
Yazı dizinin nihai değerlendirme ve son kısmına geldik. Önceki 4 bölümde, kimlik temelli çatışmaların çözümüne örnek gösterilen ve sıklıkla atıf yapılan dünya örneklerini genel hatlarıyla yer aldı. Önceki 4 bölümde anlatılan örneklere dair genel bilgiler birçok kaynakta bulunmakta olup, bu bilgiler nesnel şekilde verilmiştir ancak bu bölümde büyük ölçüde kişisel görüşlerim yer alacaktır. Nitekim “değerlendirme” dediğimiz de böyle bir şeydir.
Dünya örnekleri incelendiğinde, kimlik temelli sorunların yalnızca güvenlik politikalarıyla ortadan kaldırılamadığı görülmektedir. Sorunun kaynağında yer alan siyasi, kültürel ve hukuki talepler karşılanmadığı sürece çatışmalar farklı biçimlerde varlığını sürdürmekte; bastırılsa bile zaman içerisinde yeniden ortaya çıkabilmektedir.
Şiddete daha fazla şiddetle karşılık verilmesi, paramiliter yapılanmalar, faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar ve incelenen örneklerin hiçbirinde kalıcı çözüm üretmemiştir. Bu yöntemler kısa vadede bazı sonuçlar doğursa da uzun vadede toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiş, karşılıklı güvensizliği artırmış ve yeni çatışma dinamikleri yaratmıştır.
Ele alınan örnekler arasında kalıcı ve kapsamlı çözümün en belirgin şekilde Kuzey İrlanda ve Bask bölgesinde sağlandığı görülmektedir. Her iki örnekte de demokratikleşme, siyasi katılımın genişletilmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve temel hakların güvence altına alınması belirleyici rol oynamıştır.
Bu sonuçların ortaya çıkmasında Avrupa’daki demokratik kurumların, insan hakları standartlarının ve uluslararası denetim mekanizmalarının da önemli etkisi olmuştur.
İncelenen örnekler, kalıcı çözümün yalnızca silahlı örgütlerle görüşmekten ibaret olmadığını göstermektedir. Başarılı süreçlerde demokratik siyaset alanının genişletildiği, sivil aktörlerin güçlendirildiği ve toplumun farklı kesimlerinin sürece dâhil edildiği görülmektedir. Silahlı örgütlerin etkisini azaltan asıl unsur, demokratik siyasetin meşru ve sonuç alıcı bir kanal haline gelmesidir.
Başarılı örneklerde dikkat çeken bir diğer unsur, tarafların ön şartlara takılmadan sorunun kaynağına odaklanmalarıdır. Kalıcı barışın sağlandığı ülkelerde, çatışmayı doğuran nedenler gerçekçi biçimde ele alınmış ve bu nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik reformlar hayata geçirilmiştir.
Siyasi liderliğin rolü de son derece önemlidir. İspanya’da Adolfo Suárez ve Zapatero, Birleşik Krallık’ta Tony Blair ve Kolombiya’da Juan Manuel Santos gibi liderler önemli siyasi riskler alarak çözüm arayışlarını sürdürmüşlerdir. Toplumsal desteği arkasına alabilen ve kısa vadeli siyasi hesapların ötesine geçebilen liderliklerin, uzun süredir devam eden sorunların çözümünde belirleyici olduğu görülmektedir.
Uluslararası destek ve gözlem mekanizmalarının da süreçlere olumlu katkı sunduğu anlaşılmaktadır. Kuzey İrlanda’da uluslararası komisyonlar, Kolombiya’da Birleşmiş Milletler, çeşitli örneklerde ise üçüncü taraf arabulucular süreçlerin ilerlemesinde önemli roller üstlenmiştir.
Bununla birlikte dış aktörlerin katkısı tek başına yeterli değildir. Esas belirleyici olan, tarafların çözüm iradesi göstermesi ve üzerinde uzlaşılan adımları uygulamasıdır.
Toplum desteği, bütün örneklerde kritik öneme sahiptir. Barış süreçleri yalnızca siyasi aktörlerin mutabakatıyla değil, toplumun önemli bir bölümünün desteğiyle kalıcı hale gelebilmektedir.
Kuzey İrlanda örneğinde referandumla elde edilen güçlü toplumsal meşruiyet, anlaşmanın başarısında önemli rol oynamıştır. Buna karşılık Kolombiya’da toplum desteğinin sınırlı kalması, uygulama sürecini zorlaştırmıştır.
Sorunun birden fazla ülkeyi ilgilendirdiği durumlarda çözüm daha karmaşık hale gelmektedir. Devletlerin güvenlik kaygıları, bölgesel rekabetler ve jeopolitik çıkar çatışmaları çözüm süreçlerini zorlaştırabilmektedir.
Kalıcı çözümler yalnızca çatışmaları sona erdirmemiş, ilgili ülkelerin ekonomik ve siyasi gelişimine de katkı sağlamıştır. İspanya ve Birleşik Krallık örneklerinde görüldüğü üzere, istikrar ortamı ekonomik büyümeyi desteklemiş, uluslararası saygınlığı artırmış ve toplumsal barışı güçlendirmiştir.
Buna karşılık çözüm süreçlerinin yarım kaldığı veya anlaşmaların uygulanmadığı örneklerde sorunlar devam etmiştir. Kolombiya’da anlaşmanın bazı hükümlerinin hayata geçirilememesi, eski FARC mensuplarının bir kısmının yeniden silahlanmasına yol açmıştır. Sri Lanka’da ise askeri zafer elde edilmesine rağmen çatışmanın temel nedenleri tam anlamıyla çözülememiştir. Bu örnekler, yalnızca anlaşma yapılmasının değil, anlaşmanın uygulanmasının da en az müzakereler kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Dünya örneklerinin tamamında müzakereler yıllar sürmüş, süreçler zaman zaman kesintiye uğramış, provokasyonlarla karşılaşmış ve ciddi krizler yaşamıştır. Buna rağmen kalıcı sonuç elde edilen örneklerde taraflar, yaşanan krizlere rağmen çözüm arayışından vazgeçmemiştir.
Sonuç olarak dünya deneyimleri, kalıcı barışın ne yalnızca askeri yöntemlerle ne de yalnızca müzakere masasında sağlanabildiğini göstermektedir. Başarılı örneklerde ortak nokta; demokratikleşme, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, siyasi katılımın güçlendirilmesi, toplumsal desteğin sağlanması ve çatışmayı doğuran nedenlerin ortadan kaldırılmasına yönelik samimi adımların atılmasıdır.
Kalıcı çözümün yolu, taraflardan birinin mutlak zaferinden değil, toplumun geniş kesimlerinin kendini, geleceğin ortak paydaşı olarak görebileceği demokratik ve sürdürülebilir bir düzenin kurulmasından geçmektedir.
2-TÜRKİYE YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME:
Dünya örneklerinin tamamında, kurulu bir ulus devletin belli bir bölgesinde bir halk çoğunluğu bulunmaktadır. Bu halkın nüfusu ve politik bilinci, inkâr, asimilasyon ve baskıya karşı direnebilme potansiyeli yaratmaktadır. Örgütlülüğün temeli ideolojiye veya militana değil halka dayandığından, askerî ya da siyasi yenilgiyle sorun çözülememekte; farklı biçimlerde yeniden örgütlenme ve silahlı ya da silahsız mücadele ortaya çıkabilmektedir. Nitekim Kürt halkı da hem nüfus olarak hem de politik bilinç bakımından güçlü olduğu için devlet asimilasyonda başarısız olmuş, baskı ve zulüm de çözüm üretmemiştir. Tek çare, Kürt halkının ayrılıkçı mücadeleye ihtiyaç duymayacağı kadar geniş hakların yasal ve anayasal güvence altına alınmasıdır. Başarılı dünya örneklerinde yapılan da bundan başka bir şey değildir.
Türkiye’de, devletin kuruluşundan itibaren, Kürtlerin kimlik mücadelesi zaman zaman kesintilere uğrasa da isyanlarla, legal-illegal örgütlenmelerle hep var olagelmiştir. Buna karşılık devlet, mümkün olduğu sürece inkârı sürdürdü. Şüphesiz PKK, Kürt mücadelesinin en disiplinli, sürekli ve güçlü örgütlenmesidir, gerilla savaşını özellikle 1990'lı yıllarda en üst seviyeye çıkarmış ve baş edilmesi zor hale gelmiştir. Gerek bu mücadele gerekse devletin başvurduğu yol ve yöntemler Kürt halkını politikleştirdi, bilinç kazandırdı. Halk kitleleri, kimliğine her alanda sahip çıkmaya başladı, milyonların katıldığı mitingler ve yine seçim sandıklarından çıkan milyonlarca oy, meseleyi devlet için, silahlı bir örgütle savaşmaktan öteye taşıdı ancak PKK de silahta ısrar etti.
PKK, silahla ısrar etmekle kalmadı, halk desteğini kaybetmesine neden olan şehir savaşlarına girdi. Bu stratejik hatayı, Tamil komutanı Karuna’nın 6 bin militanıyla Tamil Kaplanlarından ayrılmasına benzetiyorum. Silahta ısrar ve zamanı gelmiş bir hamle yapmamanın, diğer örneklerde de nasıl bir sonuca neden olduğu görülebilmektedir. ETA, bunun en iyi örneğidir ama Türkiye’de daha kötü sonuçlar verdi, Kürt halkının haklı mücadelesi, kitleleşmenin en üst seviyesindeyken, bu niteliğini kaybetti ve iktidarın daha da otoriterleşmesine gerekçe üretti.
Belki 1990'lı yıllarda devletin PKK ile temasları, PKK'nin savaşma kapasitesinin devlet için endişe verici boyutlara gelmiş olmasındandı ve nitekim daha çok üst düzey askerler aracılık ediyordu ama 2000'li yıllardan sonraki arayışlar Kürt halkının ayağa kalkmasının sonucuydu. Yani devlet, PKK ile savaşmakta zorladığı için değil, politikleşen Kürt halkıyla nasıl baş edeceğini bilemediği için çözüm arayışlarına girdi. Bu yaklaşım, Kürt inkârının aşılmasını sağlasa da Kürt varlığının kabulüne dayanan hakların tanınmasını sağlayamadı. PKK ise devletin çözüm arayışlarını, yalnızca askeri gücüne ve başarılara yorumladı, halk kitlelerinin yalnızca meydanlara ve sandık başına çağırmak için gerekli olduğu kabulüyle hareket etti. Devlet de PKK de merkezi gücünü korumaya odaklandı, bu da çözüm arayışlarının samimi olmamasına ve sürekli tıkanıklık yaratılmasına neden oldu.
Merkezi gücü korumaya odaklanma nedeniyle de Kuzey İrlanda’daki gibi özerk bir demokratik siyaset inşa edilmedi, demokratik siyaset sadece Öcalan’a alan açmak, onu muhatap kılmakla görevliydi. Kürt sivil siyaseti de tüm enerjisini buna harcadı. Siyasi kadrolar yetiştirilemedi, vesayet nedeniyle siyasi kadrolar hiçbir zaman kendi görüşlerini dile getiremedi, yalnızca kendisinin ne söylemesi gerektiğinin kendisine bildirilmesini bekledi, ortak akıl ve ortak karar alma mekanizmaları geliştirilmedi.
Dünya örneklerinde silahlı mücadele veren örgütlerin hiçbirinde PKK'ninki gibi bir mutlak liderlik yoktur, siyasi amaçlar bütünü vardır. Onları bir arada tutan liderlik değil, siyasi amaçtır. Oysa Öcalan, PKK’de tek adamlığı inşa ettikten sonra tek başına defalarca siyasi amacı değiştirmiş ve örgütü (tek tük istisnalar haricinde) yeni siyasete uyumuştur. Öcalan, bunun muhataplığı ve çözümü kolaylaştıracağını varsaymış olabilir oysa onun tek adamlığı, varsaymış olabileceğinin tam aksine örgütün gücünü tüketen, halkı yok sayan bir noktaya evrilmiştir.
Öcalan'ın devlet ile pazarlığı hep “reddedilemeyecek bir teklif sunma” anlayışı içinde ilerledi, ayrıca örgüt içinde tek adamlığının verdiği özgüvenle hareket etti, örgüt üzerindeki gücünün devlet için cazip olacağı ön kabulüyle hareket etti. İşte bu yolla halkın özne olmaktan çıkması, örgütlü mücadelenin ortak akıl ve ortak kararlardan gücünü alması bertaraf edildi ve devletin başlattığı süreçlerde Öcalan'ın gücünü, şark kurnazlığı ile kullanmaya dönük olmasına neden oldu.
Bu nedenle Türkiye’de süreçler, Sri Lanka’daki süreçlere benzemektedir çünkü gerçek bir çözüm iradesi ve arayışı yoktur. Devlet için hedeflenen sadece PKK'nin silahsızlanması ise, onun zamanı çoktan gelip geçtiği için ya herhangi bir müzakere olmaksızın örgütün kendi kararıyla olacaktır ya da bu süreç sadece buna yarayacaktır.
Türkiye’de yürütülen sürecin her iki tarafındaki aktörler, cesur ve kararlı bir görüntü vermektedir. Dünya örneklerinde de görüldüğü gibi, çatışma çözüm süreçlerinde cesur liderlik önemli bir unsurdur. Ancak burada belirleyici olan aktörlerin niyetidir. Soruna kalıcı ve demokratik bir çözüm üretme iradesi bulunmadığında, cesaret gibi görünen söylem ve davranışlar; karşı tarafa kendi şartlarını kabul ettirme, siyasi dengeyi bozma ve toplumsal iradeyi yönsüz bırakma amacı taşıyan taktiksel hamlelere dönüşmektedir. Bu nedenle Türkiye’deki süreç yönünden cesaret gibi görünen şeyin, gerçekte tam bir Şark kurnazlığı olduğu kanaatindeyim.
Devlet açısından, yeni bir sürecin başlatılmasının temelinde hem iç hem de dış siyasi ihtiyaçlar bulunmaktadır. Dış politikada amaç, Rojava’da Kürtlerin kalıcı bir statü kazanmasını engellemek; iç politikada ise iktidarın devamını sağlayacak bir siyasi denklem kurmaktır. Süreç olmasaydı, Rojava’da bugün ortaya çıkan tablonun oluşmayabileceği gibi, iktidar alternatifi olma potansiyeli taşıyan CHP’ye yönelik baskı ve müdahaleler de bu ölçüde kolay olmazdı. Bu yönüyle Türkiye’deki sürecin amacı, dünya örneklerinin büyük kısmından farklılık göstermektedir. Her ne kadar Sri Lanka hükümetinin görüşmelerde samimi olmadığı ve hiçbir zaman gerçekten çözüm aramadığı söylense de Tamilcenin resmî dil olarak kabul edilmesi ve kısmi özerklik sağlanması nedeniyle daha hakiki bir süreç yürütüldüğü ileri sürülebilir.
Yeni sürecin, 2014 yılındaki süreçten farkı, iktidarın Kürt tarafına verdiği mesajdır; “Sorunun çözümü için Türkiye’nin demokratikleşme şart değildir.” Bununla birlikte Kürt kimliğinden kaynaklanan hak taleplerinin ileri sürülmesine tepki göstermekte, “maksimalist taleplerde bulunmayın” uyarısında bulunmaktadır. Buna karşılık Kürt tarafı süreci “barış ve demokratik toplum süreci” olarak tanımlamakta ve demokratikleşme yönünde somut adımlar beklemektedir. Tarafların çözüm anlayışları birbirinden bu kadar uzakken ve ortak tek bir payda yokken, ortak bir zeminde buluşmak son derece zordur. Her iki tarafın da öncelikle kendi siyasi konumunu korumaya odaklandığı bir ortamın, dünya örneklerinin hiçbirine benzemediği açıktır.
Dünya örnekleri, çözüm süreçlerinin uzun soluklu olduğunu göstermektedir. Türkiye’de ilk temasların 1990'lı yıllara uzandığı düşünüldüğünde, sürecin zaten uzun bir geçmişe sahip olduğu söylenebilir. Ancak geçen zamana rağmen kayda değer bir ilerleme sağlandığını söylemek güçtür. Esasen önceki süreç gibi, bu süreç de Erdoğan'ın ihtiyaçlarına göre uzatılacak, dondurulacak veya sürüncemede bırakılacaktır. Gerçi önceki süreçte Kürt sorununu çözme iradesi kısmen de olsa vardı oysa şimdi Erdoğan’a göre Kürt sorunu, TRT Şeş'in ve bazı üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılmasıyla çözülmüştür. Bahçeli'ye göre ise Kürt sorunu yoktur ve hiçbir zaman olmamıştır. Devlet açısından süreç örgütün silahsızlanmasından ibarettir ve bu tavrı nettir. Kürt tarafının bunu görmezlikten gelmesi kolay anlaşılır bir durum değildir ama çelişkili hâl büyük oranda Kürt tarafının ortak akıl ve kararla değil, yalnızca Öcalan’a bağlı hareket etmesiyle ortaya çıkmaktadır.
Kürt inkârının aşılması önemli bir eşik olmakla birlikte, bunun tek başına çözüm olarak sunulması mümkün değildir. Hatta bir halkın varlığını kabul edip haklarını inkâr etmek, bazen daha ağır sonuçlara yol açabilmektedir. “Kürt var ama hakları yok” anlayışı, hangi Kürt için çözüm anlamına gelebilir? İnkârın aşılması, yalnızca silahlı mücadelenin meşruiyet zeminini ortadan kaldırmada önemli bir rol oynayabilir. Kaldı ki silahlı yöntemlerin sorunu çözemeyeceği artık hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Dünya örneklerine bakıldığında, doğrudan muhatap alınmayan IRA ve ETA’nın siyasi çözümler bulunduktan sonra kendiliğinden silaha veda ettiği ve kendilerini feshettiği görülmektedir. Buna karşılık Türkiye’de örgütün, kendisine bağlı tüm örgütlü yapılarla birlikte önce fesih ve tasfiye edilmesinin şart koşulması, silahlı olmasa bile herhangi bir örgütlülüğün kalmamasının amaçlandığını göstermektedir.
Dünya örneklerinde kalıcı çözümlerin daha çok legal ve sivil aktörler aracılığıyla sağlandığı görülmektedir. Çünkü barış generallerle yapılmaz. Aksi yöndeki arayışların başarısızlıkla sonuçlanması, toplumdaki kamplaşmayı derinleştirme ve nefret üretme potansiyeli taşımaktadır. Türkiye’deki sürecin Kürt tarafının yalnızca Öcalan’dan ibaretmiş gibi yürütülmesi, bir kişi üzerinden bütün harekete hükmetme imkânından yararlanılmak istendiği izlenimini vermektedir. Ancak bu durum ciddi bir meşruiyet ve toplumsal rıza sorunu ortaya çıkarmaktadır. Normal şartlarda halk desteğine ve oyuna ihtiyaç duyan bir hükümetin meşruiyeti ve toplumsal rızayı önemsemesi gerekirken, Türk hükümetinin bunu göz ardı etmesi, niyetinden şüphe edilmesi için yeterli bir sebeptir.
Dünya örneklerinde, birden fazla ülkeyi ilgilendiren kimlik temelli sorunların çözümünün, demokratikleşme amacı taşındığında kolaylaştığı; otoriterleşme eğilimi ağır bastığında ise zorlaştığı görülmektedir. ETA örneğinde İspanya-Fransa ilişkileri bunun en iyi örneklerinden biridir. Tamil örneğinde ise tam tersi bir durum söz konusudur. Kürt sorununun yalnızca Türkiye’yi değil, İran, Irak ve Suriye’yi de ilgilendiren çok boyutlu bir mesele olduğu ve bu ülkelerin hiçbirinde insan hakları ve demokrasiye dayalı güçlü rejimlerin bulunmadığı dikkate alındığında, sorunun kalıcı biçimde çözüme kavuşturulması da zorlaşmaktadır.
Dünya deneyimleri dikkate alındığında, Türkiye’de yürütülen sürecin kalıcı bir çözüme ulaşma ihtimalinin oldukça düşük olduğu görülmektedir. Sürece verilen isimler ile süreç devam ederken ülkede yaşanan gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, ortada ne güçlü bir demokratikleşme iradesi ne de samimi bir çözüm yaklaşımı bulunmamaktadır.


