BIST 100
12.930,16 -1,81%
DOLAR
44,3457 0,01%
EURO
51,4473 -0,07%
GRAM ALTIN
6.507,17 2,05%
FAİZ
43,30 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
104,71 3,06%
BITCOIN
71.101,00 1,48%
GBP/TRY
59,3804 -0,21%
EUR/USD
1,1594 -0,12%
BRENT
100,38 -3,93%
ÇEYREK ALTIN
10.639,22 2,05%
Diyarbakır Parçalı Bulutlu
Diyarbakır hava durumu
11 °

Doldur şimdi avuçlarıma gözlerinin kara boncuklarını

Suna Arev

Belediyedeki işinden de oldun. Yok yok, öyle değil... Seni bu güzel havalar mahvetmedi; ben biliyorum, seni asıl mahveden ciğercinin kedileriydi.

Ciğercinin kedileri öyle üzerine geldiler ki istifanı basmak zorunda kaldın. Kurtlarla savaşmak için çok yorgundun; o kast sistemi, o oligarşik yapı… Hey! Sen orada sadece bir hücre kadardın işte, koca gövdenin içinde küçücük bir hücre.

Bir masanın başında mavi mürekkepli bir kaleme boyun eğdin ve işsizlik fermanını anlayarak imzaladın.

Anlaşma şöyleydi: İşyerinin ödediği 12 bin otobüs ehliyeti parası geri ödenmeyecek. Kasım ve Aralık maaşın, Noel ve izin parası da ödenecek. Bu da üç ay soluklanman demekti. Sarı sendikacı da diyor ki:
“Nasıl olsa ehliyetin var, o zamana kadar iş de bulursun.”

Banka kartın bu meblağı hiç görmemiş. Az kalsın kalpten gidecek gibi olsan da öyle havalara girmen boşuna; kira, sigorta, mutfak, ek giderler… Aha işin de zor, hem de çok zor.

İçini rahatlatacak tek şey, seni savunmak için gelen —ki hiç de savunmayan— sendikacıya
“Kaç paraya satıldınız?” demen oldu.
Al işte, içine bir bardak soğuk su serp bari.

Eve giderken içindeki o boşluk… Ne kötü, ne korkunçtu. Üstüne üstlük radyoda çalan şu zımbırtı da neydi öyle:
“İşçisin sen, işçi kal.”
Ardından: “Ah yanmışım ben…”

Çocuklara nasıl açıklayacaksın?
Kira 1200. Eyvah… İşin de zor ha.

Evine nasıl geldin, kendini yatağa nasıl bir ölü gibi attın; bunu bir tek ben bilirim. Uyudun mu gerçekten? Böyle bir iç titremesini, böyle bir travmayı söyle bana, sen kaç kez yaşadın? Başka başka hallerde elbette çok kez… Fakat bu işsizlik ilk kez.

Çocuklara da sözün vardı; ilk defa ailece bir tatil yapacaktınız.
“Bülbülüm altın kafeste…”

Mobilyalar eski… Off, işin zor ha.

İyisi mi sen biraz uyu. Uyuyabilirsen tabii.

İlk hafta uykusuzluk, iştahsızlık. Durmadan kilo veriyorsun. Yediğini kusuyorsun. Kimseyle konuşmak istemiyorsun. Dışarı çıkmaya mecalin mi var?

Hem sana bir şey söyleyeyim mi?
Kimse duymayacak seni. Kimse görmeyecek seni. Bir başınasın. Koca okyanusun ortasında küçücük bir kayığın içindesin. Dalgalar korkunç. Seni ezer, yutar ve batırır.

Zaman…
Sadece birazcık zaman…
Bazen insanı kurtaran tek şey biraz zaman değil midir?

Ömrünün çoğu bu gurbet ellerde geçti. Geldiğinde yeni yetme bir çaylaktın. Sen sırılsıklam âşıktın. Sen bütün yoksullara yardım eli olacak kadar kudretli olacaktın. Vaadlerin vardı, hayallerin vardı, büyük sözlerin vardı.

Peki o büyük aşka ne oldu?

Sen böyle yalnız, dilsiz ve çaresizken… Tüm zamanların temizlikten temizliğe koşmakla geçti. Çocuklarını çocuk arabasında uyutarak, onlarla birlikte gece geç saatlerde eve dönmekle.

Ev mi?
Ya da diğer adıyla cehennem.

Taş olsa çatlar misali.
Yer demir, gök bakır.

Sen hamileydin. Düştüğün cehennemde sessiz, yapayalnız ve beş parasız. Bir elinde gazetede bir ilan, diğer yanında iki çocuk eteğine tutunmuş. İlanın izini sürüyorsunuz.

İşte o kapının ardında…

Yaşlı bir adam: Schumacher. Yatalak. Beter sigara içiyor. Evi berbat. Temizliğini yapacaksın. Günlük gazete ve yemeği de dahil. Kussan da, gebersen de temizleyeceksin.

Temizledin de.

Hem de vicdanınla baş başa kalarak.

Schumacher…
Hani zamanla pencerenin pervazına dayanıp seni bekleyen Schumacher.
Hani dirsekleri seni beklerken yara olan Schumacher.

“Ah,” derdi, “ben bu kadar yaşlı ve hasta olmasaydım… Sen bu kadar genç, üzgün ve mutsuz olmasaydın… Aynı zaman diliminde olsaydık… Ah ne yazık. Aşka geç kaldım. Sen çok erken öldürüldün.”

Ağlıyor musun?

Doldur şimdi avuçlarıma gözlerinin kara boncuklarını.

Daha dün gibi değil mi? O gün de Schumacher’in ihtiyacı olan ne varsa aldın. Yemeğini yedirdin. Yaralı dirseklerine ağlayarak krem sürdün.

Ve o akşam kızını doğurdun.

Adı: Rosa.

Schumacher’in son arzusu buydu.

Senin hikâyen de böyle olacaktı; içinde bir dolu mezar.

Aşk mı?

Güleyim bari.

“Yer demir, gök bakır.”

Sırtında kocaman bir bıçakla daha çok uçurumlardan düşüp parçalanacaktın. Neyse ki bedenini dikmeyi de öğrenecektin.

Ciğercinin kedileri bir dünya dolusuydu. Çok kırılacak, çok yara alacaktın. Fakat insanı da tanıyacaktın.

Zavallı Schumacher…
Bütün gün pencerenin önündeki sandalyesinde dirseklerini senin için çürüten Schumacher…

Bir kavanozun içinde kimsesizler mezarlığına gömülen Schumacher.

Sen de başucuna kırmızı bir gül diktin.

Evet, aşk ve umut…
Biri geç, diğeri çok erken.

“Bırak onu, seni hak etmiyor. Bırak ve mutlu ol.” diyordu.

Kırmızı güle su verdin ve dedin ki:
“Bıraktım.”

Dağlar karını boşalttı zirvelerinden. O vadilere çok sular aktı. Patikaların izleri kayboldu.

Ne çok çalıştın, ne çok… Gece gündüz.

Çocuklarının ağlama seslerini kulaklarına gömerek.

Senden daha iyi temizlik yapan var mıydı bu dünyada? Saklanmış kirleri, tozları, yağları… Dolapların tepelerini, arkalarını, camları, fayansları… Küf kokan banyoları, merdivenleri, kapıları…

El değmemiş mahzenleri senden daha iyi kim temizlerdi?

Aşk ve paylaşmak mı demiştin?

Kimse görmeyecekti seni. Kimse duymayacaktı. O büyük yalan labirentinde dönüp duracaktın.

Ta ki bir daha ölmeyecek kadar öldüğün o güne kadar.

Çok çalıştın. Çok.

Bir başına. Çocukların için. Her şey için.

Ee, ne oldu şimdi?
Bir arpa boyu yol alabildin mi?

Kira 1200.

Masraflar hariç.

Kimse görmeyecek seni. Kimse duymayacak. Bir başınasın.

İyisi mi biraz burada dinlen. Uzun bir yoldan geldin. Yorgun, yaralı ve uykusuzsun.

Ahh… ille de uykusuz.

Uyumak…

Böyle bir hayat da varmış demek için biraz uyu.

Gün ışırken uyanmak. Küçüğünü okula göndermek. Sonra tekrar uyumak… Bütün zamanların uykusuzluğundan öç almak gibi.

Sonra sıcacık yemeklerle küçüğünün okuldan gelişini beklemek.

Sonra en güzel filmleri izlemek.

Tarantino, Coppola, Hitchcock, Kiarostami, Klimov, Polanski, Gobadi, Kurosawa…

Ve daha niceleri.

Böyle bir hayat da varmış demek…

Kitap okumak. Hem de çok okumak. Roman, felsefe, araştırma…

Sonra evi tepeden tırnağa temizlemek.

Sonra Alman dostun Helga ile klasik konserlere gitmek. Biletler ondan, araba senden.

Oh… nefes almak.

Gün ışırken uyanmak.

Vay be… böyle bir hayat da varmış demek.

Nasıl da yorulmuşsun. Nasıl bir kurbanmışsın bu hayatta…

Zaman.
Birazcık zaman.

Çok yorgunsun, biliyorum.

Okyanusun içinde bir kayıksın. Kimse duyamaz seni, kimse göremez seni. Kontondaki para da suyunu çekiyor.

Kira, giderler, mutfak… daha da neler.

Ama sen işçisin.

İşçi kal.

Hadi kayığını ellerinle karaya çek.

Zamanın doldu.

Bu sistem böyle işte.

Öyle eli boş da değilsin canım. Ayağını sağlam bas bu toprağa. Senin kalbini kazanmış yaralı dirseklerin var bu dünyada.

Doldur avuçlarıma gözlerinin boncuklarını da işçi ellerinden öpeyim.

Ciğercinin kullarına inat, ektiğin iğdeler de yeşerdi.

Bahar bağıra bağıra geliyor.

Sabah kuşları daha ötmedi.

Hadi uyansana.

İşe başlama vaktidir şimdi.

Bu kadar yeter.

İşçisin sen.

İşçi kal.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?