
O notları neden yayımladım?
Filiz Deniz ilk kez konuşuyor
Günlerdir benim adıma konuşuluyor. Rastî adına konuşuluyor. Yayımladığımız İmralı-Kandil görüşme notlarının kim tarafından gönderildiğinden, neden yayımlandığına kadar herkesin bir fikri var.
Ben bugüne kadar konuşmadım.
Çünkü yaptığımız işin arkasında durmak için her gün sosyal medyada kendimizi savunmamız gerektiğini düşünmüyorum. Bir gazeteci için esas olan yaptığı haberdir. Fakat son günlerde yaşananlar artık bir haberin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine yürüyen mesleki bir tartışmanın sınırlarını aştı.
Bu nedenle bazı şeyleri ilk kez kendi adıma anlatmak istiyorum.
İmralı ile Kandil arasında yapıldığı belirtilen görüşmeye ilişkin notlar elime ulaştığında hemen yayımlamadım. Günlerce üzerinde çalıştım. Okudum, yeniden okudum. Metindeki isimlere, tarihlere, kullanılan dile ve o dönemde yaşanan gelişmelerle bağlantılarına baktım. Başka bilgilerle karşılaştırdım.
Sonra önümde haber değeri çok yüksek bir belge bulunduğuna kanaat getirdim.
Yayımlama kararı böyle çıktı.
Rastî bunu üç bölüm halinde kamuoyuna sundu. Üstelik metni kesinleşmiş bir devlet belgesi ya da tartışmasız doğrulanmış resmî tutanak olarak tanımlamadık. Bunun yapıldığı ileri sürülen bir görüşmenin notları olduğunu açıkça belirttik.
Bundan sonrası artık gazetecinin değil, kamuoyunun alanıydı.
Çünkü benim gazetecilik anlayışımda okur, hangi bilgiyi kaldırıp kaldıramayacağına başkalarının karar vereceği bir çocuk değildir.
İnsanlar okur, karşılaştırır, şüphe eder, tarafların açıklamalarını dinler ve kendi kanaatini oluşturur.
Gazetecilik biraz da okura bu saygıyı gösterebilmektir.
Bir belgenin kimin işine yaradığı
Yayın sonrasında tartışmanın büyük bölümü belgenin içeriğinden çok “kim sızdırdı, neden sızdırdı, kimin işine yarıyor?” soruları etrafında döndü.
Elbette bir gazeteci kendisine ulaştırılan materyalin neden kendisine verildiğini düşünür. Kaynağın bir amacı olup olmadığını sorgular. Manipülasyon ihtimalini hesaba katar.
Ama bunların hiçbiri belgenin haber değerini ortadan kaldırmaz.
Bir gazetecinin asıl işi, elindeki bilginin gerçekliğini mümkün olduğu kadar araştırmak, kamu yararı bulunup bulunmadığına bakmak ve doğrulayamadığı noktaları okurdan saklamamaktır.
Kaynağın kimliği ise gazeteciliğin başka bir meselesidir. Gazetecinin kaynağını koruması dünyanın her yerinde mesleğin temel ilkelerinden biridir.
Beni asıl düşündüren başka bir şey oldu.
Bir belgenin yayımlanıp yayımlanmamasına gazeteci değil de siyasi süreçlerin ihtiyaçları karar vermeye başladığında, gazetecilik nerede kalır?
Çünkü yayın sonrasında en fazla duyduğumuz kelimelerden biri “sabotaj” oldu.
Sürece zarar verdiğimiz söylendi.
Ben bunun tehlikeli bir yere çıktığını düşünüyorum.
Gazeteci bir müzakerenin görevlisi değildir.
Devletin de değildir.
Bir partinin ya da örgütün de değildir.
Gazetecinin sorumluluğu, her şeyden önce kamuoyunadır.
Bu ayrım kaybolduğunda gazetecilikle siyasi iletişim arasındaki mesafe de kaybolur.
“Bizde de vardı ama yayımlamadık”
Bu süreçte bazı gazetecilerden ilginç açıklamalar dinledim.
“Bu bilgiler bize de gelmişti.”
“Bizde de vardı.”
“Biz yayımlamadık.”
Olabilir.
Bir gazeteci elindeki belgeyi yayımlamama kararı da verebilir.
Fakat sizin yayımlamama kararınız, başka bir gazetecinin yayımlama kararını gayrimeşru hale getirmez.
Tam tersine burada konuşulması gereken şey iki farklı gazetecilik tercihidir.
Neden yayımlamadınız?
Biz neden yayımladık?
Hangi doğrulama yöntemleri kullanıldı?
Nerede hata yapıldı?
Hangi bölüm sorunlu?
Bunları konuşabiliriz.
Fakat tartışma “Bu yayımlanmamalıydı çünkü sürece zarar verir” noktasına geldiğinde artık gazetecilikten uzaklaşıyoruz.
Ruşen Çakır’ın Rastî’nin yayınını süreci baltalamaya yönelik bir girişim olarak değerlendirmesi de bu nedenle benim açımdan dikkat çekiciydi. Çünkü daha önce sızdırılmış İmralı notlarının gazeteciler tarafından kullanıldığını kendisi de anlatmıştı.
Burada kişisel bir polemik peşinde değilim.
Sadece mesleki bir soru soruyorum:
Bir sızıntı hangi durumda gazetecilik malzemesidir, hangi durumda sabotajdır?
Bu ölçüyü kim koyacak?
İtirazları da yayımladık
Yayımladığımız notlara ilişkin daha sonra çeşitli açıklamalar geldi.
DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Mithat Sancar, Rastî’de yayımlanan biçimiyle böyle bir görüşmenin gerçekleşmediğini söyledi.
Biz bu açıklamayı da haber yaptık.
Kandil’den gelen açıklamalar da haber oldu. Başka aktörlerin söyledikleri de.
Çünkü gazetecilik tam olarak bunu gerektirir.
Yayımladığınız bir haberin arkasında durmak, o habere yapılan itirazları saklamak anlamına gelmez.
Yarın bu notların herhangi bir bölümünün yanlış olduğu somut biçimde ortaya konursa onu da yazmak gerekir. Bir gazetecinin kendi haberini savunmak uğruna gerçeğe gözünü kapatması, yapabileceği en büyük hatalardan biridir.
Ama şu ana kadar yaşanan tartışmanın önemli bir kısmı maalesef belgenin içeriği üzerinden yürümedi.
Benim üzerimden yürüdü.
Önce gazeteciler konuştu, sonra kalabalık geldi
Beni bu süreçte en fazla düşündüren meselelerden biri buydu.
Bir gazetecinin yaptığı haber tartışılacağı yerde gazetecinin kendisi tartışılmaya başlandı.
Sosyal medyada günler süren bir linç başladı. Hakaretler, aşağılamalar, imalar, aynı cümleleri tekrarlayan hesaplar…
Bir süre sonra haber ortadan kayboldu, gazeteci hedef haline geldi.
Daha acısı, bunun ilk işaretlerinin gazetecilerden gelmesiydi.
Gazetecinin gazeteciye yönelik eleştirisinden söz etmiyorum. Eleştiri gazeteciliğin parçasıdır. Benim haberimi yanlış bulabilirsiniz, doğrulama yöntemimi eleştirebilirsiniz, editoryal kararımı ağır biçimde sorgulayabilirsiniz.
Bunlardan rahatsız olmam.
Ama gazeteci, başka bir gazetecinin neyi yayımlayıp yayımlayamayacağına siyasi aktörlerin hassasiyetleri üzerinden hüküm vermeye başladığında ortada ciddi bir problem vardır.
Bu olay bana uzun zamandır düşündüğüm başka bir meseleyi de daha çıplak biçimde gösterdi.
Kürt basınında bağımsız gazetecilik gerçekten ne kadar mümkün?
Bu soruyu başkasına değil, hepimize soruyorum.
Devletin baskısını yıllardır biliyoruz. Gazetecilerin gözaltına alınmasını, tutuklanmasını, gazetelerin kapatılmasını, internet sitelerinin engellenmesini biliyoruz.
Fakat yalnızca devlet baskısını konuşarak özgür basın sorununu açıklayamayız.
Kendi içimizdeki iktidar ilişkilerini de konuşmak zorundayız.
Siyasi hareketlerin, partilerin, örgütlerin, çevrelerin basın üzerindeki görünür ya da görünmez etkisini konuşmadan özgür gazetecilikten söz edemeyiz.
Gazeteci devlet karşısında bağımsız olup kendi siyasi mahallesine karşı bağımsız değilse, ortada yine eksik bir özgürlük vardır.
Belki de bu olayın bana öğrettiği en ağır şeylerden biri budur.
Bir kadın yaptıysa arkasında kim var?
Bir de meselenin kadın tarafı var.
Bunu yazmak benim için kolay değil.
Çünkü yıllardır kadın özgürlüğünün en güçlü sloganlarından birinin yükseldiği bir toplumdan söz ediyoruz.
Jin, Jiyan, Azadî.
Kadının iradesinden, kadın devriminden, erkek egemen sistemin parçalanmasından söz ediyoruz.
Fakat bir kadın gazeteci, bazı insanların hoşuna gitmeyen bağımsız bir karar verdiğinde aynı çevrelerin bir bölümünün ilk yaptığı şey onun arkasında bir erkek aramak oldu.
“Bunu kim yaptırdı?”
“Arkasında kim var?”
“Kimin adına hareket ediyor?”
Bu soruların altında çok eski bir zihniyet yatıyor.
Bir kadının kendi başına karar verebileceğine inanmayan zihniyet.
Bir kadın kaynak geliştiremez mi?
Bir kadın önemli bir belgeye ulaşamaz mı?
Bir kadın üç gün düşünüp, araştırıp, tartıp sonunda tek başına “Ben bunu yayımlayacağım” diyemez mi?
Neden mutlaka arkasında görünmeyen bir erkek, bir örgüt, bir devlet, bir merkez bulunmak zorunda?
Kadını özgürlük mücadelesinin sembolü haline getirip, o kadın sizin istemediğiniz bir karar verdiğinde iradesini elinden alamazsınız.
Kadın yalnızca sizinle aynı düşündüğünde özgür değildir.
Asıl sınav, size rağmen karar verdiğinde başlar.
Ben bu süreçte bunu çok yakından gördüm.
Peki gazeteci nereye gidecek?
Son günlerde kendime başka bir soru daha sordum.
Bağımsız bir Kürt gazeteci baskıya uğradığında nereye gider?
Hangi kuruma güvenebilir?
Hangi meslek örgütü siyasi aidiyetlere bakmadan yalnızca gazetecilik hakkını savunabilir?
Yıllar içerisinde yalnızca siyasi yapılar örgütlenmedi. Sivil toplumun, meslek örgütlerinin ve kamusal alanın içerisinde de güçlü aidiyet ağları oluştu.
Bu her zaman kötü niyetle yapılmış bir şey olmayabilir.
Fakat sonuçlarıyla yüzleşmek zorundayız.
Bir gazeteci herhangi bir siyasi merkeze yaslanmadan hareket etmek istediğinde kendisini son derece yalnız bir alanda bulabiliyor.
Bu yalnızlık sadece benim meselem değil.
Bugün benim başıma gelir, yarın başka bir gazetecinin.
Ve özgür basın tam da böyle zamanlarda sınanır.
Kendi gazetecinizi savunmak kolaydır.
Sizinle aynı siyasi çizgide duran gazeteciyi savunmak da kolaydır.
Gerçek sınav, haberinden hoşlanmadığınız gazetecinin gazetecilik hakkını savunabilmektir.
O notları bugün elime verseler yine yayımlar mıydım?
Bu soruyu kendime çok sordum.
Cevabım evet.
Yine araştırırdım.
Yine beklerdim.
Yine doğrulamaya çalışırdım.
Ve aynı kanaate varırsam yine yayımlardım.
Çünkü bugün dönüp baktığımda asıl tartışmanın İmralı-Kandil notlarından çok daha büyük olduğunu görüyorum.
Mesele artık o üç bölüm değil.
Mesele Kürt kamuoyunun neyi bilip neyi bilmeyeceğine kimin karar vereceğidir.
Devlet mi?
Siyasi partiler mi?
Örgütler mi?
Gazeteciler mi?
Ben toplumun kendi gerçeğiyle karşılaşabilecek olgunlukta olduğuna inanıyorum.
Gazetecinin işi gerçeği toplum için ayıklayıp “bunu bilmenizde sakınca yok, bunu bilmeniz şimdilik uygun değil” demek değildir.
Elbette gazeteciliğin sınırları vardır. İnsan hayatı, güvenlik, mahremiyet, doğrulama, kaynak koruma gibi ağır sorumluluklarımız vardır.
Ama siyasi konfor bunlardan biri değildir.
Birilerinin huzuru kaçacak diye haber saklanmaz.
Bir siyasi süreç zorlanacak diye gazeteci susmaz.
Bir örgüt rahatsız olacak diye belge çekmeceye kaldırılmaz.
Bir devlet istemiyor diye kamu yararı ortadan kalkmaz.
Ben yaptığım yayınla ilgili eleştiriden kaçmıyorum.
Varsa gazetecilik hatamız gösterilsin.
Varsa yanlış bilgi ortaya çıkarılsın.
Varsa eksik doğrulama, konuşalım.
Bunların hepsinin karşısına otururum.
Fakat hakaretin, lincin ve bir kadın gazetecinin iradesini yok sayan komplo teorilerinin karşısında gazeteciliğimi savunmak zorunda olduğumu da biliyorum.
Belki bugün yaşananların en önemli kaydı budur.
Bir gün başka bir gazetecinin önüne de toplumun bilmesi gereken ama güçlü aktörlerin yayımlanmasını istemediği bir belge gelecek.
O gün onun da önüne aynı cümleler konulacak:
“Şimdi zamanı değil.”
“Sürece zarar verir.”
“Bunu yayımlamak kimin işine yarıyor?”
“Biraz bekle.”
İşte gazetecilik bazen tam o anda başlar.
Ben kendi kararımı verdim.
Rastî o notları yayımladı.
Doğrusuyla, yanlışıyla, tartışmasıyla bu kararın sorumluluğunu başkasına yüklemiyorum.
Ben aldım.
Ve arkasındayım.
Filiz Deniz

