BIST 100
12.702,00 -0,71%
DOLAR
44,0343 -0,10%
EURO
51,2296 0,04%
GRAM ALTIN
7.272,79 -0,40%
FAİZ
40,19 4,50%
GÜMÜŞ GRAM
122,41 2,97%
BITCOIN
68.910,00 2,51%
GBP/TRY
59,2089 0,10%
EUR/USD
1,1629 0,09%
BRENT
86,99 -6,08%
ÇEYREK ALTIN
11.891,01 -0,40%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
4 °

Şahap Eraslan: Kürt’ten kardeş olur mu?

8d6310e1-0aa0-4cbc-9559-43703abb8be5

Çatışmaların en yoğun olduğu dönemlerden birinde sıkça şu türkü duyulurdu: “Hepimiz kardeşiz, bu öfke ne diye?” Bu söz, kavga eden çocuklara müdahale eden anne-babanın sesini andırır. Tanıdıktır. “Kardeşsiniz, öpüşün barışın.” Ama bu ses, siyasal olanı aile içi bir meseleye indirger. Sanki yapısal eşitsizlikler, tarihsel şiddet ve kolektif travmalar bu şekilde çözülebilirmiş gibi… Sanki “unutalım” denildiğinde yaşananlar silinirmiş gibi… Sanki unutmak, üstüne bir çizgi çekmeye karar verince mümkün oluyormuş gibi… Oysa unutmak bir irade meselesi değildir. İnsan ruhu, yaşadıklarını bir klasöre koyup rafa kaldırmaz. Kültüre kodlanan travmalar, kuşaktan kuşağa aktarılan incinmeler, “kardeş olalım” çağrısıyla ortadan kalkmaz. Bastırılan geri döner. Konuşulmayan biçim değiştirir. Adı konulmayan, başka bir yerde patlak verir. Çünkü mesele yalnızca öfke değildir. Mesele hafızadır. Ve hafıza, emirle susmaz. Oysa yıllardır görüyoruz ki, bu toplumdaki yapısal sorunlar, eşitsizlikler ve hiyerarşiler “kardeşlik” retoriğiyle çözülmedi. Buna rağmen işe yaramadığı defalarca kanıtlanmış bu yöntem ısrarla yeniden dolaşıma sokuluyor. Madem Kürtlerle Türklerin “kardeş” ilan edilmesiyle aralarındaki sorunların çözüleceği sanılıyor, o hâlde önce kardeşlik ilişkisinin kendisine bakmak gerekir.

 

Çocuktum, kasabadaydım. İki çocuk kavga ediyordu. Araya girdim. “Kardeşsiniz, kavga etmeyin” dedim. O an tuhaf bir şey oldu. Kavga eden kardeşler, aralarındaki çatışmayı bir anda bırakıp bana yöneldiler. Sanki aralarında geçici bir ateşkes olmuştu. Ötekini, karşı koalisyon kurabilecekleri bir rakibi bulmuşlardı. Artık meseleleri birbirleri değildi; bendim. “Neden karışıyorsun?” dediler. “Bu bizim meselemiz.” Çocuklukta yaşadığım bu küçük sahne, yıllar sonra bana büyük bir ülkenin siyasal dilini hatırlattı. “Bizim iç işimiz.” “Bizim meselemiz.” “Kardeşiz biz.”

Kürt/Türk kardeşliği retoriğinde de Ermeni Soykırımı tartışmalarında da aynı refleks beliriyor: İçerideki gerilim, dışarıdan bir bakış geldiğinde aniden ortak savunmaya dönüşüyor. Kardeşler arası agresyon, dışarıya yöneltildiğinde içeride geçici bir barış oluşuyor. Kardeşlik ilişkisinin dinamiği burada açığa çıkıyor: Kardeşler arasındaki rekabet ve agresyon, üçüncü bir figüre projekte edilebildiğinde sistem rahatlıyor. Ortak bir “öteki” bulunduğunda, içerideki çatlaklar bir süreliğine kapanıyor. Bu barış gerçek bir uzlaşma değil; yön değiştirmiş bir gerilimdir. Agresyon ortadan kalkmaz, adres değiştirir. Belki de bu yüzden kardeşlik retoriği, çoğu zaman ortak düşman üretme ihtiyacıyla birlikte çalışır. Kardeşler, birbirlerine yönelttikleri öfkeyi dışarıya akıtabildiklerinde içeride “birlik” görüntüsü oluşur. Ama bu birlik kırılgandır. Düşman ortadan kalktığında ya da etkisini yitirdiğinde, ertelenmiş çatışma geri döner. O yüzden soru şudur: Kürt-Türk kardeşliği, ortak bir tehdit algısı etrafında kurulan geçici bir ittifaka mı dönüşüyor? Eğer kardeşlik ancak bir üçüncüye karşı mümkün oluyorsa, bu barış değil; savunma koalisyonudur. Ve savunma koalisyonları, eşitlik üretmez. Sadece yönlendirilmiş bir agresyon üretir. Gerçek yüzleşme ise çok daha zor bir şeyi gerektirir: Kardeşlerin birbirine bakabilmesini. Üçüncü bir düşmana ihtiyaç duymadan.
Kardeşliği öğrenmeyenlerin kardeşlikleri tehlikeli…

Kadın ağlarken şunu söyledi: “Babamın cenazesi henüz kalkmamıştı. Ağabeyim ‘Herkes buradayken şu mal meselesini de halledelim’ dedi.” Çok kırılmıştı. Şaşırmadım.

Anne ve baba hayattayken kardeşlerin ilişkisi büyük ölçüde ebeveynler tarafından düzenlenir. Kim ne kadar konuşacak, kim susacak, kim koruyacak, kim saygı gösterecek… Aile içindeki pozisyonları anne-baba belirler ve sürdürür. Abla-ağabey ile küçük kardeş arasındaki hiyerarşi, ebeveyn otoritesi tarafından regüle edilir. Anne-baba hayattayken kardeşlik bir gelenektir. Bir görevler sistemidir. Bir rol dağılımıdır. Küçüğün büyüğe saygısını, büyüğün küçüğü korumasını çoğu zaman aile sağlar. Ama ebeveyn öldüğünde düzenleyici merkez ortadan kalkar. Denetim kaybolur. Hakem yoktur artık. Ve işte o zaman kardeşler, birbirleriyle nasıl ilişki kuracaklarını bilemeyebilirler. Çünkü o güne kadar ilişki çoğunlukla roller üzerinden yürümüştür. Şimdi herkes yetişkindir. Herkes özerktir. Hukuken eşittirler. Ama duygusal olarak bu eşitliğe geçiş her zaman gerçekleşmez. Anne-baba yokken kardeşlik artık görev üzerinden değil, duygu ve hafıza üzerinden yürüyebilir. Ortak çocukluk anıları, paylaşılan kırılganlık, yasın birleştirici gücü üzerinden… Fakat ilişki yalnızca hiyerarşik rollerle sürdürülmüşse, ebeveynin ölümüyle birlikte kardeşlik de çöker. Yasın ortasında mal paylaşımının gündeme gelmesi şunu gösterir: Kardeşlik, duygusal bir bağ olmaktan çok düzenlenmiş bir görevler sistemiymiş. Sıkça duyduğumuz bir söylem var: “Kürtler kardeşimiz.” Kardeşlik en ideal ilişki olarak sunuluyor. Sanki iyi ilişki kurmanın tek yolu buymuş gibi. “Hepimiz kardeşiz” deniliyor. Ardından şu soru geliyor: “Bu Kürtler daha ne istiyor?” Hikâye bu şekilde kurgulanıyor. Ama burada yalnızca Kürtleri değil, önerilen kardeşlik biçimini de sorgulamak gerekiyor.

Doğada güçlü kartal, zayıf kardeşini yuvadan atabiliyor. Bu, annenin-babanın gözleri önünde oluyor. Bazı kardeşlikler ölüm demek. Kardeşlik başlı başına bir güvence değil. Olumlu ve eşitlikçi kardeşlik söylemine en güçlü biçimde Fransız Devrimi ‘nde rastlarız. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganı, kralın ve soyluların kendilerini kutsal ve seçkin görmelerine karşı bir itirazdı. Kardeşlik söylemi, yücelerde duranları halkın hizasına çekmeyi amaçlıyordu. Üstenciliğe karşı yataylığı savunuyordu.

Ama devrim kendi çocuklarını da yedi. Kardeşlik bir slogan olarak eşitlik üretebilir; fakat ilişki biçimi dönüşmezse, slogan boşalır. Kardeşlik ilişkiden doğar. İlişkinin kalitesi kardeşliğin nasıl yaşanacağını belirler. Üstten belirlemeyle, yasalarla, nutuklarla “kardeş gibi geçinin” denilerek halklar kardeş yapılamaz. Çünkü kardeşlik emirle kurulmaz. Denetimle sürdürülmez. Korkuyla yaşatılmaz. Gerçek kardeşlik, iki yetişkin öznenin birbirini tanımasıyla mümkündür. Rol üzerinden değil, hak üzerinden. Görev üzerinden değil, karşılıklı sorumluluk üzerinden. Eğer kardeşlik yalnızca bir üst otoritenin — devletin, dinin, geleneğin — denetimi altında mümkünse, o otorite zayıfladığında geriye sadece bastırılmış gerilim kalır. Ve bastırılmış gerilim, en kırılgan anda ortaya çıkar. Bu yüzden kardeşliği öğrenmeyenlerin kardeşlikleri tehlikelidir. Çünkü eşitliği içselleştirmemiş bir kardeşlik ya hiyerarşi üretir ya da düşman. Eşitlik olmadan kardeşlik, romantik bir metafordur. Karşılıklı tanınma olmadan ise yalnızca bir tahakküm biçimi.

Kardeşlik canice bir ilişki de…

Müslüman anlatısında karşılaştığımız ilk kardeşlik hikâyesi, Habil ile Kabil’dir. Ve bu hikâye cinayetle biter. Yalnızca İslam’da değil, tüm İbrahimî gelenekte ilk kardeşlik anlatısı kanla yazılmıştır. Kardeşlik, başlangıçta sevgiyle değil, rekabetle, kıskançlıkla ve öldürmeyle anılır. Bu anlatı bize şunu söyler: Kardeşler arasında sadece sevgi yoktur. Anne-babanın, düzenleyici bir otoritenin, bir “üçüncü”nün olmadığı yerde kardeşler arasındaki rekabet ölümcül olabilir. Kontrolün olmadığı, kutsalın bile denetleyemediği bir noktada iki kardeş birbirini öldürebilir. Kardeşlik romantik bir birlik değil; aynı zamanda narsistik yaralanmanın en yoğun yaşandığı alandır. Çünkü kardeş, “öteki” değil, “aynı”dır. Aynılığın içindeki fark tahammülsüzlük üretir. Bu yalnızca İbrahimî gelenekle sınırlı değildir. Roma mitolojisinde, şehrin kurucuları olarak anlatılan Romulus ve Remus arasındaki hikâye de faciayla sonlanır. Şehrin kuruluşu kardeş kanıyla mümkündür. Mısır mitolojisinde Seth, kardeşi Osiris’i öldürür. Güç ve iktidar mücadelesi yine kardeşler arasındadır. Osmanlı tarihinde de padişahların kardeşlerini öldürdüğü bilinir. Taht mücadelesi kardeşliği ortadan kaldırır. Kardeş, potansiyel rakiptir. Bu örnekler farklı kültürlerden, farklı coğrafyalardan gelir; ama anlatı aynıdır: Kardeşlik, sevginin olduğu kadar rekabetin de mekânıdır. Kardeşlik ilişkisine narsizm ve güç bulaştığında, eşitlik yoksa, göz hizasında bir tanınma kurulmamışsa, kontrol ortadan kalktığında şiddet ortaya çıkar. Çünkü kardeş, en yakın aynadır. Ve aynada görülen fark, narsistik yaralanmayı tetikler. Eğer kardeşlik eşit bir özne-özne ilişkisi olarak kurulmamışsa; eğer biri “doğal büyük”, diğeri “doğal küçük” olarak konumlandırılmışsa; eğer güç dağılımı sorgulanmadan kutsallaştırılmışsa, o zaman kardeşlik, en tehlikeli ilişki biçimine dönüşebilir. Belki de bu yüzden “kardeşlik” söylemi ne kadar romantize edilirse edilsin, içinde daima şu ihtimali taşır: Sevgi kadar cinayet de mümkündür. Sorun kardeşlikte değil; eşitliğin olmamasındadır.

Kardeşlik: Eşitlik mi, hiyerarşi mi?

Yani kardeşlik ideal ilişki olabileceği gibi aynı zamanda en problemli ilişkilerden biridir. Dışarıdan bakıldığında eşitlik çağrıştırır; oysa aile içindeki kardeşlik ilişkisi çoğu zaman hiyerarşik ve çatışmalıdır. Ağabey-kardeş, abla-kardeş konumları her çocuğu belirli bir role yerleştirir. Bu roller yalnızca yaş farkını değil, güç ve sorumluluk dağılımını da içerir. Kardeşlik ilişkisinde eşitlik değil, konum vardır. Konum ise yükümlülük ve sınır üretir.

Yabancı yalnızca tanımadığımız kişi değildir; niyetini kestiremediğimiz kişidir. Yabancıyla kurulan ilişkide belirsizlik vardır. Bu belirsizlik kaygı üretir. İşte tam bu noktada, yabancıyı tanıdık bir pozisyona yerleştirerek kaygıyı denetlemeye çalışırız. Ona “ağabey” deriz, “abla” deriz, “amca” deriz. Böylece ondan ağabeylik yapmasını, korumasını, himaye etmesini bekleriz. Sembolik kardeşlik dediğimiz şey budur: Yabancıyı aile içine alarak tehlikesini kontrol etmeye çalışma girişimi. Fakat aile ilişkisi eşit ve göz hizasında değildir. Hiyerarşiktir. Asimetriktir. Amca-yeğen ilişkisi iki tarafı da belirli bir tutuma zorlar. Pozisyon, davranışı önceden belirler.

Köy, yabancı ve aileleştirme

John Berger bir yerde “Köyde yalan söyleyemezsiniz çünkü herkes birbirini tanır” der. Yalan söylemek için bilinmezlik gerekir. Köyde yabancı yoktur; herkes birbirini tanır. Köye gelen ve kalıcı olmayan kişi “konuk”tur. Köylülerin çoğu birbirine yalnızca tanıdık değil, akrabadır. Köy büyük bir aile gibidir. Kentte ise yabancıyla karşılaşırız. Bu yabancılığı azaltmak için yabancıyı aile pozisyonuna yerleştiririz. Pazardaki satıcı “ağabey” olur, komşu kadın “teyze” olur. Bu yalnızca bir hitap değil, ilişkiyi ailevileştirme biçimidir. Bu ailevileştirme aynı zamanda ilişkiyi aseksüelleştirir. İlişkinin içine ensest tabusunu yerleştirir; namus ve şeref duvarları kurar. Böylece sınırlar belirlenir. Fakat bu sınırlar eşitlik değil, rol üretir. Modern toplumda kamusal hitap biçimleri – hanımefendi, beyefendi, sayın – simetrik bir ilişki kurar. Hiyerarşiyi görünmez kılar. Göz hizasında bir mesafe üretir. Aile dili ise simetrik değildir; görev ve bağlılık üretir.

Kardeşlik Retoriği Neyi Gizler?

Toplumsal huzursuzluk arttığında başvurulan hazır bir formül var: “Kardeşlik söylemini güçlendirelim.” Sanki iç gerilimi azaltmanın yolu, “kardeşiz” demeyi çoğaltmaktan geçiyormuş gibi. Oysa bu söylemin en temel sorunlarından biri, kardeşliği çoğunlukla erkekler arası bir bağ olarak kurması ve “bacılık” boyutunu ihmal etmesidir. Kardeşlik denildiğinde akla çoğu zaman erkek kardeşlik gelir. Bacı figürü ya sembolik kalır ya da değişim nesnesine dönüşür. Bu görmezden gelme yalnızca bize özgü değil. Sıkça duyulan bir cümle vardır: “Aramızda kız alıp vermişiz.” Yozgatlı bir genç kadının Dersimli birine aşkı türlü gerilimler doğurabilir; fakat aynı hikâye “kız alıp verme” söylemi içinde anlatıldığında, sanki ortada hiçbir güç asimetrisi yokmuş gibi sunulur. Oysa burada kadın barışın öznesi değildir; aracıdır.
Marcel Mauss, Die Gabe (=Armağan, 1990) adlı çalışmasında insan ilişkilerinin karşılıklılık ve takas üzerine kurulu olduğunu anlatır. Armağan vermek yalnızca ekonomik değil; siyasal ve simgesel bir bağ kurma biçimidir. Kadının evlilik yoluyla “verilmesi” bu armağan ekonomisinin bir parçası olarak okunabilir. Claude Lévi-Strauss ise Akrabalığın Temel Yapıları’nda (Die elementaren Strukturen der Verwandtschaft, 1993) akrabalık sistemlerinin kadınların değişimi üzerinden kurulduğunu ileri sürer. Ensestin önlenmesi ve hısımlık bağlarının kurulması, erkek gruplarının kadınları takas etmesiyle mümkün olur. Erkekler aralarında dayanışma geliştirirken, kadınlar bu dayanışmanın dolaşıma sokulan figürü hâline gelir. Bu perspektiften bakıldığında “kız alıp verme” söylemi, romantik bir barış anlatısı değil; erkekler arası bir ittifakın göstergesidir. Kadın barışın sembolü gibi görünür ama özne değildir. Dolayısıyla Alevilerle Sünniler ya da Kürtlerle Türkler arasındaki kardeşlik vurgusunun bu kadar güçlü olması tesadüf değildir. Kardeşlik söylemi çatışmayı yatıştırma iddiasıyla ortaya çıkar; fakat çoğu zaman eşitsizliği görünmez kılar. Üstelik erkekler arası bir dayanışma zemini üretirken, kadınları ya sembolleştirir ya da araçsallaştırır.

Kardeşlik eşit yurttaşlık değildir. Kardeşlik simgesel bir çatı kurar ama güç dağılımını tartışmaz. Bu söylem şunu varsayar: Aynı ailenin içindeyiz. Sorun dışsal değil, içsel. Dolayısıyla mesele siyasal değil, ahlakidir. Oysa güç eşitsizliği aile metaforunun içine gizlendiğinde, hak talebi “aileyi bozmak” gibi gösterilir. “Kardeşiz” denildiğinde eşitlik talebi nankörlük olarak sunulabilir.

Bu hikâyede eksik olan bacı. Sosyal bilim araştırmaları, kız kardeşi olan bireylerin daha empatik ve dengeli kardeşlik ilişkileri kurduğunu gösterir. Bunun nedeni olarak kadınların ilişkilerde daha bakım verici ve özenli olmaları gösterilir. Eğer bu doğruysa, Kürt-Türk ilişkisinde de bir “bacı boşluğu”ndan söz etmek mümkün olabilir. Çatışma son derece erkeksi bir zeminde yürütülüyor: rekabetçi, onur merkezli, güç gösterisine dayalı. Erkeklik, kadınsı bir tutumu çoğu zaman zayıflık olarak kodladığı için uzlaşma ihtimali daha baştan yaralanıyor.

“Kürtler kardeşimiz” söylemine yakından bakıldığında, Türklerin çoğu zaman ağabey pozisyonundan konuştuğu görülür. Fakat bu ağabeylik Kürtlere sorulmadan, onların onayı alınmadan atfedilen bir konumdur. “Doğal ağabeylik” iddiası, eşitliği daha baştan bozar.

Jürgen Martschukat, Fitnes Çağı’nda (=Das Zeitalter der Fitness, 2019) Amerikan Bağımsızlık Savaşı sonrası Amerikalıların İngilizlerden kopuşu “ergenlikten çıkıp tam erkek olma” metaforuyla anlattıklarını yazar. Yurttaşlık hakkı başlangıçta yalnızca beyaz erkeğe tanınır. Bağımsızlaşan özne kendi “ötekisini” — siyahları, kadınları — yurttaşlık dışında tutarak eşitliği sınırlar. Yani “erkek olma”, “bağımsızlaşma” ve “egemenlik” dili iç içe geçme. Bu çerçevede bakıldığında, kardeşlik retoriği yalnızca bir birlik çağrısı değildir; aynı zamanda bir güç konumlandırmasıdır. Kim ağabey? Kim küçük kardeş? Kim özne? Kim armağan? Belki de mesele şudur: Eşitlik konuşulmadan kardeşlik konuşulduğunda, barış değil; hiyerarşi yeniden üretilir. Ve kardeşlik, yüzeyde sevgi dili taşırken, derinde iktidar dili konuşur.

Ortak Ana Rahmi: Din mi?

Kardeşlikten söz edebilmek için önce ortak bir köken varsayılır. Kardeşlik, aynı ana rahminden çıkma fikrine dayanır. Biyolojik olarak kardeşlik, bir kadın ile erkeğin cinsel birlikteliği sonucu doğan çocukların aynı ebeveynlere sahip olmasıyla başlar. Yani kardeşlikten önce bir çift, bir doğum ve ortak bir rahim vardır. Mitolojilerde ve kutsal anlatılarda ise bu köken çoğu zaman biyolojik sınırları aşar. Âdem ile Havva’nın anlatısı, sıradan bir cinsel çoğalmaya dayanmaz. Yaratılış, biyolojik bir süreç değil; simgesel bir başlangıçtır. İsa’nın doğumu da normal üreme düzeninin dışındadır. Bu anlatılar biyolojiden çok simgesel köken üretir. Ortak ana rahmi, tarihsel bir gerçeklikten çok bir inanç zemini hâline gelir.

Kürt-Türk kardeşliğinin de ortak “ana rahmi”nin Müslümanlık olduğu sıkça söylenir. Din, ortak kültürel bağ ve ortak köken zemini olarak sunulur. “Aynı kıbleye dönüyoruz”, “aynı kitaba inanıyoruz” denir. Fakat burada temel bir sorun var: Ortak köken eşitlik üretmez. Aynı dine mensup olmak, aynı güç konumunda olmak anlamına gelmez. Aynı Tanrı’ya inanmak, aynı siyasal haklara sahip olmak demek değildir. “Kardeşiz” denildiğinde sorulması gereken soru şudur: Hangi kardeş? Ağabey mi? Küçük kardeş mi? Kız/erkek kardeş mi? Miras eşit mi paylaşılıyor? Yoksa biri doğal olarak “büyük” sayılıp diğerinden itaat mı bekleniyor? Kardeşlik dili, eşitlik dilinin yerini aldığında hiyerarşi görünmez olur. Eşit yurttaşlık yerine aile metaforu kurulduğunda, siyasal mesele ahlaki bir meseleye indirgenir. Sorun artık hak ve hukuk meselesi olmaktan çıkar; “ayıp”, “kırgınlık”, “aileyi bozmak” kategorisine girer. Siyasal talep, nankörlük gibi sunulabilir. Eşitlik isteği, “kardeşliğe zarar vermek” olarak çerçevelenebilir. Bu yüzden bu yazının sorusu yalındır ama ağırdır: Bir Türk ile bir Kürt sembolik olarak kardeş olabilir mi? Belki olabilir. Ama kardeşlik, eşitlik değildir. Eşitlik olmadan kurulan kardeşlik ise çoğu zaman sevgi diliyle konuşan bir hiyerarşiden ibarettir.

Kardeşlik Türleri ve Kürt Türk kardeşliği

Élisabeth Badinter, anneliğin tarihini incelediği çalışmalarında özellikle Die Mutterliebe.
Geschichte eines Gefühls vom 17. Jahrhundert bis heute, (= Anne Sevgisi: 17. Yüzyıldan Günümüze Bir Duygunun Tarihi, 1987) kitabında — önemli bir noktaya dikkat çeker: 18. yüzyıl Fransa’sında soylu kadınlar, doğumdan sonra çocuklarını çoğu zaman “süt anneye” verirlerdi. Çocuklar kırsalda, başka bir kadının göğsünde büyürdü. Anne ise eşine “kadınlık görevlerini” (?) yerine getirebilmek ve sosyal hayatını sürdürebilmek için çocuğundan fiziksel olarak ayrılırdı. Süt annelik bir ekonomik ilişkidir aynı zamanda. Doğum yapmış kadınlar, kendi sütlerini bir başka çocuğu emzirterek gelir elde ederlerdi. Böylece biyolojik annelik ile duygusal bakım birbirinden ayrışırdı. Benzer bir geleneğin, 6. yüzyıl Mekke’sinde de yaygın olduğunu biliyoruz. Muhammed de doğumundan sonra bir süre süt anne tarafından büyütülmüştür. Çöl ortamında, farklı bir aile içinde yetişmek hem sağlık hem dil hem de sosyal prestij açısından tercih edilen bir uygulamaydı.

Süt, insanın ilk besinidir. İlk temas, ilk doyum, ilk güven duygusu sütle gelir. Anneyle kurulan ilk ilişki, çoğu zaman göğüs ve süt üzerinden kurulur. Süt yalnızca biyolojik bir sıvı değildir; bakımın, şefkatin ve yaşatılmanın sembolüdür. Kardeşlik aynı anneden doğmakla sınırlı değildir… Aynı anneden süt emenler de kardeştir. İnsanın sütle ilişkisi de üzerine düşünmeye değer… Sütle beslenen tüm canlılar bağımsızlaştıklarında artık süt emmezler. Sadece insan, yetişkinlikte bile süt içmeyi, sütle beslenmeyi sürdürür. Bir bakıma insan, sütle beslenen bebeklikten bir yanıyla kurtulamaz… Süt kardeşliği, kan kardeşliğinden farklı bir sembolizm taşır. Kan güç, soy ve saflık çağrışımı yaparken; süt bakım, bağımlılık ve şefkat çağrışımı yapar. Kan hiyerarşi üretebilir; süt daha çok karşılıklı beslenme ve yaşatma fikrini çağırır.
Süt kardeşliği, emzirme yoluyla kurulan bir akrabalık biçimidir. İslam hukukunda süt kardeşler evlenemez; yani bu bağ biyolojik kardeşlik kadar güçlü sayılır. Ancak burada ilginç bir durum vardır: Emzirilen çocuklar bebeklik döneminde “ikiz kardeş” gibi büyütülse de ilişki duygusal olarak derinleşeceği, bağın bilinçli olarak kurulacağı yaşlara gelmeden çoğu zaman öz ailelerine dönerler. Yani süt kardeşliği, biyolojik olmayan ama simgesel olarak güçlü bir bağdır; fakat duygusal olarak süreklilik kazanmayabilir. Bu, erken dönem temasın var olduğu ama yetişkinlikte ilişkiyi sürdürecek bir ortak hafızanın oluşmadığı bir kardeşlik biçimidir.
Bir başka kardeşlik biçimi ergenlikte kurulan kan kardeşliğidir. Burada biyolojik bir bağ yoktur; gençler bilinçli bir seçim yaparak birbirlerini kardeş ilan ederler. Kanlarını akıtarak sembolik bir kan bağı kurarlar. Bu, “yabancı”yı bilinçli olarak kardeş seçme iradesidir. Ancak bu tamamen yeni bir bağ üretmek değildir. Burada zaten bildiğimiz kardeşlik konseptleri devreye girer: Ortak anne-babadan olma fikri ya da kan bağı üzerinden akrabalık kurma düşüncesi. Yani gençler aslında biyolojik kardeşliğin sembolik bir taklidini üretirler. Kan, burada soyun ve ortak kökenin yerini tutar. Ritüel, biyolojiyi simgesel olarak yeniden kurar. Bu nedenle kan kardeşliği yalnızca bir dostluk ilanı değildir. Biyolojik kardeşliğin duygusal ve sosyal yoğunluğunu ödünç alır. “Aynı kandan olmak” metaforu, sadakat, dayanışma ve fedakârlık beklentisini beraberinde getirir. Böylece seçilmiş bağ, doğuştan gelen bağ kadar güçlüymüş gibi kurgulanır. Yani kan kardeşliği iki katmanlıdır: Bir yandan bilinçli bir seçimdir, öte yandan biyolojik akrabalığın sembolik yeniden üretimidir. Tam da bu yüzden güçlüdür. Ve tam da bu yüzden tehlikeli olabilir. Çünkü kan metaforu, yalnızca yakınlık üretmez; dışlayıcılık da üretir. “Aynı kan” söylemi içeride güçlü bir bağ kurarken, dışarıya karşı sınır çizer. Belki de burada asıl mesele şudur: Seçilmiş kardeşlik, biyolojiyi taklit ettiğinde mi güçlenir; yoksa biyolojiden bağımsızlaştığında mı eşitliğe yaklaşır? Kan üzerinden değil, karşılıklı tanınma/kabul üzerinden kurulan bir kardeşlik, belki de daha az romantik ama daha eşitlikçi olabilir.

Kan kardeşliği, ergenliğin kimlik arayışı içinde aile dışı bir bağlılık üretme arzusunu gösterir. Bu bağ, ebeveynlerin düzenlediği bir kardeşlik değildir; öznenin kendi kurduğu bir bağdır. Otoritenin dayattığı değil, seçilmiş bir kardeşliktir. Ergenlik bağımsızlaşma dönemidir. Genç, aileden duygusal ve düşünsel olarak ayrışmaya başlar. Ailenin değerlerini sorgular, mesafe koyar, kendi kimliğini inşa etmeye çalışır. Bu süreçte bütünüyle yalnız kalmak istemez. Ailenin sunduğu güvenlik ağının yerine geçecek bir “yedek aile” arar. İşte akran grubu tam da bu noktada devreye girer. Kan kardeşliği, bu yedek aile ihtiyacının sembolik bir ifadesidir. Seçilmiş kardeş, biyolojik kardeşten farklıdır; bilinçli tercihin ürünüdür. Bu tür yoğun ve karşılıklı güvene dayalı bağlar, gencin aileden uzaklaşmasını mümkün kılar. Çünkü ayrışma ancak yeni bir bağlanma zemini bulunduğunda sürdürülebilir. Çocuk, seçtiği kardeş aracılığıyla iki şeyi aynı anda yapar: Hem aileden ayrılır hem de bütünüyle kopmadan yeni bir aidiyet kurar. Bu anlamda kan kardeşliği, bağımsızlaşmanın güvenlik mekanizmasıdır. Otoritenin gölgesinden çıkarken boşlukta kalmamak için kurulan simgesel bir ittifaktır.

Fakat burada kritik bir eşik var: Ergenlikte kurulan kan kardeşliği semboliktir; kan akıtma ritüeli gerçek bir soy birliği iddiası taşımaz. Oysa siyasal düzlemde “kan” üzerinden kurulan kardeşlik farklı bir anlam kazanır. “Kan bağı”, “aynı kan”, “aynı soy” gibi ifadeler, milliyetçilik ve biyolojik ırkçılığın temel kavramlarıdır. Aidiyeti kan üzerinden tanımlamak, hak ve eşitliği biyolojik kökene bağlamak demektir. Bu ise faşist ideolojilerin en belirgin özelliklerinden biridir: kan, soy ve döl üzerinden saflık ve hak sahipliği üretmek. Buradaki kritik soru şu: Kürtler ve Türkler kan kardeşi olabilir mi? Eğer “kan” biyolojik saflık, soy birliği ve üstünlük anlamında kullanılıyorsa, bu kardeşlik değil; dışlayıcı bir kimlik siyasetidir. Kan üzerinden kurulan birlik, içeride saflık üretirken dışarıya karşı sınır çizer. Eşitlik değil, hiyerarşi üretir. Oysa ergenlikteki kan kardeşliği semboliktir; biyolojik değildir. Seçim içerir. İrade içerir. Fakat siyasal söylem “kan”ı biyolojik bir kategoriye dönüştürdüğünde, seçilmiş kardeşlik değil; kapalı bir soy ideolojisi ortaya çıkar. Bu nedenle kardeşlik kan üzerinden mi kurulacak, yoksa hak üzerinden mi? Kan üzerinden kurulan aidiyet ilkel bir etnik saflık/arılık iddiasına yaslanır. Hak üzerinden kurulan aidiyet ise eşit yurttaşlığa. Gerçek eşitlik, biyolojide değil; hukukta ve karşılıklı tanınmada mümkündür. Kader olarak dayatılan bir kardeşlik değil, iradeyle ve eşit haklarla kurulan bir ortaklık… Belki de mesele tam olarak burada düğümleniyor.

Alevilerin kan kardeşliğine ya da süt kardeşliğine ihtiyacı yok. Onlarda musahiplik var. Benzer bir yapı Alevi geleneğinde “musahiplikte” görülür. Musahiplik, iki bireyin ya da iki ailenin ömür boyu sürecek bir yol kardeşliği kurmasıdır. Bu bağ yalnızca bireyler arasında değil, aileler arasında da sorumluluk üretir. Musahip olanlar birbirlerinden ahlaki, ekonomik ve toplumsal olarak sorumludur. Yabancı, aileden olmayan biri bilinçli bir ritüel aracılığıyla kardeş seçilir. Musahiplik biyolojik değildir ama rastlantısal da değildir. Seçilmiş bir bağdır; fakat seçim, ciddi bir sorumluluk rejimine bağlıdır. Sadece duygusal bir yakınlık değil, yaşam boyu sürecek bir yükümlülük içerir.

Süt kardeşliği, kan kardeşliği ve musahiplik biyolojik olmayan kardeşlik biçimleridir. Ancak bu bağların gücü sembolik ilanda değil; süreklilikte, karşılıklı sorumlulukta ve eşitlikte yatar. “Kardeşiz” demek yetmez. Kardeşliğin bir pratiği, bir hukuku, bir etiği olması gerekir. Eğer kardeşlik yalnızca bir söylem olarak kalırsa  bir nutukta, bir mitingde, bir kriz anında hatırlanan bir kelime olarak bağ zayıf kalır. Ama ritüel, karşılıklı sorumluluk ve eşitlik içeriyorsa, o zaman kardeşlik gerçek bir dayanışmaya dönüşebilir.

Belki de burada asıl soru şudur: Kürt-Türk kardeşliği hangi tür kardeşliğe benziyor? Süt kardeşliği gibi erken bir temas ama zayıf bir duygusal süreklilik mi? Kan kardeşliği gibi sembolik ama güçlü bir seçim mi? Yoksa musahiplik gibi bilinçli, eşitlikçi ve sorumluluk yüklü bir yol arkadaşlığı mı? Çünkü kardeşlik tek bir şey değildir. Kardeşliğin nasıl kurulduğu, nasıl sürdürüldüğü ve kim tarafından belirlendiği belirleyicidir. Ve belki de en önemlisi şudur: Seçilmemiş bir kardeşlik ile seçilmiş bir kardeşlik aynı değildir. Dayatılmış bir kardeşlik ile eşitlik temelinde kurulmuş bir kardeşlik aynı değildir. Gerçek kardeşlik, yalnızca ortak kökenden değil; ortak sorumluluktan doğar.
Abi beladır aslında

Kürtler kendilerine ağabey arıyorlar mı bilmem ama Türkler Kürtlerle ilişkide kendilerini çoğu zaman “ağabey” konumuna yerleştiriyorlar. Ama ağabeylik yalnızca koruma değildir. Ağabeyler sadece küçüklerini korumaz; kimi zaman onların başına bela da olurlar.
Bir aile düşünelim. İlk çocuk doğuyor. O çocuk, ailenin sevgisinin tamamına sahip. Sevgiyi bir pasta gibi düşünürsek, pastanın tamamı onundur. Annenin ilgisi, babanın sevgisi, evin merkezi… Yıllar geçiyor ve ikinci çocuk doğuyor. İkinci çocuğun gerçekliğinde paylaşmak baştan vardır. Anneyle, babayla, ilgiyle bölüşmek onun için doğuştan bir durumdur. O, sevgiyi paylaşarak büyür. Bölüşmek onun doğal hâlidir. Ama büyük çocuk için durum farklıdır. O ilk kez paylaşmakla karşılaşır. İlk kez sevgisinin bölündüğünü deneyimler. Ve en önemlisi şunu fark eder: Bu geçici değildir. Bu, ömür boyudur. Büyük çocuk için kardeşin doğumu çoğu zaman narsistik bir yaralanmadır. “Tahttan indirilme” deneyimidir. Bir zamanlar mutlak olan merkez konumunun kaybıdır. İşte bu yüzden birçok büyük kardeş, küçük kardeşe karşı ambivalans duygular taşır: Sevgi ve kıskançlık, koruma ve saldırganlık yan yana durur. Ağabeylik, ilk kaybın pozisyonudur. Bu dinamik, metaforik olarak Kürt-Türk ilişkisine taşındığında ilginç bir tablo ortaya çıkar. Eğer Türkler kendilerini “ağabey” olarak konumlandırıyorsa, bu yalnızca koruma iddiası değildir; aynı zamanda merkezi konumun korunması arzusudur. Ağabey hem koruyandır hem de hiyerarşiyi sürdürendir. Ama ağabeylik pozisyonu içinde küçük kardeşe yönelik örtük bir düşmanlık da barınabilir. Çünkü küçük kardeş, paylaşmayı hatırlatır. Kaybı hatırlatır. Eşitliği hatırlatır. “Kardeşiz” denirken çoğu zaman şu varsayım gizlidir: Biz büyüğüz. Siz küçüksünüz. Biz koruruz. Siz uyum sağlarsınız. Oysa eşitlik, ağabeylik pozisyonunun çözülmesini gerektirir. Büyük olanın merkezden çekilmesini, pastanın artık kimsenin tekeline ait olmadığını kabul etmesini… Belki de mesele tam burada düğümleniyor: Ağabeylik, eşitliğe razı olabilir mi?

Çünkü ağabeylik pozisyonu korunmak istendiği sürece, kardeşlik sevgi diliyle konuşan bir hiyerarşi olmaktan öteye geçmez.
Zaten bütün kavga şuradan çıkmadı mı? “Biz de seninle aynı hakları istiyoruz. Çünkü bu zaten bizim hakkımız.” Ötekilerin talebi çoğu zaman bir ayrıcalık talebi değil; eşitlik talebidir. Ama eşitlik talebi, hiyerarşik düzen içinde bir tehdit gibi algılanır. Çünkü eşitlik, mevcut güç dağılımını sarsar. Birinin “ben de aynıyım” demesi, “sen üstün değilsin” demektir. İşte kavga tam burada başlar. Ötekilerin haklarını talep etmesi, ağabey konumundaki özne için ikinci bir travma gibi yaşanabilir. İlk travma, pastanın bölünmesiydi. İkinci travma, pastanın zaten hiçbir zaman tek birine ait olmadığının ilanıdır. “Biz de hak sahibiyiz” denildiğinde, çizilmiş sınırlar sorgulanmış olur. Bu sınırlar tarihsel olarak belirlenmiş olabilir, devlet eliyle kurulmuş olabilir, kültürel olarak meşrulaştırılmış olabilir. Ama eşitlik talebi bu sınırları tanımayı reddeder. Bu reddediş, ağabeylik pozisyonu açısından itaatsizlik gibi görünür. Oysa çoğu zaman olan şudur: Küçük kardeş, aslında sadece göz hizasına çıkmak ister. Eğer eşitlik talebi bastırılıyorsa, bu bastırma çoğu zaman “devlet aklı”, “birlik”, “kardeşlik”, “beka” gibi kavramlarla gerekçelendirilir. Ama yapısal olarak bakıldığında mesele şudur: Çizilmiş sınırların kabul edilmemesi. Zulüm çoğu zaman hak talebine verilen bir cevaptır. Hak talebi ortadan kalkmadıkça baskı artar. Baskı arttıkça eşitlik talebi daha görünür olur. Ve böylece kısır döngü başlar. Belki de en zor soru şudur: Eşitlik talebini ihanet olarak görmeden dinlemek mümkün mü? Çünkü birinin “ben de seninle aynı haklara sahibim” demesi, aslında kardeşliği yıkmak değil; onu ilk kez eşitlik zeminine çekmek demektir.

Yazıyı bitirirken iki kitaptan söz etmek istiyorum…

Christina von Braun çok titiz çalışan, kapsamlı ve derinlikli kitaplar yazan bir akademisyen. Denk gelirseniz kitaplarının hacminden korkmayın; sabırla okunmayı hak ediyorlar. Kitaplarından birinin adı Blutsbande (Kan Bağı, 2018). Bu kitapta akrabalık ilişkilerini farklı kültürlerde ve tarihsel bağlamlarda inceliyor. Biz kardeşliği çoğu zaman aynı anneden doğmaya, kan bağına, biyolojik kökene bağlıyoruz. Sanki kardeşliğin tek ve doğal biçimi buymuş gibi düşünüyoruz. Oysa farklı kültürlerde akrabalık ve kardeşlik başka ilkelere dayanabiliyor. Amazon’da yaşayan bazı topluluklarda akrabalık, ortak düşman üzerinden belirleniyor. Bir Arap atasözünde söylendiği gibi: “Düşmanımın düşmanı benim akrabamdır.” Yani akrabalık kanla değil, siyasal konumlanmayla kuruluyor. Filipinler’de aynı evi, aynı yaşam alanını paylaşanlar akraba sayılabiliyor. Bu tanıma göre aynı coğrafyayı, aynı mekânı paylaşan Aleviler, Kürtler, Türkler, Ermeniler zaten akraba. Kan üzerinden değil, birlikte yaşama üzerinden kurulan bir akrabalık bu. Bazı kültürlerde iki kişinin aynı toprağı işlemesi kardeşliği belirliyor; aynı anneden doğmaları değil. Kuzey Alaska’daki kimi topluluklarda akrabalık biyolojik değil, seçimle kuruluyor. Bazı Inuit gruplarında aynı gün doğan çocuklar kardeş kabul ediliyor. Kenya’daki kimi topluluklarda ise aynı evde yaşayanlar akraba sayılıyor.
Yani akrabalık ve kardeşlik tek bir modele indirgenemez. Bu örnekleri yazmamın nedeni şu: Kendi kardeşlik konseptimizin mutlak ve evrensel olduğunu sanma eğilimimizi sorgulamak. Kardeşliği kan, soy ve ortak ana üzerinden aşırı yüceltip toplumsal sorunların çözümünde sihirli bir formül gibi sunmak yanıltıcı olabilir. Bazı kültürlerde kan bağı özellikle unutturulur; toplumun tamamı birbiriyle kardeş sayılır. Yani biyolojik yakınlık değil, ortak yaşam ve karşılıklı sorumluluk belirleyicidir. Benim meselem biraz da şu: Kardeşliği kan üzerinden mi kuracağız, yoksa birlikte yaşama, ortak sorumluluk ve eşitlik üzerinden mi? Kan bağı güçlü bir metafordur; ama her güçlü metafor gibi dışlayıcı da. Oysa birlikte yaşamak, aynı toprağı paylaşmak, aynı evi, aynı kaderi paylaşmak da bir akrabalık biçimi olabilir. Kardeşlik doğal bir veri değil; kültürel bir tercihtir. Ve belki de toplumsal barış, kanın değil, birlikte yaşamanın diliyle kurulabilir.
Ulrike Guerot’un Wer schweigt, stimmt zu (Kim susuyorsa onaylıyor, 2025) kitabını okurken bir cümlede takıldım: “Gerçek barış olduğunda, birbirimizde bağışlamamız gereken çok şey olacak.” Bu cümle beni durdurdu. Çünkü insanlar nereden kanamışsa oradan iyileşir. Yara neredeyse, iyileşme de oradan başlar. Madımak. 6–7 Eylül. Daha geride 1915. Berkin Elvan. Hrant Dink. Tahir Elçi. Eren Bülbül. Bir mektup okudum. Genç bir asker, öldürülmeden kısa süre önce nişanlısına mesaj yazmış. Hayalleri yarım kalmış bir genç. Onun nişanlısından özür dileyebilir miyiz? “Senin sevdiğini koruyamadık” diyebilir miyiz? ‘Sevgiyi, mutluluğu size çok gördük ‘… ‘Fail biziz‘ diyebilir miyiz? Ahlaki ve siyasi sorumluluğu üstlenebilir miyiz?

Bağışlanması gereken ne çok suç biriktirdik… Dağlarda çocuk yaşta öldürülen bedenlerin donlarını indirip sünnetli olup olmadıklarına bakıp bunu haber diye anlatan bir devlet, bir gün çıkıp özür dileyebilecek mi? Madımak Katliamında hem fail hem seyirci olan devlet “bağışlayın” diyebilecek mi? Her yıl Yunanlıları denize dökme bayramı kutlayanlar, Ege Denizi’ne karanfil atabilecek mi?
Milli katiller için kahramanlık dizileri çekenlerden bunu beklemek zor. Ama asıl meselem şu: Suç bilinci olmadan bağışlama olur mu? Özür dilemeyen bir devletle, yüzleşmeyen bir toplumla nasıl iyileşilir? Bağışlama, unutmak değildir. Bağışlama, inkâr etmek hiç değildir. Bağışlama, önce suçun adını koymayı gerektirir. Eğer gerçek bir barış isteniyorsa, birbirimizden bağışlanmayı talep etmeden önce şunu yapmamız gerekir:

Yaranın adını koymak. Faili tanımak. Sorumluluğu üstlenmek. Kardeşlik, yüzleşmeden kurulmaz. Eşitlik, özür olmadan inşa edilmez. Birbirimizi bağışlamadan yaralarımızı saramayız. Ama bağışlama, yukarıdan buyurularak olmaz. İsterseniz gerçekten kardeş olalım. Ama önce birbirimize şunu söyleyebilelim: “Canını yaktık.” “Görmedik.” “Yanlış yaptık.” Belki o zaman kardeşlik, ilk kez eşitlik zemininde konuşulabilir.

Psikanalist Paul Bischoff (Bruch mit dem Versprechen der Moderne = Modernliğin Vaadinden Kopuş, 2025) faşist millet tanımında “kan”ın merkezi önemine dikkat çeker. “Damarlardaki asil kan” söylemi yalnızca biyolojik bir göndermede bulunmaz; tarihsel süreklilik ve soya dayalı bir hak iddiasını da içerir. Kan burada hem biyoloji hem de tarihsellik demektir. Faşizmin en belirgin özelliği eşitliği reddetmesidir. Eşitsizliği yücelten, hiyerarşiyi doğal ve kaçınılmaz gösteren her tutum faşizan bir potansiyel taşır. Faşizm farklı etnik grupları eşit değerde kabul etmez. Kendi soyunu, tarihini, kanını, kültürünü ve dilini üstün sayan bir anlayış, başkalarına aynı hakları tanımakta zorlanır. Çünkü üstünlük iddiası eşitliği tehdit olarak algılar. Eşitlik talebi ortaya çıktığında bunu bir hak arayışı olarak değil, “düzene karşı çıkış” olarak okur. Böylece biyolojik ve kültürel üstünlük söylemi siyasal eşitliğin önüne geçer. Kürtçenin yasaklanması ya da küçümsenmesi, kültürün değersizleştirilmesi… Alevi ritüelleriyle alay edilmesi… Bunlar yalnızca önyargı değil; hiyerarşik bir dünya tasarımının pratik sonuçlarıdır.
Faşizmin en önemli özelliklerinden biri de tanımlama hakkını yalnızca kendinde görmesidir. Kim kimdir? Kim neye inanır? Kim ne kadar makbuldür? Bu soruların cevabını verme yetkisini tek taraflı olarak üstlenir. Kürtleri, Alevileri, “ötekileri” tanımlar; üstelik bu tanımlamayı sorgulanamaz kılmaya çalışır. Tanımlayan özne güçlüdür; tanımlanan ise nesneleştirilir. Oysa eşitlik, herkesin kendini tanımlama hakkına sahip olmasıyla başlar. Tanımın tekelleştiği yerde kardeşlik değil, tahakküm vardır.

Yazı uzadı, biliyorum. Ama yazının hikâyesi de kardeşlik hikâyesine dönüştü.

Kardeşliğin en önemli özelliği belki de şudur: İnsan hayatındaki en uzun ilişkidir. Anne ve babamız bir gün gider. Bizi terk ederler; ölümle ya da hayatın doğal akışıyla. Sevgililerimiz, dostlarımız, eşlerimiz hayatımıza sonradan girer. Ama kardeşlik doğumla başlar ve çoğu zaman ölümle biter. En uzun ilişkidir bu. Bu yüzden kardeşlik yalnızca duygusal bir metafor değil; uzun süreli bir birlikte yaşama biçimidir. Aynı evde büyürüz, aynı hafızayı taşırız, aynı çocukluk izlerini paylaşırız. Birbirimizin en ilk’lerini ve ilkel hâllerini biliriz. Belki de bu yüzden kardeşlik ya çok güçlüdür ya da çok yıkıcı. En uzun ilişki olduğu için, adil kurulmadığında en derin yaraları açabilir. Ama eşit ve adil kurulduğunda da en güvenli dayanışma zemini olabilir. Kardeşliği önemsemek, onu romantize etmek değil; onu eşitlemek demektir. Onu adil kılmak demektir. Göz hizasında tutmak demektir. Çünkü en uzun ilişki, en kaliteli ilişki olmak zorunda değildir. Ama en kaliteli ilişkiye dönüşme potansiyeline sahiptir. Belki de mesele budur: Kardeşlik kaçınılmaz olabilir. Ama nasıl yaşanacağı, nasıl düzenleneceği, eşit mi hiyerarşik mi olacağı bizim tercihimizdir. En uzun ilişkiyi adil kılabilirsek, belki en zor olanı da başarmış oluruz.

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?