
Büyükçe bir liseydi, kalabalıktı… Polis lojmanlarına yakın olan okulun öğrencilerinin çoğu polis çocuğuydu. Kürd öğrencilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Kasım ayında yaşadığımız ani sürgünden sonra, 93’ün son günlerinde, bir Türkiye şehrinde bulunan bu liseye kaydolmuştum. Neredeyse her teneffüs sigara içmek için tuvalete gidiliyordu. Sessizliğiyle dikkat çeken öğrencilerden birinin bu sigara aralarında beni gözetlediğini fark ediyordum. Bir iki defa sordum, geçiştirdi. Bir gün biraz sıkıştırdığımda, “Kuyruğunu merak ediyorum,” deyiverdi. Hiçbir şey anlamamıştım. “Kuyruklu Kürt” klişesinden haberdar değildim. Böylece kolonyal aklın ürettiği kaba/klasik insandışılaştırma söylemi ile ilk defa karşılaşmış oluyordum.
Kürdlerin bu tür kaba klişelerle aşağılanıp “insanlığın” dışına sürülmek istendiği biliniyor. F. Fanon’un sömürgeci aklın temel karakteri olarak gördüğü bu “zoolojikleştirme” süreci, Kürdü doğa haline hapsedip onu tarihsel ve insani bir özne olmaktan çıkarmayı amaçlıyor. İnsandışılaştırma dediğimiz mekaniğin hedef seçilen grubu ‘ahlaki sorumluluk’ alanının dışına iterek onlara yapılan/yapılacak her türlü şiddeti meşrulaştırmayı içerdiği sır değil. Batı kolonyalizminin Siyahları “primat”, Nazi Almanyası’nın Yahudileri “haşere”, Ruanda’daki soykırımcı aklın ise Tutsileri “hamam böceği” olarak yaftalamasının doğurduğu sonuçlar insanlığın kanlı belleğinde kayıtlıdır. Susan Opotow’un tabiriyle, tam bir “ahlaki dışlama” (moral exclusion) hali söz konusu: Kürdler de böylece “ahlaki evren” dışına itilerek çeşitli şiddet yöntemleriyle bir “ıslaha” ve “temizliğe” tabi tutuluyor/du.
“Tutuluyordu” diyorum; çünkü bu klasik ve kaba yöntem varlığını sürdürmekle birlikte, zaman içinde belli bir evrim geçirdi. Bu kaba dışlamaların yanına son dönemlerde daha ince ve sinsi bir yöntem daha eklendi: Kürd artık yalnızca “kuyruklu bir mahlûk” olarak değil, “kanatsız melek” olarak da kurgulanıyor. İlk bakışta bir yüceltme gibi duran bu imaj, aslında sosyal psikoloji alanında N. Haslam ve J. Vaes’in üzerinde durduğu “pozitif insandışılaştırma” (positive dehumanization) kavramına tekabül ediyor. Bu yaklaşım, bir grubu aşağılamak yerine ona “insanüstü” nitelikler yükleyerek onu aslında gerçek hayatın ve rasyonel siyasetin dışına itiyor. Tıpkı bu kurguda olduğu gibi Kürd, kendi kararlarını verme rüştüne sahip bir aktörden ziyade, başkalarının vicdanını rahatlatan bir figüre dönüşüyor. Haslam’ın da belirttiği gibi, ‘melek katına’ çıkarılan birinden beklenen şey kendi somut çıkarlarını koruması değil, kendisine bu rolü biçenlerin ahlaki konforuna hizmet etmesidir. Kolonyal akıl, Kürdü ‘ahlak evreninden’ kovmak yerine, onu kendi çizdiği dar ve steril bir ahlak dairesinin içine hapsediyor artık. Bu, pratikte, Kürdün kolunu kanadını bağlamayı amaçlayan bir ahlak kıskacını ifade ediyor.
Nitekim Kürdlerin hayatta kalmak için attığı her stratejik adım, rasyonel bir düzlemde tartışılmak yerine genellikle önceden kurulmuş bu ‘ahlak pususu’na düşürülüyor. Bir milletin varlığını güven içinde sürdürebilme çabası kolaylıkla “emperyalizm uşaklığı” veya “Siyonizm’in suç ortaklığı” gibi banal suçlamalarla anında gayrimeşru ve gayriahlaki ilan edilebiliyor. Kurulan bu retorik bariyer, aslında Kürdleri siyasal bir özne olmaktan mahrum bırakmak isteyen kolonyal aklın bir tuzağıdır. Kürd imgesinin zaman içerisinde “kuyruklu mahluk”tan “kanatsız melek” figürüne evrilmesi de tam olarak bu düzeneğin bir parçasıdır; yani Kürdün iradesini sahte bir kutsallık kılıfına bürüyerek onu siyaseten felç etmeyi hedefleyen ince bir dönüşümün hikâyesidir bu.
Özellikle son dönemlerde bu ahlak kıskacının yansımalarını sıklıkla gözlemleyebiliyoruz. Bölge milletlerinin kendi bekaları için gerçekleştirdiği her türlü pragmatik manevra doğal olarak “stratejik akıl/reelpolitik/ulusal çıkar’’ gibi tanımlarla karşılanırken, Kürdlerin benzer dengeler gözetmeyi aklından geçirmesi bile “masumiyetini kirletme” biçiminde ele alınıyor. Örneklendirmek gerekirse; şimdiye kadar kimsenin Filistinli aktörleri Kürdistan’ın işgalcileriyle kurdukları tarihsel bağlardan ve stratejik ittifaklardan dolayı eleştirdiğine tanık olmadım. Ancak deyim yerindeyse Kürdler rüyasında bile İsrail ile diyalog kursa, solcuların ve İslamcıların hemen hepsi Kürdü “mazlumiyetin saflığını” kirlettiği gerekçesiyle mahkûm etmeye çalışıyor. Bu, Kürdün stratejik akla ve politik iradeye sahip olma hakkının gasp edilme arzusunun yansımasıdır. Kolonyal aklın ahlakı, farklı jargonlarla Kürde şunu dikte ediyor: “Senin varlığın ancak mazlum ve pasif bir kurban olduğun sürece meşru; kendi çıkarını gözeten iradi ve dünyevi bir aktör olarak sahneye çıkmaya çalıştığın an meşruiyet alanından dışlanırsın.”
Yine güncel bir örnek olarak; İran’a yönelik gerçekleştirilen operasyonların yarattığı kaotik zeminde gasp edilmiş kolektif haklarını geri almak ve siyasi bir statü elde etmek amacıyla atılacak tüm olası adımlar, en baştan yukarıda zikrettiğim banal klişelerle karşılanıyor. Çünkü sağ ve sol kolonyal akıl, Kürde yalnızca dekoratif bir “melek” libası giydirerek onu iyicil insandışılaştırmaya tabi tutmakla kalmıyor; bu “kutsal” kurguyu onun önüne her an performe etmesi gereken bir ödev olarak da koyuyor. Bu ödev ihlal edildiğinde, onu kendi kurguladığı ahlak evreninin dışına atıveriyor.
Bu kolonyal dayatma aynı zamanda çeşitli kontrol ve denetleme mekanizmaları ile işliyor. Yalnızca politik ve düşünsel eylemleri değil, duygu dünyasını da kuşatmaya çalışan bu kontrol mekanizması, Kürdün kendi katilinin ölümü karşısında ne hissetmesi gerektiğini bile belirlemeye çalışacak kadar ileri gidiyor. Nitekim halkını idama gönderen bir tiranın ölümü karşısında bir Kürdün hissettiği en insani duygular, anında “ideolojik kutsallar” adına bastırılmak isteniyor. Kolonyal aklın ahlakı burada Kürde şunu fısıldıyor: “Senin halkının dökülen kanı, benim büyük ideolojik kıurgumdan daha değerli değil. Bu yüzden celladın ölse bile, sen benim ideolojik yasımı tutmak zorundasın.” Aslında tanık olduğumuz şey tam olarak bir duygu kolonizasyonundan ibaret.
Kürde biçilen rol; rasyonel ve irade sahibi bir aktör (homo politicus) olmak değil, her koşulda “masum” bir mazlum ve pasif bir kurban olarak kalmaktır. Kendi katiline duyduğu öfke bile “başkalarının uşaklığı” olarak yaftalanabiliyor; çünkü idealize edilmiş o “masum meleğin” özerk olarak sevinç ve öfke duymaya ya da kendi acısını ve kaygılarını öncelemeye hakkı yoktur. Bu, Kürdü kendi müstakil varlığına ve hafızasına yabancılaştırmaya çalışan sinsi bir ‘pozitif insandışılaştırma’ örneğine tekabül ediyor.
Üstelik bahsini ettiğimiz bu ahlak kıskacı içeriden de daraltılıyor. Bu kolonyal akıl, Kürd siyasal elitinin kendi iç retoriğinde de karşılık buluyor. Kürdlerin 'doğası gereği' iktidara meyilli olmadığı veya devlet aygıtından 'ontolojik olarak' uzak durduğu yönündeki mistik iddialar, kolonyal ahlakın kurguladığı 'kanatsız melek' imajının içerideki gönüllü yansımasına dönüşüyor. Bu tür söylemler, Kürdleri statüsüz ve devletsiz bırakmayı 'ahlaki bir erdem' gibi sunarak, rasyonel statü arayışlarını ve buna yönelik siyasal iradeyi bizzat içeriden sabote ediyor.
Sonuç olarak, bu kolonyal ahlak bizi; doğaya saplanmış 'kuyruklu bir mahluk' olmak ile göğün yedinci katında 'melek' olma uçları arasında salındırırken, yeryüzündeki politik zemini ayağımızın altından çekmeyi amaçlıyor. Bir milletin kendi yurdunda varlığını koruma, güvenliğini ve egemenliğini tesis etme iradesi, herhangi bir dışsal ahlaki onaya muhtaç olmayan kurucu bir haktır. Eğer mesele ahlak ise bu son derece ahlaki bir eylemdir de. Kürd siyasal aklının bu kıskacı kırmasının yolu; kendisine biçilen o pasif mazlumiyet ve steril masumiyet gömleğini yırtıp atarak, siyasetin dünyevi ve rasyonel alanına cesaretle geri dönmektir. Melekleştirilmeyi ve bu yolla politik ve insani iradesinin felce uğratılmasını reddetmek; kendi kaderi hakkında irade sahibi bir özne olma yolunda atılacak en temel, en ahlaki adımdır.
Ezcümle: Kürdler ne şeytan ne de melektir. Kürdler, tüm insani vasıflarıyla yalnızca Kürd’dür.


