
“Se vogliamo che tutto rimanga com'è, bisogna che tutto cambi"
Lampedusa’nın meşhur eseri Leopar’da Sicilya’nın köklü aristokrasisi sarsılırken, genç ve hırslı Tancredi, amcası Prens Salina’ya şu sarsıcı öğüdü fısıldar: ‘’Her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, her şeyin değişmesi gerekir.’’
Altüst oluş dalgasının kapıya dayandığı bir eşikte söylenen bu söz, sistemin bekasını amaçlayan kadim bir paradoksu imliyor. Tancredi için ‘’değişim’’ gerçek bir dönüşümü değil; yeni dalgayı emerek eski imtiyazları başka biçimlerde sürdürme manevrasına tekabül ediyordu. Yeni dalgaların enerjisini sönümlendirmek için yapılan bu sahte dönüşüm hamleleri, her dönem siyasi otoritelerin kriz anlarında sığındığı en ‘güvenli’ limanlardan olmuştur.
Siyasal organizasyonlar için yapısal kriz; bir anlamıyla, pratik hatalardan ziyade, teorik zemin ile toplumsal gerçeklik arasındaki bağın radikal kopuşudur. Bu kopuşun yarattığı sarsıntı anlarında siyasi otorite, dışarıdan gelen radikal eleştirileri dönüştürücü mahiyetinden koparıp sistemi tahkim eden bir restorasyon aparatına dönüştürme eğilimindedir.
Genel olarak sistemik krizlerin derinleştiği zamanlarda işlevsellik kazanan bu tekniği ‘’restoratif eleştiri’’ olarak kavramsallaştırmak açıklayıcı olabilir.
İcazetli bir karakter sergileyen bu eleştiri biçimi; temel motivasyonunu gerçek dönüşümden ziyade, siyasetin ihtiyaç duyduğu rahatlama anlarından alır. Gözü kulağı siyasi otoritede; münasip ‘müdahale’ anlarını kollayan ve tam da siyasetin eleştiriye ihtiyaç duyduğu zamanlarda devreye giren restoratif eleştiri, yapısal nedenlere temas etmek yerine, yapının dışarıya taşan defolarını restore ederek sistemin sürekliliğine hizmet eder. Böylece eleştiriyi evcilleştirerek sistem açısından zararsız hale getiren bu yaklaşım, temelden kaynaklanan sorunları yüzeysel dokunuşlarla makyajlayarak krizi geçici bir tadilat sahasının içine hapsetmiş olur.
Nitekim bu tadilat sahasından yükselen ‘’radikal arınma’’ gibi muğlak çağrılar, bulanık suyun kaynağına yönelmek yerine bir nevi ‘arıtma cihazı’ işlevi görüyor. Sorunu yapısal kökenlerinden koparıp bireysel ahlak zeminine çeken bu filtreleyici yaklaşım, krizi ve vicdanları teskin etmeyi hedefleyen yapay bir hesaplaşma alanı açıyor. Bu teknik aynı zamanda, siyasi otoriteye kontrollü bir ‘özeleştiri’ alanı da sunarak onu sürdürülebilir kılıyor. Dikkatleri sonuçlara kilitleyip asıl kaynağı perdeleyen; dumanı göstererek yangını görünmez kılan bu illüzyon, sorunlara kaynaklık eden mekanizmayı daha da tahkim etmiş oluyor.
Bu kavramsal illüzyon Kürd siyasal alanına yönelik tartışmalarda da çarpıcı biçimde karşımıza çıkıyor. Egemen Kürd siyasetinin politik ve ideolojik açmazlarına dokunmaktan imtina eden veya yüzeysel sonuçlar üzerinden tartış(tır)mak isteyen yaygın bir eğilim söz konusu. Oysa ana ‘yakıtını’ sömürgeleştirilmiş bir ulusun dinamiklerinden alan siyasi hareketin niteliği ve meşruiyeti, ulusal/kolektif talepleri hukuki ve siyasi kazanımlara dönüştürebilme kapasitesiyle ölçülür. Bu bağlamdaki hak ve taleplerin, ‘’halkların kardeşliği/demokratik ulus/entegrasyon’’ gibi soyut ve teorik çerçevesi muğlak bir söylem havuzunun içinde eritilmesi; konjonktürel bir tıkanmadan ziyade, fonksiyonel aygıtları oluşturulmuş bir statüsüzlük tercihine işaret ediyor. Bu stratejik tercih, sayısız bilgi ve belgeyle teyit edilebilir durumdadır. Var olma stratejisini siyasi egemenlik ve hukuki statü gibi somut ve ölçülebilir hedeflerden ütopik bir düzleme kaydıran bir hareketin, siyasetin reel dengelerinden koparak kendi içine çökmesi kaçınılmaz bir hal alır.
Bu stratejik kaymanın sahadaki somut maliyetini gösteren en yakın örnek olarak, Rojava tecrübesi karşımızda duruyor. Reelpolitik olanakları ‘’evrensel/bölgesel kurtarıcılık’’ kurmacasına tahvil eden bu siyaset tarzı, kazanım üreten bir motor olarak değil; aksine ulusal enerjiyi kolonyal çarka entegre eden bir fren mekanizması olarak işliyor. Söz konusu mekanizmanın yazımızın izleğini kesen yanı şudur: Bu fren mekanizması, enerjinin dışsal kazanımlara yönelmesini engellediği ölçüde kendi iç dokusuna yönelerek bürokratik bir çürümeye (de) yol açıyor. Politik ‘savrulma’ ile etik aşınma arasında böylesi organik bir bağ mevcut. Rasyonel siyaset zemininden koparak kendi içine çöken ideolojik organizasyon, zaman içinde kolektif çıkarlara hizmet eden bir ‘araç’ olmaktan çıkıp kendi imtiyazlarını ve konfor alanını korumayı hedefleyen bir ‘öz-amaca’ dönüşüyor. Mezkur organizmanın yaşamsal politik hedeflere yönelen enerjisi bloke edildiği için, kolektif başarı kriterinin yerini kişi kültüne sadakat, toplumsal önceliklerin yerini ise örgüt aygıtının bekası alıyor.
Son günlerde kamuoyuna yansıyan yapısal şiddet vakaları ve bu vakaların faillerini belirsizleştiren ‘aklama raporları’ söz konusu yapısal çürümenin en çarpıcı örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Kolektif hedeflerin olmadığı yerde şeffaflık ve toplumsal denetim; liyakat prensibinin olmadığı yerde ise etik ölçüler erozyona uğrar. Netice itibarıyla Rojava örneğinde tecrübe edilen makro politik yıkım ile mikro alanlarda karşımıza çıkan etik yıkım arasında birbirini besleyen bir ilişki olduğu söylenebilir. Tarihsel ve toplumsal gerçekliğin karşısında konumlanarak hantallaşan bir gövdenin, kendi iç dokusunda hastalıklar üretmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla tanık olduğumuz yozlaşma, sistemin işleyişindeki basit bir arıza değil; Kürd ulusal dinamizmini sönümlendiren paradigmasal kurgunun yapısal sonucudur.
Bu girift tabloya rağmen, tam da bu eşikte devreye giren restoratif eleştirmen, krizin bünyesel nedenlerini sorgulamak yerine, yalnızca yüzeysel sonuçları tartışarak; makro düzeydeki stratejik ‘hedefsizlik’ ile mikro düzeydeki etik çürüme arasındaki illiyet bağını koparmış oluyor.
Hasılı; sorunu kök nedenlerinden koparıp bireysel ve yönetsel zafiyetlere ya da salt dışsal nedenlere indirgeyen bu evcil müdahale; sistemik krizi sözünü ettiğimiz tadilat sahasının içine hapsederek sorunun yapısal kaynağını bizzat ‘’eleştiri’’ eliyle dokunulmaz kılıyor.


