
Akademisyen ve siyasetçi Nesrin Nas, İran Kürtlerinin meselesi yeni değil. Mahabad Cumhuriyeti’nden bu yana bir hafıza, bir deneyim, bir siyasal birikim var. Ama tarihsel haklılık ile uluslararası siyasetin gerçekliği aynı şey değil.
İran’a dönük saldırıların yalnızca rejimi değil, bütün bölgeyi içine çekebilecek bir “kara delik” yarattığını söyleyen Nas, “Terörsüz Türkiye” söyleminin Kürt meselesini çözmek için değil, inkârı sürdürmek için kurulduğunu belirtiyor: “Sorunu ‘terör’ diye tarif ettiğiniz anda, Kürt meselesini zaten yok saymış oluyorsunuz.”
Ortadoğu yeniden ağır bir kırılma döneminden geçiyor. İran’a dönük saldırılar, İsrail-ABD merkezli savaş hattı, İsrail-Körfez eksenli yeni güvenlik mimarisi, Suriye’de çözülemeyen statü sorunu ve Türkiye’de derinleşen siyasal baskı… Bütün başlıklar aynı noktada birleşiyor: sadece bölge değil tüm dünyada demokrasiler gerilerken otoriter yönetimler yükseliyor. Haliyle savaşlar da artıyor; savaş ortamı otoriterliği besliyor, zaten otoriter olan rejimler ise daha sert biçimde tahkim ediliyor.
Rastî Haber Ajansı’ndan Gazeteci Filiz, Akademisyen ve siyasetçi Nesrin Nas ile bu sert dönemi konuştu:
Nas, Ortadoğu’daki savaş ikliminin, Kürt meselesinden Türkiye’deki çözüm arayışına, İran’daki olası çöküş senaryolarından muhalefetin sıkıştırılmasına kadar geniş bir alanda yeni sonuçlar üreteceğini söylüyor.
“Dünya otoriterliğe kayıyor; savaş da bu karanlığın içinde büyüyor”
🔶Dünyada ve bölgede giderek ağırlaşan bir tablo var. Siz bugünkü momenti nasıl tanımlıyorsunuz?
Dünya açık biçimde otoriterliğe doğru kayıyor. Trump gibi figürlerin yükselişi sadece bir lider değişimi değil; küresel siyasette demokratik gerilemenin, hukuk dışılığın ve güç siyasetinin normalleşmesidir.
Tarih bize şunu gösteriyor, Demokratik gerilemenin arttığı dönemler, savaşların da yoğunlaştığı dönemlerdir. Soğuk Savaş sonrası döneme kıyasla bugün çok daha yoğun, daha dağınık ve daha tehlikeli bir savaş dalgasının içindeyiz. Otoriterlik savaşı, savaş da otoriterliği besliyor. Bir kısır döngü oluşmuş durumda.
Ortadoğu da bu döngünün en sert yaşandığı alanlardan biri.
“İran’a saldırı sadece İran’ı değil, bütün bölgeyi içine çekebilecek bir kara delik yaratıyor”
🔶İran’a dönük saldırılar sizce yalnızca rejimi mi hedefliyor, yoksa daha geniş bir plan mı var?
İran’a saldırı sadece İran’la sınırlı bir mesele değil. Bölgenin tamamını içine çekebilecek bir kara delik yaratıyor.
Amerika’nın bölgedeki önceliği artık çok açık, İsrail’i ve Körfez ülkelerini merkeze alan yeni bir güvenlik ağı kurmak. Türkiye bu merkezin tam içinde değil, içinde yer almak istese de çeperinde. O yüzden Ankara da bu yeni tabloda kendi pozisyonunu yeniden kurmaya çalışıyor.
Ama İran’ın çökmesi ya da ağır sarsılması sadece rejimin kaderini belirlemez. İran çok uluslu bir yapı. Orada Kürtler var, Beluçlar var, Azeriler var. Rejim zayıfladığında ya da çatladığında mesele sadece Tahran’daki iktidar boşluğu olmaz; devletin bütün çevre halklarla kurduğu ilişki de sarsılır.
Bu yüzden İran’daki her gelişme, bölgesel bir fay hattını harekete geçirir.
“Mahabad hafızası duruyor önümüzde”
🔶Doğu Kürdistan yani Rojhilat Kürtlerinin bugünkü pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
İran Kürtlerinin meselesi yeni değil. Mahabad Cumhuriyeti’nden bu yana bir hafıza, bir deneyim, bir siyasal birikim var. Ama tarihsel haklılık ile uluslararası siyasetin gerçekliği aynı şey değil.
Bugün Kürtler hâlâ büyük güçlerin stratejik hesaplarında bir özne gibi değil, çoğu zaman bir araç gibi görülüyor. Tarih bize emperyal güçlerin Kürtlerle kurduğu ilişkiyi politik kırılmalarda özne değil, geçici olarak dengeleyici bir araç olarak tasarladığını söylüyor.
Suriye’de SDG ile kurulan ilişki bunun en somut örneklerinden biri oldu. Sahada iş birliği yapılıyor, ihtiyaç duyulunca destek veriliyor, ama iş Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesine geldiğinde verilen sözler tutulmuyor.
İran Kürtleri için de benzer bir risk var. Eğer rejim mevcut haliyle sürerse çok daha acımasız bir baskı dönemi başlayabilir. Ama rejim sarsıldığında da bu, otomatik olarak Kürtler lehine bir sonuç doğurmaz. Çünkü yine uluslararası güçlerin masa kurduğu, Kürtlerin ise o masaya çoğu zaman çağrılmadığı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Oysa Kürtlerin ana meselesi özgürce kendi kaderi üzerinde söz söyleyebileceği ve karar vereceği bir zeminin yaratılmasıdır. Trump’ın İran’da ayaklanma olursa Kürtler destek verebilir sözü. Kürtleri yaşadıkları coğrafyadaki otoriter rejimlerin hışmına teslim edecek sorumsuz bir açıklamadır.
“Kısa vadede Doğu Kürdistan’da özel bir yönetim beklemek gerçekçi değil”
🔶Peki kısa vadede Doğu Kürdistan’da özerk ya da özel bir yönetim ihtimali görüyor musunuz?
Kısa vadede böyle bir ihtimal çok güçlü görünmüyor. İran’a yönelik mevcut saldırılar, paradoksal biçimde rejim muhaliflerini bile kısa vadede “İranlılık” kimliği etrafında toparlayabilir. Dış saldırı altında toplumların refleksi çoğu zaman budur. O nedenle rejimin çok kısa sürede çökeceğini düşünmüyorum.
Kürtler de zaten bu yüzden şu aşamada daha sakin, daha sağduyulu davranıyor. Bu tutum önemli. Yektan Türkyılmaz’ın da işaret ettiği gibi İran’da Kürtlerin çoğulcu yapısı sağduyulu ve dengeli davranmalarını sağlıyor. Çünkü hesapsız çıkışlar Kürtleri bir kez daha büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin arasında ezebilir. Tabii ki bu Kürtlerin kendileri için kendi geleceği üzerinde söz söyleme koşullarının olgunlaşmasını beklemekten alıkoymaz. Bu da onların en doğal hakkıdır.
Esas mesele şu; Kürtlerin kendi adlarına konuşabildiği, kendi gelecekleri üzerine söz söyleyebildiği bir düzenin kurulması. Bugün asıl ihtiyaç bu.
“Türkiye’de ‘çözüm süreci’ diye sunulan şey, aslında bekleme ve oyalama siyaseti”
🔶Türkiye’de yeniden dolaşıma sokulan ‘çözüm’ tartışmalarını nasıl okuyorsunuz?
Ben buna çözüm süreci demiyorum. Bu daha çok bekleme, erteleme ve yönetme siyaseti.
Türkiye uzun süredir Suriye’deki gelişmeleri bekliyordu. Rojava’da ne olacak, orada nasıl bir yönetim modeli çıkacak, Kürtler hangi statüyü alacak ya da alamayacak… Bütün hesaplar bunun üzerine kuruluydu.
Türkiye’nin temel korkusu tam da burada. Rojava’da ya da başka bir Kürt bölgesinde özel bir yönetimin oluşması, Ankara açısından yalnızca dış politika başlığı değil; içerideki Kürt meselesini de doğrudan etkileyen stratejik bir tehdit olarak görülüyor.
O yüzden Türkiye’nin bütün dili de, bütün pozisyonu da, bütün sertliği de dönüp dolaşıp Kürtlerin geleceği üzerine kuruluyor.
Açıkça bunu söylemeselerde TBMM komisyonu raporunu yazacak ona göre yol haritası ortaya konacak deniyordu. Rapor yazıldı, kamuoyuna açıklandı, Suriye’de Kürtler ciddi biçimde geriye çekildiler ama hala iktidardan somut bir adım gelmedi. Şimdi de İran var. Bu bahane de kullanıldığı kadar kullanılacak, iktidarın çıkarları doğrultusunda ya erken seçim ya da yeni anayasa şarıyla gündeme alınacaktır diye düşünüyorum.
“Yasa değiştirmeden bile adım atılabilir, ama iktidar bunu bilinçli olarak yapmıyor”
🔶Türkiye’nin iç siyasetinde hukuki ve siyasi yumuşama için alan var mı?
Mevcut anayasa ve mevcut yasalar uygulansa bile hasta tutuklular serbest bırakılabilir. AİHM ve AYM kararları uygulanabilir. Siyasi davalarda hukuksuzluk sonlandırılabilir. Kayyım siyaseti terk edilebilir. Ama bunlar yapılmıyor.
Bu yapılmıyorsa, mesele yasal eksiklik değil, siyasi tercihtir.
Bugün “barış” konuşulurken bile en basit hukuk normlarının işletilmemesi, iktidarın aslında çözüm değil, kontrol istediğini gösteriyor.
‘Terörsüz Türkiye’ söylemi, Kürt meselesini inkâr dilidir”
🔶Son dönemde sık kullanılan ‘Terörsüz Türkiye’ söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu söylem başlı başına sorunu tarif etme biçimidir. Ve yanlış bir tarif, yanlış çözüm üretir.
“Terörsüz Türkiye” dediğiniz anda, sorunun kaynağını Kürt meselesi değil terör olarak kodlamış oluyorsunuz. Yani Kürt meselesi diye bir şey yok, sadece güvenlik sorunu var demiş oluyorsunuz. Bu da meselenin siyasal, tarihsel ve toplumsal gerçekliğini inkâr etmektir.
Oysa Kürt meselesi vardır. Kimlik, temsil, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi, anadil, siyasal tanınma gibi başlıklar vardır. Siz bunların hepsini görmezden gelip her şeyi “terör” kelimesine sıkıştırırsanız çözüm değil, baskı üretirsiniz.
“DEM Parti şerh düşüp kabul ederek kendi siyasal alanını daralttı”
🔶Muhalefet cephesinde, özellikle DEM Parti’ye dönük de eleştiriler var. Komisyon Raporuna şerh düşürmesi ama imzalaması…Siz bu tutumu nasıl görüyorsunuz?
DEM Parti’nin komisyon raporuna şerh düşüp sonra kabul etmesi ciddi bir çelişkidir. Bu, kendi siyasi itirazını koyup sonra o itirazı fiilen geri çekmek anlamına gelir.
Burada daha derin bir problem var. Abdullah Öcalan’ın “tek irade” gibi görülmesi, partinin parti olma özelliğini zayıflatıyor. Bu, hem kurumsal siyaseti daraltıyor hem de partinin kendi sözüyle, kendi örgütsel aklıyla hareket etmesini zorlaştırıyor.
Böyle olunca parti, toplumsal talepleri taşımak yerine tek bir merkezin bekleme hattına sıkışabiliyor. Bu da Kürt siyasetinin hareket alanını daraltıyor.
“AKP’nin derdi barış değil; tek kişilik rejimi kalıcılaştırmak”
🔶Türkiye iç siyasetine gelirsek… İktidarın önceliği sizce nedir?
AKP’nin önceliği barış değil. Önceliği tek kişilik yönetim rejimini kurumsallaştırmak.
Muhalefeti bölmek, parçalamak, yalnızlaştırmak ve özellikle Kürt seçmeni yeniden kendi denklemine çekmek istiyor. 31 Mart yerel seçimlerinden sonra iktidar şunu gördü: Kaybında Kürt seçmenin CHP’ye verdiği destek belirleyici oldu. Şimdi o seçmen tabanını Cumhur İttifakı çizgisine çekmeye çalışıyor.
Burada DEM Parti’nin Cumhur İttifakı’na doğru itilmesi ya da en azından muhalefetten koparılması, iktidar açısından büyük bir stratejik kazanç olur. Suriye’deki kırılganlık da, içerideki kutuplaşma da bu hesabı besliyor.
“Türkiye’de hâlâ kurumsal muhalefet var, ama ağır baskı altında”
🔶Türkiye’yi İran ve Rusya gibi örneklerden ayıran bir şey kaldı mı?
Evet, kaldı. Türkiye’de hâlâ ciddi ve kurumsal bir muhalefet var. İran ve Rusya’yla aynı yerde değiliz. Ama muhalefet çok ağır bir baskı altında. Açıkça kurumsal bir şiddetin hedefinde.
Belediye başkanlarının tutuklanması, cumhurbaşkanlığı adaylarına dönük siyasi operasyonlar, sürekli açılan davalar… Bunların hiçbiri sıradan hukuk süreçleri değil. Bunlar siyasi davalardır. Bu davalar Türkiye’nin yeniden demokrasiye dönüp dönemeyeceğini de belirleyecek davalardır.
Ve iktidar değişmediği sürece bu davalardan adil bir sonuç beklemek gerçekçi değildir. Demirtaş, Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay örnekleri önümüzde duruyor.
“Toplum barış istiyor ama neyin nasıl olacağını bilmiyor; çünkü tartışma zemini yok edildi”
🔶Toplum bu süreçleri nasıl izliyor sizce?
Toplum genel olarak barış istiyor. İnsanlar, çatışmasız bir ülke istiyor. Ama sorun şu: Ne konuşulduğunu, nasıl bir süreç işletildiğini, hangi pazarlıkların yapıldığını bilmiyorlar.
Çünkü açık tartışma zemini yok. İfade özgürlüğü yok. Şeffaflık yok. Parlamento devre dışı. Medya büyük ölçüde iktidarın kontrolünde. Toplum sadece slogan duyuyor ama içeriğe erişemiyor.
Oysa barış süreçleri böyle yürümez. İspanya örneği de, Kuzey İrlanda örneği de bunu gösterir. Gerçek barış süreci, demokratikleşme adımlarıyla birlikte yürür. Süreci yürütenler aradında tam bir eşitlik şarttır. Siz her geçen gün demokratik alanı daraltarak böyle bir süreci yürütmeye kalkarsanız, toplum buna güvenmez.
“Kürtler sessiz çünkü örgütsüz öfkenin bedelini en ağır onlar ödedi”
🔶Kürt toplumundaki son dönem sessizliği nasıl yorumluyorsunuz?
Bu sessizlik bir onay değil. Daha çok ağır bedellerin ardından gelen bir çekingenlik hali.
Kürt toplumu defalarca sokağa çıktı, defalarca çok ağır bedeller ödedi. Güçlü ve kurumsal bir muhalefet desteği olmadan yeniden sokağa çıkmanın neye mal olacağını biliyorlar. O yüzden bugün daha temkinli, daha beklemeci bir ruh hali var.
Ama bu, değişim isteğinin kaybolduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine Kürtlerde hâlâ değişim arzusu ve umut var. Demokrasiye, özgürlüğe, eşitliğe ve adalete Kürtlerin de biz Türklerin de ekmek kadar su kadar ihtiyacı var. Fakat buna eşlik eden bir yorgunluk ve hareketsizlik de var. Bu yorgunluk, siyasetsizlikten değil; çok uzun süredir sonuç alınamayan ağır mücadele deneyimlerinden kaynaklanıyor.
🔸Son olarak, bugünün dünyasında toplumsal direnişin zayıflaması sizce neyle ilgili?
Teknoloji bize özgürlük getirmedi. Aksine insanları daha yalnız, daha dağınık ve daha kolay denetlenebilir hale getirdi.
Sanayi toplumunun örgütlülüğü büyük ölçüde yok oldu. Prekaryalaşmayla birlikte toplumların direnme kapasitesi zayıfladı. İnsanlar daha çok konuşuyor ama daha az yan yana geliyor. Daha çok görüyor ama daha az müdahale ediyor. Bu da otoriter rejimlerin işini kolaylaştırıyor.
Bugün en büyük sorunlardan biri de bu: Öfke var, adaletsizlik var, baskı var; ama bunları ortak siyasal iradeye dönüştürecek örgütlü zemin çok zayıf.
O nedenle elde kalan kurumlara, kurumsal muhalefete sahip çıkmak hayati.”

