
Cizre’de 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın öldürülmesine ilişkin davanın 15’inci duruşmasında, kırmızı bültenle aranan özel harekât polisi Mehmet Nurbaki Göçmez’in yurt dışında olduğu tespit edildi. Mahkeme başkanı sanığın bulunduğu ülkeye ilişkin bilgi vermekten kaçınırken, dava Türkiye’de kolluk görevlilerinin yargılandığı dosyalardaki cezasızlık tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
Rastî – Filiz Deniz
Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Ocak 2015’te 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın öldürülmesine ilişkin davanın yeniden görülen 15’inci duruşması yapıldı.
Nihat Kazanhan’ı öldüren ve 2 yıl 7 aydır kırmızı bültenle aranan özel harekât polisi Mehmet Nurbaki Göçmez’in yurt dışında olduğu tespit edildi. Mahkeme başkanı, sanığın bulunduğu yer hakkında bilgi vermekten kaçındı.
Sanığın yakalanamaması ve yurt dışına çıktığının ortaya çıkması, Türkiye’de özellikle kolluk görevlilerinin yargılandığı dosyalarda sıkça gündeme gelen “cezasızlık politikası” tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Davayı takip eden avukatlardan Rojhat Dilsiz, sürecin hukuki ve siyasi boyutlarını Rastî’ye değerlendirdi.
“Yerel mahkeme faili koruyan bir yaklaşım sergiledi”
Dilsiz, davanın ilk aşamalarında verilen kararların ciddi tartışmalara yol açtığını hatırlatarak, yerel mahkemenin önce beraat kararı verdiğini, ardından “haksız tahrik” hükümleri uygulayarak cezayı düşürdüğünü söyledi.
Bu kararların istinaf ve Yargıtay tarafından onandığını belirten Dilsiz, dosyanın daha sonra Anayasa Mahkemesi’ne taşındığını ifade etti.
Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla olayda “haksız tahrik” uygulanamayacağına hükmettiğini belirten Dilsiz, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Anayasa Mahkemesi bu dosyada yaşam hakkı ihlali olduğuna karar verdi ve yeniden yargılama yapılması için dosyayı yerel mahkemeye gönderdi. Bu karar benzer dosyalar açısından emsal niteliğinde bir pilot karar olarak değerlendiriliyor.”
“AYM müebbet dedi, sanık ortadan kayboldu”
Dilsiz’e göre davanın en çarpıcı aşaması Anayasa Mahkemesi kararından sonra yaşandı.
“Anayasa Mahkemesi’nin müebbet hapis cezası verilmesi gerektiğine işaret ettiği anda sanık ortadan kayboldu” diyen Dilsiz, üç yıl boyunca sanığın bulunamadığını ve bu süreçte hakkında yakalama kararı çıkarıldığını söyledi.
Uzun girişimlerin ardından sanık hakkında kırmızı bülten çıkarıldığını belirten Dilsiz, yapılan tespitlere göre sanığın yurt dışına kaçtığını ifade etti.
Dilsiz’e göre bu durum yalnızca bir kaçış değil, Türkiye’de kolluk görevlilerinin yargılandığı dosyalarda sıkça gündeme gelen cezasızlık sorununun da açık bir göstergesi.
“Kolluk faillerinde sistematik bir cezasızlık var”
Dilsiz, faili kolluk görevlisi olan dosyalarda soruşturma ve yargılama süreçlerinin çoğu zaman gerçek faillerin ortaya çıkarılmasını zorlaştıran bir tablo ortaya koyduğunu söyledi.
“12 yaşındaki bir çocuğun başından vurularak öldürüldüğü bir olayda dahi ‘haksız tahrik’ indirimi uygulanabiliyor. Bu, yargının kolluk görevlileri söz konusu olduğunda koruyucu bir refleks geliştirdiğini gösteriyor” dedi.
Bu yaklaşımın yalnızca kurumsal bir ihmal değil, aynı zamanda siyasi bir tutum olduğunu savunan Dilsiz, cezasızlık sorununa dikkat çekti.
“Aile ağır bir travma yaşıyor”
Dilsiz, Kazanhan ailesinin yalnızca çocuklarını kaybetmenin acısını değil, failin yıllardır yakalanamamasının yarattığı ağır travmayı da yaşadığını söyledi.
Ailenin uzun süredir adalet arayışını sürdürdüğünü belirten Dilsiz, özellikle anne Ayşe Kazanhan’ın kanser hastası olmasının sürecin aile üzerindeki yıkıcı etkisini ortaya koyduğunu ifade etti.
“Barış süreci yargıya yansımadı”
Dilsiz’e göre Türkiye’de geçmişte yürütülen “çözüm süreci” ya da “barış süreci” tartışmalarının yargı pratiğine olumlu bir yansıması olmadı.
“Çözüm süreci”ya da “barış süreci” olarak ifade edilen dönemlerin bu tür davalara yargı pratiğinde olumlu bir etkisi olduğunu söylemek mümkün değil” diyen Dilsiz, bugün de birçok dosyada delil bulunmamasına rağmen örgüt üyeliği suçlamasıyla mahkûmiyet kararları verildiğini belirtti.
Benzer bir tabloyun kısa süre önce görülen Hürmüz Diril dosyasında da yaşandığını hatırlatan Dilsiz, soruşturma sürecinin sağlıklı ve adil yürütülmediğini söyledi.
Dosyada yalnızca üç sanığın yer aldığını, iki sanığın önceki yargılamada beraat ettiğini aktaran Dilsiz, kolluk görevlilerinin ihmallerine ilişkin taleplerinin yerel mahkeme tarafından reddedildiğini belirtti.
“Mahkeme duvarlarına çarpıp geri dönüyor”
Dilsiz, insan hakları davalarında hukukçuların çoğu zaman ağır bir mücadele yürütmek zorunda kaldığını ifade etti.
“Biz bunları mahkeme salonlarında dile getiriyoruz. Ancak çoğu zaman söylediklerimiz o duvarlara çarpıp geri dönüyor. Bu nedenle mücadeleyi üst mahkemelerde sürdürmek zorunda kalıyoruz” dedi.
Dilsiz’e göre çözüm süreci ya da benzeri siyasi tartışmaların yargı kararlarına somut bir etkisi olduğuna dair bir işaret bulunmuyor.
"Uluslararası hukuk yolları"
Sanığın yurt dışına kaçmasının ardından uluslararası hukuk mekanizmalarının devreye girdiğini belirten Dilsiz, kırmızı bültenin sanığın yakalanması ve iadesi için önemli bir araç olduğunu söyledi.
Buna rağmen Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmaması durumunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yolunun da açık olduğunu belirten Dilsiz, hukuk mücadelesinin süreceğini vurguladı.
“Bu sadece bir dava değil”
Dilsiz, Nihat Kazanhan dosyasının yalnızca tek bir olaydan ibaret olmadığını belirterek, Türkiye’de özellikle Kürt toplumunu ilgilendiren birçok davada benzer sorunların yaşandığını söyledi.
Zaman aşımı, delillerin göz ardı edilmesi ve faillerin korunması gibi uygulamaların toplumda derin bir güvensizlik yarattığını ifade eden Dilsiz, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Çocukların yaşam hakkına kasteden ve faili kolluk olan davalarda cezasızlık politikasıyla yüzleşilmeden gerçek bir adalet sağlanamaz.”
“Hukukçular olarak biz gerçeğe ve adalete ulaşmak için mücadele ediyoruz. Bu dava sonuna kadar takip edilecek.

