaklaşımı, ne kadar ilerici kavramlarla süslenirse süslensin, paternalist bir tutumdur. Çünkü burada birileri kendilerine, diğer insanların kimliğini onlardan daha iyi bilme ve onlar adına belirleme hakkı tanımaktadır.

Bu nedenle bir topluluğun içindeki farklı grupların birbirlerini nasıl adlandırdığı da önemlidir. Bir grubun diğerine onun istemediği bir kimliği dayatması, onu kendi seçtiği adla değil dışarıdan uygun görülen bir adla tarif etmesi eşitlikçi bir ilişki değildir. Üstelik kişinin ya da grubun bundan rahatsız olduğu açıkça bilindiği hâlde aynı adlandırmada ısrar edilmesi, meseleyi yalnızca teorik bir kimlik tartışması olmaktan çıkarır ve zorbalığa yaklaşan bir ilişki biçimine dönüştürür.

Bir insanı ya da bir grubu kendisinin istemediği bir biçimde tanımlamak bu nedenle basit bir kavram tartışması değildir. İnsanların kendilerini nasıl tanımladıkları, hangi kimliği benimsedikleri ve hangi adla anılmak istedikleri, kendi varlıkları üzerindeki söz haklarının bir parçasıdır. Dışarıdan sürekli “Sen aslında şusun” demek, kişinin kendi kimliğine ilişkin sözünü değersizleştirmek anlamına gelir. Tanımlama böylece sembolik bir şiddet biçimine dönüşebilir.

Elbette bu, herkesin kendisi hakkında söylediği her şeyin tarihsel veya olgusal olarak tartışılmaz olduğu anlamına gelmez. İnsanların tarihsel iddiaları eleştirilebilir, köken anlatıları araştırılabilir, kolektif hafızalar sorgulanabilir. Fakat “Senin tarih hakkındaki iddian yanlış olabilir” demek ile “Senin kim olduğunu ben senden daha iyi biliyorum” demek arasında temel bir fark vardır. Birincisi eleştiridir; ikincisi ise kişinin kendi varlığı üzerindeki söz hakkına müdahale etme tehlikesini taşır. Kimlik tartışmalarında asıl soru bu nedenle yalnızca “Sen gerçekten kimsin?” değildir. Ondan önce gelen daha temel bir soru vardır: “Senin kim olduğuna karar verme hakkı kimin?”

Hiç kimse kendisini Tanrı’nın yerine koyarak başkasına “Sen böyle hissedemezsin, böyle yaşayamazsın, böyle olamazsın” deme hakkına sahip değildir. Çoğulcu bir toplumun başlangıç noktası tam da burada yatar: Ötekinin, bizim ona biçtiğimiz kimliğe sığmama hakkını kabul etmek. Demokrasi de tam olarak burada sınanır. Demokrasi yalnızca çoğunluğun hangi tanımı doğru, ilerici veya çağdaş bulduğu değildir. Aynı zamanda insanların kendi isimleri, aidiyetleri ve kimlikleri üzerinde söz sahibi olabilmeleridir. Ötekini tanımak, onu bizim uygun gördüğümüz kategoriye yerleştirmek değil; onun kendisi hakkında söylediği sözü de ciddiye almaktır.

Sonuçta bir insana istemediği bir kimliği vermek, onu tek bir özelliğine indirgemek ve itirazına rağmen aynı biçimde adlandırmaya devam etmek sembolik bir şiddet üretebilir. Bu davranış okul bahçesinde bir çocuğa yapıldığında zorbalık olarak kolayca tanınır. Aynı mantık yetişkinler tarafından siyaset, demokrasi, çağdaşlık veya ilericilik dili içinde tekrarlandığında daha demokratik hâle gelmez. Dil yetişkinlere, kavramlar entelektüellere ait olabilir; fakat karşıdakinin iradesini yok sayan ve onu incittiğini bildiği hâlde aynı tanımı dayatmayı sürdüren ilişkinin mantığı, çocukluk zorbalığının mantığıyla şaşırtıcı ölçüde aynı kalabilir.

‘Saf/Arı/Hakiki Kimlik’ Var Mı?

İnsan topluluklarının tarihi; göçlerin, karşılaşmaların, evliliklerin, dönüşümlerin ve kültürel alışverişlerin tarihidir. Bugün kendisini Türk, Kürt, Alman, Alevi ya da başka bir kimlikle tanımlayan insanların, yüzyıllar boyunca hiç değişmeden kalmış saf bir soy zincirinden geldiklerini varsaymak tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz. Hatta insan türünün çok daha eski tarihinde bile saflık fikri sorunludur. Uzun süre Homo sapiens ile Neandertallerin bütünüyle ayrı insan türleri olduğu ve Neandertallerin geride hiçbir genetik iz bırakmadan yok olduğu düşünülüyordu. Oysa bugün genetik araştırmalar, Homo sapiens ile Neandertaller arasında genetik karışım yaşandığını açıkça göstermektedir. Başka canlı türleriyle olduğu gibi, insan evrimi içinde Neandertallerle de biyolojik bir akrabalık taşıyoruz.

İnsanlığın tarihi yalnızca ayrışmanın değil, aynı zamanda karışmanın da tarihidir. Bu nedenle “Sen gerçek Türk değilsin”, “Sen gerçek Kürt değilsin” ya da “Sen gerçek Alevi değilsin” gibi ifadelerin arkasında çoğu zaman bir saflık, arılık ve değişmez öz fikri bulunur. Faşizan tutumun tarihsel olarak en tehlikeli özelliklerinden biri de tam olarak budur: saf ırk, saf millet, saf kültür, saf din ya da saf kimlik arayışı.

Oysa gerçek hayat saf ve steril değildir. İnsanlar göç eder, birbirleriyle evlenir, dillerini değiştirir, kültürler birbirine karışır, inançlar dönüşür ve yeni aidiyetler oluşur. Kimlikler tarih boyunca değişir, birbirlerinden etkilenir, katmanlaşır ve yeni biçimler alırlar. Bu nedenle kimliği değişmez, kapalı ve saf bir öz olarak görmektense, tarihsel olarak oluşan ve dönüşen bir aidiyet biçimi olarak düşünmek daha gerçekçidir.

Faşizan düşünce ise bu karmaşıklığı azaltmak ister. Tek millet, tek kültür, tek kimlik, tek doğru yaşam biçimi ve mümkünse saf bir köken arar. Nazi ideolojisindeki Aryanlık düşüncesi bunun en açık tarihsel örneklerinden biridir. Belirli fiziksel ve soy özellikleri ideal insan tipinin ölçütü hâline getirilir ve bu kalıbın dışında kalanlar daha aşağı bir konuma yerleştirilir. Burada sorun yalnızca farklılığın görülmesi değil, farklılıkların hiyerarşik biçimde sıralanmasıdır: biri hakiki ve üstün, diğerleri eksik, bozulmuş ya da değersiz ilan edilir.

Tek Hakikat ve Çoğulluğun Reddi

Bu saflık ve tek doğruluk arzusunun tarihsel ve dinsel bir boyutu da var...

Çoktanrılı dünyalarda farklı toplulukların farklı tanrıları, farklı kutsal anlatıları ve farklı ritüelleri yan yana var olabiliyordu. Bir toplumun kendi tanrısına inanması, başka bir toplumun tanrısının mutlaka sahte olduğu anlamına gelmek zorunda değildi. Farklı kutsallar aynı dünya içerisinde yan yana bulunabiliyordu. Eski Mısır'daki Akhenaton dönemi bu açıdan önemli bir tarihsel kırılma örneğidir. Tahta IV. Amenhotep adıyla çıkan firavun daha sonra adını AkhenATON olarak değiştirdi ve Aton tanrısının adını kendi ismine ekledi (burada tanrının yeryüzü temsilcisi iddiası da var. Daha sonra peygamberler de tanrının elçisi gibi kabul edildiler ve tek tanrılı gelenekler oluştu), Aton kültünü devletin merkezine taşıdı ve geleneksel dinsel düzenle ciddi bir kopuş yarattı. Bunun bugünkü anlamda tam bir tektanrıcılık olup olmadığı tartışmalıdır. Ancak burada önemli olan, tek ve üstün bir dinsel hakikat iddiasının belirginleşmesidir.

Daha sonraki tek tanrılı geleneklerde tek Tanrı ve hakikat düşüncesi merkezi bir yer kazandı. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam birbirinden farklı tarihsel süreçlere sahiptir; bunları birbirinin aynısı gibi düşünmek doğru değildir. Fakat çeşitli dönemlerde yalnızca "Ben kendi Tanrıma inanıyorum" değil, "Gerçek Tanrı budur, diğerleri gerçek değildir" biçiminde dışlayıcı hakikat iddiaları ortaya çıktı. İslam'ın ortaya çıkışında putlarla mücadele ve Kâbe'deki putların ortadan kaldırılması da eski kutsal düzenin meşruiyetinin reddedilmesi anlamına geliyordu.

Burada meselem herhangi bir dini mahkûm etmek değil. İnanan insanın kendi inancını doğru, değerli ve anlamlı bulması doğaldır ve kaçınılmazdır da. Sorun, "Ben kendi inancımı doğru kabul ediyorum" ile "Benim inancım doğru olduğu için seninki yanlış, değersiz ya da ortadan kaldırılması gereken bir şeydir" arasındaki geçiştir. Birincisi inançtır. İkincisi çoğulluğun reddine dönüşebilir. Çağdaş çoğulculuğun temel kazanımlarından biri tam da burada ortaya çıkar. Çağdaşlık insandan kendi inancından vazgeçmesini istemez. Kendi doğrunu doğru kabul edebilirsin; fakat başkasının da kendi doğrusuyla yaşama hakkını kabul etmek zorundasın. Çoğulculuk bütün doğruların aynı olduğunu söylemek değildir. Birbirleriyle çelişen hakikat iddialarının birbirlerini ortadan kaldırmadan aynı toplumda yaşayabilmesini kabul etmektir.

Monokültürden Çoğulluğa

Geçmişte insanların daha kapalı ve monokültürel topluluklarda yaşadığı dönemlerde inançların ve yaşam biçimlerinin birbirine daha çok benzemesi anlaşılabilir bir durumdu. Örneğin yalnızca Alevilerin yaşadığı bir köyde insanların Aleviliği, gündelik ritüelleri, giyim kuşamı, saç biçimleri, dünyaya bakışları ve toplumsal alışkanlıkları büyük ölçüde ortaklaşabiliyordu. Değişimin yavaş olduğu, başka topluluklarla temasın sınırlı kaldığı bir dünyada insanlar kendi yaşadıkları biçimi çoğu zaman inancın ya da kültürün kendisi sanabiliyorlardı. Kendi köylerinde gördükleri Aleviliğin her yerde aynı Alevilik olduğunu, kendi çevrelerinde gördükleri Müslümanlığın da dünyanın her yerinde aynı biçimde yaşandığını düşünebiliyorlardı. Çağdaş toplumun temel özelliklerinden biri ise tam tersine çoğulluktur.

Bugün artık tek bir Alevilikten değil, Aleviliklerden; tek bir Müslümanlıktan değil, Müslümanlıklardan söz etmek daha gerçekçidir.

İnsanlar göç ettikçe, kentlerde karşılaştıkça ve farklı bölgelerden gelen topluluklarla ilişki kurdukça, daha önce doğal ve tek sandıkları inanç biçimlerinin aslında birçok farklı biçimden yalnızca biri olduğunu fark ettiler. Çorumlu bir Alevi ile Sivaslı bir Alevi karşılaştığında cemlerde, ritüellerde, dualarda veya gündelik inanç pratiklerinde farklılıklar görebilir. Aynı durum Müslüman topluluklar için de geçerlidir. Dünyanın farklı bölgelerinde Müslümanların giyim biçimleri, dinsel pratikleri, toplumsal alışkanlıkları ve kültürel yorumları birbirinden ciddi biçimde farklılaşabilir.

Sorun bu farklılıkların varlığı değildir. Sorun, farklılık görünür hâle geldiğinde başlayan "Hangisi gerçek?", "Hangisi en doğru?", "Hangisi en üstün?" mücadelesidir. Çünkü çoğulluk kabul edilmediğinde farklılık bir zenginlik olarak değil, hakikat için tehdit olarak algılanmaya başlanır. Her grup kendi yaşadığı biçimi asıl, hakiki ve saf olan ilan eder; diğerlerini bozulmuş, sapmış, sonradan ortaya çıkmış ya da sahte olarak tanımlamaya başlar.

Alevilik Değil, Alevilikler

Alevilik içindeki tartışmalarda da benzer bir mekanizma görülebilir.

Birisi Ali merkezli bir Alevilik anlayışına sahip olabilir, bir başkası Anadolu merkezli, kültürel, tasavvufi ya da başka bir Alevilik anlayışına yakın olabilir. Bunların varlığı başlı başına problem değildir. Problem, bu farklı Aleviliklerin birbirlerinin var olma hakkını tanımamasıyla başlar. "Senin Aleviliğin yanlış." Ya da "Sen gerçek Alevi değilsin, asıl Alevi benim ve öz Alevilik de benim yaşadığım Aleviliktir." Bu cümleler söylendiği anda farklılık artık bir çoğulluk meselesi olmaktan çıkar ve bir iktidar mücadelesine dönüşür. İnançlara saygı yalnızca başka dinlere hoşgörü göstermek değildir. Asıl sınav, insanın kendi inanç dünyasının içindeki farklılıklara da tahammül edebilmesidir.

Kendi grubumuz içindeki farklı Alevilikleri, farklı İslam yorumlarını, farklı ritüelleri ve farklı tarih anlatılarını kabul edemiyorsak, dışarıya karşı kullandığımız "hoşgörü", "özgürlük", "çağdaşlık" ve "modernlik" kavramları kolayca boş sloganlara dönüşebilir.

Benim Aleviliğim, Aleviliklerden biridir; Aleviliğin kendisi değildir. Bu cümleyi kabul edebilmek çoğulculuğun başlangıcıdır.

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?