
Sigmund Freud “okyanus duygusu”ndan söz eder: Benliğin sınırlarının eridiği, insanın kendisini dünya ile bir ve sınırsız hissettiği bir deneyim. Bir tür coşkunluk hâli… İnsanın kendisini evrenle bütünleştirmesi, hatta kendisini evren sayması hâli… Ben’in biz’in içinde kaybolarak kendisini biz yapması ve biz’in sınırlarını kendi sınırı hâline getirmesi… Bu duygu, benliğin henüz tam ayrışmadığı erken bir ruhsal dönemin yankısı gibidir. Her gereksinimi kendiliğinden giderilen bebek, bu durumun kendi gücünden kaynaklandığını sanır. Anne ya da babayı kendi uzantısı gibi algılar. Hani derler ya: “İt arabanın gölgesinde uyumuş, gölgeyi kendi gölgesi sanmış.”
Sınır demek eksiklik demektir; “ben her şey değilim” demektir. Faşizm tam da bu erken bütünlük arzusuna hitap eder. Kolektif “biz” içinde bireysel sınırlar erir. Mitingleri düşünün: kalabalık içinde eriyen bedenler, aynı sloganı atan sesler… Askeriye de bu yöntemleri kullanır. Aynı marşı söyleyen, aynı anda aynı adımı atan ve adeta tek bir aygıt gibi hareket eden birlikler… Onlarca insanın sanki tek bir beden, tek bir irade hâline gelmesi. Bu yalnızca askerî ya da politik bir gösteri değildir; aynı zamanda bir sınır erimesi deneyimidir. Okyanus duygusunun politik versiyonu. Bu durumda yalnızlık kaybolur, küçüklük hissi çözülür. Bu deneyim haz vericidir; fakat aynı zamanda regresiftir. Yetişkin özerkliğinin gerektirdiği sınır kabulü askıya alınır. Hani bazen duyarız ya: “Okyanusta bir damla olsam.” İlk bakışta bu ifade küçüklüğü ve alçakgönüllülüğü çağrıştırır. Oysa okyanusta damla olduğunuzda artık yalnızca küçük bir damla değilsinizdir; aynı zamanda okyanusun kendisine de katılmış olursunuz. Bu nedenle çok mütevazı gibi görünen bu imgenin öteki yüzünde bir büyüklük fantezisi de vardır: sınırsızlık, mutlak güç ve narsistik bir bütünlük hayali.
Okyanus olma duygusu, aslında spiritüel bir deneyimdir. Spiritüel deneyimler tarih boyunca çoğu zaman dinsel ayinler aracılığıyla yaşanmıştır. İnsanın temel gereksinimlerinden biri de spiritüel olanla temas etme arzusudur. Bu arzu insanı dinsel olana yöneltir. “Dinsel ihtiyaç” dediğimiz şey çoğu zaman aslında spiritüel olana duyulan ihtiyaçtır. Dinsel olan sınırları kaldırır; fizik yasaları orada geçerli değildir. Ölüm yoktur mesela. Hatta denebilir ki her din, ölümün ne olduğu ve ölümden sonra ne olacağı üzerine kurulu bir anlatı üretir. Ölüm en radikal sınırdır; sondur. Din ise bu sınırı ortadan kaldırır: Ölümden sonra hayat devam eder. Ahiret vardır; ölümden sonra herkesin gideceği bir yer. Orada insanlar yeniden buluşacak, hesaplaşacak ya da mutlu bir birlik içinde yaşayacaktır. Cinler, periler, doğaüstü varlıklar, masalsı anlatılar… Reenkarnasyon hikâyeleri… Astral yolculuklar… İbadet sırasında, zikirde ya da meditasyonda başka âlemlere yapılan ruhsal yolculuklar… Bunların hepsi insanın sınır ötesi spiritüel deneyimleridir. İnsanın iç dünyasına uzun yolculuklar yapması, yoga seansları… Psikolojinin de sürekli iç dünyaya yolculuk önerileri… Adeta dış gerçeklikten kaçış, insanın kendisini iç dünyasına hapsetmesi… Bir yanıyla bu hikayeler çoğu kez gerçeklikten kaçış hikayeleri de. Dinler tarih boyunca bu tür deneyimleri çeşitli ritüeller ve ayinler aracılığıyla sunmuştur. Dini çekici kılan temel unsurlardan biri de budur.
Faşizm ise bu spiritüel deneyimi sınırlı ama güçlü bir biçimde siyasal alana taşır. Yücelik, mutlak kudret, insanın kendisini dev aynasında görmesi… Psikanalizde “birincil düşünme süreci” dediğimiz, gerçekliğin sınırlarının gevşediği deneyimler burada devreye girer. Rüyaları düşünelim: Rüyada gerçeklik çözülür. İnsan kendisini başka bir bedende bulabilir; yetişkin bir anda çocuk olur, ölülerle konuşur, binlerce kilometre uzaktaki bir mekân bir anda yanı başında belirir. Gerçekliğin sınırları ortadan kalkar. İnsan çoğu zaman gerçeklikten kaçmak ister; çünkü gerçeklik çoğu zaman ağırdır. Yoksulluk, hayat mücadelesi, sürekli koşturma, insan ilişkilerindeki kırılganlıklar… Bu tahammül edilmesi zor gerçekliğe karşı hayal ve kurgu bir sığınak sunar. Faşizm de tam burada devreye girer: Gerçekliğin yerine bir hayal sunar ve bu hayal zamanla gerçeklik gibi yaşanmaya başlanır. Faşizmin sunduğu “büyük bütün” içinde kaybolma imkânı, bu spiritüel ihtiyaca siyasal bir karşılık üretir. Evrende insan küçüktür; fakat kendini eritebileceği büyük bir kolektif bulduğunda kendisini o kolektif kadar büyütür. “Türküm” derken artık yalnızca birey değildir; adeta “Türklük” konuşur. “Müslümanım” derken konuşan yalnızca kişi değil, ait olduğu özdür. İslam Alemi’yla başlayan cümleler…
Ben ile biz iç içe geçer. Konuşan kişi kendisini milletin, vatanın, tarihin temsilcisi gibi konumlandırır. “Ya sev ya terk et” dendiğinde söz artık bireysel bir görüş değil, ulusun hükmüymüş gibi sunulur. Bu yalnızca bir retorik değildir; tanımlama hakkını tekelleştirme girişimidir. Günümüzde faşizmin en güçlü araçlarından biri de tam olarak budur: Tanımlama yetkisini kendinde görmesi. Kimin gideceğine, kimin makbul olduğuna, kimin “hain” ya da “vatansever” sayılacağına karar verme hakkını kendisine atfeder. “Şuraya git”, “buraya dön”, “hainlere ölüm” gibi ifadeler bu yetki iddiasının dışavurumudur. Kim teröristtir, kim değildir; kim milletin parçasıdır, kim dışarıdadır — buna karar veren merciin kendisi olduğunu varsayar.
Burada “kolektif narsisizm” dediğimiz yapı ortaya çıkar: “Biz çok büyüğüz” ama aynı zamanda “bize kötülük yapılıyor.” Yücelik ile mağduriyet birlikte yürür. Geçmişte yaşanmış aşağılanmalar, kayıplar ve çöküşler kolektif hafızada bir yara olarak kalır. “Hak edilmiş büyüklüğün elimizden alındığı” fantezisi güçlenir. Faşizm bu yaraya bir onarım vaadi sunar: “Yeniden büyük olacağız.” Fakat bu gerçek bir iyileşme değildir; büyütülmüş bir imgeye yapışmadır. Sınırlar kabul edilmediği sürece okyanus duygusu yalnızca kısa süreli bir coşku üretir; geride ise olgunlaşmamış bir benlik bırakır.
Reddedilmek mi, reddetmek mi?
Faşizm yalnızca bir siyasal programla değil, aynı zamanda bir duygu mühendisliğiyle inşa edilir. Faşizm bir bakıma korku ve öfke menajerliğidir. Sürekli tehlike anlatıları üretir; dış düşmanlardan, kuşatılmışlıktan, dünyanın bizi yok etmek için planlar kurduğundan söz eder. Bu tekrar eden anlatılar zamanla paranoyak bir iklim yaratır. Korku ve öfke üzerinden duygulanan birey, bir süre sonra bu paranoyak atmosferin içinde adeta müptela gibi davranmaya başlar. Korku artık sıradan bir duygu olmaktan çıkar; yönetilen, beslenen ve yönlendirilen siyasal bir kaynağa dönüşür. Yeni düşmanlar eklenir, tehdit büyütülür, alarm hâli kalıcılaştırılır. Faşizmin en önemli sermayelerinden biri tam da bu korkudur.
Bu duygusal mühendisliğin en görünür hamlelerinden biri ise başarısızlığı değersizleştirmeye dönüştürmesidir. Bir dönem “büyük masaya kabul edilme” arzusu güçlüdür; tanınma, onaylanma ve dahil edilme isteği kolektif bir hedef hâline gelir. Son yıllarda sıkça duyduğumuz “oyun kurucuyuz” söylemleri bunun tipik örneklerindendir. Bir süre önce “Avrupalı olma” hevesi de oldukça yaygındı. Avrupa’ya dahil olma yolunda başarı hikâyeleri anlatılıyor, reformlar bu yönelim üzerinden meşrulaştırılıyordu. Bu arzu, kolektif benliğin büyüme fantezisiyle birleşiyordu. Ancak hedef gerçekleşmediğinde —hatta zamanla bu ülkelere vize almak dahi ciddi bir soruna dönüştüğünde— ortaya çıkan başarısızlıkla yüzleşmek ağır gelir. Çünkü reddedilmek, bir sınırı kabul etmek demektir. “Yeterince güçlü değiliz” demektir. Bu kırılganlığı taşımak zor olduğunda anlatı değişir. Dün arzulanan nesne bu kez küçümsenir; Avrupa ve “Avrupalılık” değersizleştirilmeye başlanır. Tam bu noktada söylem tersine döner: “Zaten istemiyorduk.” “Onların bize ihtiyacı var.”
Dün arzulanan, uğruna çaba harcanan hedef bir anda değersiz ilan edilebilir. Geçmişteki arzu inkâr edilir; bağımlılık yön değiştirir, güç ilişkisi ters çevrilir. Ulaşılamayan nesne küçültülür. Psikoanalitik düzeyde bu, değersizleştirme savunmasıdır. “Reddedildik” demek edilgenlik, sınır ve incinmişlik içerir; “biz reddettik” demek ise güç ve özne olma hissi üretir. Kısacası… Gerçek değişmez; fakat hikâye değiştirilir. Ve hikâye duyguyu düzenler: bağımlılık hissini bastırır, kolektif gururu ayakta tutar, narsistik yarayı görünmez kılar.
Bu mekanizma eski bir masalı hatırlatır: Tilki ulaşamadığı üzüme “koruk” der. Üzümün tadı değişmemiştir; üzümün ulaşılmaz olduğu gerçeği de… Değişen yalnızca anlatıdır. Değersizleştirme yaralanmış benliği onarır gibi görünür; fakat aslında yalnızca incinmeyi inkâr eder. Bu dönüşüm tesadüfi değildir. Reddedilmiş olmanın yarattığı kırılganlık taşınamadığında anlatı yeniden kurgulanır. “Reddedildik” demek sınırı kabul etmektir; “biz reddettik” demek ise o sınırı tersine çevirme fantezisidir. Sonuçta gerçek sınır kabul edilmez; onun yarattığı incinme başka bir anlatıyla telafi edilir. Reddedilmek pasif bir konumdur; reddetmek ise güç yanılsaması üretir. Faşizm tam da bu yanılsamayı örgütler ve kolektif benliği incinmişlikten yüceliğe doğru taşır — en azından hissiyat düzeyinde.
Koridorun kapatılması: temasın yasaklanması
Faşizm yalnızca büyütmez; aynı zamanda izole eder. Eleştirel sesler etiketlenir: “hain”, “ajan”, “terörist.” Böylece fikir tartışılmaz; kişi kriminalize edilir. Argümanla karşı çıkmak yerine, konuşanın meşruiyeti hedef alınır. Halk ile eleştirel düşünce arasındaki koridor kapanır. Bulaşma korkusu üretilir: Artık tehlikeli olan muhalif fikir değil, o fikirle temas etmektir. Çoğulluk tehdit, karmaşıklık kaos, tek ses ise istikrar olarak pazarlanır. Hakikat tek elde toplanır. Bu noktada dev aynası ve filtre metaforları yeniden ağırlaşır: Faşizm yalnızca büyüklük hissi üretmekle kalmaz; filtresiz gerçekliği konuşulamaz hâle getirir. Filtreye yönelen eleştiri, kimliğe yönelmiş bir saldırı gibi algılanır. Çünkü büyütülmüş imge ile kimlik iç içe geçmiştir. Geri dönüş zorlaşır; zira çıkış yalnızca ideolojik bir ikna değil, narsistik bir “küçülmeyi” kabul etmeyi gerektirir. “Bu kadarmışız” demek, dev aynasından inmeyi göze almaktır.
Faşizm çoğu zaman başlangıçta gerçek bir soruna temas eder. Örneğin ekonomik kriz gerçektir; işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik gerçektir. Faşist söylem bu sorunlara dikkat çeker; fakat nedenleri ve çözümleri basitleştirir. Karmaşık yapısal meseleler tek bir nedene indirgenir. “Dış güçler” sorumludur. “İçimizdeki hainler” suçludur. Böylece haklı bir toplumsal sıkıntı, manipülasyonla belirli bir düşman figürüne yönlendirilir. Gerçek problem çözülmez; fakat öfke kanalize edilir.
Faşizm bu süreçte sürekli korku üretir. Bir yanıyla bir korku yönetimidir: Korku menajerliği yani. Yeni tehditler, yeni düşmanlar, yeni alarm hâlleri yaratılır. Korku, kitleyi bir arada tutan bağa dönüşür. Evrimsel olarak insan, doğada en zayıf canlılardan biriydi; hayatta kalmak için gruplaşmak zorundaydı. Sürüden kopan, savunmasız kalırdı. Korku, insanları birlikte hareket etmeye, korunmaya iter. Faşizm bu ilkel mekanizmayı siyasal düzeyde yeniden üretir. Korku üreterek kitlesini stabilize eder ve denetler. Korkutulan insana bir grup sunar; grup sığınak hâline gelir. “Biz”in içinde olmak güvenliktir; dışında kalmak tehlike. Bu nedenle faşizm yalnızca baskı değildir; aynı zamanda bir sığınak vaadidir. Korkan birey için grup hem korunma alanı hem de kimliktir.
Koridor kapandığında temas kesilir; temas kesildiğinde çoğulluk kaybolur, çoğulluk kaybolduğunda ise geriye yalnızca tek bir ses kalır. Ve o ses, kendisini hakikatin tamamı ilan eder.
Aynaya değil, yansımaya âşık olmak
Faşizm gerçeği değiştirmez; yansımayı değiştirir. Küçücük, sıradan, yorgun, kaygılı insanlara bir an için dev olma hissi verir. Bu hissin çekiciliği, dünyanın çözümsüzlüğü karşısında daha da artar. Çünkü gerçek ağırdır; yansıma ise hafifletir. Ancak tam da bu yüzden tehlikelidir: İnsanları sorunların çözümüne değil, sorunların inkârına; gerçekliğin dönüşümüne değil, imajın kutsanmasına çağırır.
Dev aynası yalnızca büyütmez; bağımlılık üretir. Bir süre sonra filtresiz yüzünü görmek istemezsin. Gerçek ekonomik tabloyu, gerçek bağımlılıkları, gerçek sınırları görmek istemezsin. Çünkü o zaman yeniden küçük, yeniden kırılgan hissedersin. Oysa dev aynasında büyüklük süreklidir; orada sınır yoktur, eksiklik yoktur, mahcubiyet yoktur. Belki de en zor olan şey şudur: Bir gün aynadan çıkıp kendi boyunda durabilmek. Sınırı kabul etmek. “Bu kadarıyım” diyebilmek. Ne eksikliği inkâr etmek ne de büyüklük fantezisine sığınmak.
Faşizmin olağanlaştığı ülkelerde bu daha da zorlaşır. Çünkü dev aynası sıradanlaşır; büyütülmüş imge normal kabul edilir. Faşizm bütünüyle ortadan kalkmaz; bastırıldığında geri dönebilir. Bu nedenle her kuşak kendi eleştirel bilincini yeniden üretmek, kendi aynasını korumak zorundadır. Sağlıklı bir toplum hazır verilmez; her defasında, yeniden, sınırla yüzleşme cesaretiyle kurulur.
Eskiden ayna yoktu. İnsanlar sudaki yansımalarını ayna olarak kullanırlardı. Narcissos miti de aslında böyle bir hikâyedir. İnsan kendi yansımasıyla ilk kez suyun yüzeyinde karşılaşır. Bugün ise her yer ayna. Her gün defalarca kendimize bakıyoruz. Büyüteçlerle kendimizi inceliyoruz. Kendimizi büyütebiliyor, devasa hâle getirebiliyoruz. Geçenlerde bir arkadaşımın evinde iki metre genişliğinde bir televizyon ekranı gördüm. Ekrandaki kadının yüzü yakın çekimde neredeyse iki metre büyüklüğündeydi; burnu, gözleri, hatta göz damarları bile aşırı belirgin görünüyordu. İnsanın kendisini bu kadar çok görmesi, aynı zamanda kendisini sürekli düzeltilebilir bir nesneye de dönüştürüyor. Ayna aslında günümüzde bir kusur bulma aygıtıdır. Güzelliğin ve görünürlüğün bu kadar önemsendiği bir çağdayız. Kıl yolmanın bile estetik sayıldığı dönemler… Aynaya defalarca bakıyor, kendimizde kusur buluyor ve estetik enstitülerinde kendimizi yeniden yaratmaya çalışıyoruz. Fakat yalnızca bireysel aynalar yok. Kültürel ve etnik aynalar da var. Bu aynalarda görünen görüntüler de hızla yayılıyor. Milletler, kimlikler ve kültürler hakkında üretilen bilgiler giderek çoğalıyor.
Kürtlere ve Alevilere yönelik olumsuz tutumun bir nedeni de belki burada yatıyor: ayna olmaları. Türklük anlatısına ayna tutmaları. Çünkü ayna yalnızca yüzü göstermez; aynı zamanda görmek istemediğimiz şeyleri de görünür kılar. Bu yüzden bazı aynalar kırılmak, ortadan kaldırılmak istenir.


