
Çocuktum o zamanlar. Düştüğümde, canım yandığında annem de bir çaresizlik yaşardı. Çünkü benim acımı ortadan kaldırmaya gücü yetmezdi. Yapabileceği şey, dikkatimi dağıtmak, beni oyalamak ve güldürmeye çalışmaktı. Acının yerine daha olumlu bir duygu koymaya çabalardı. Sonra beni öper ve "Geçti" derdi. Oysa annemin söylediğiyle bedenimin bana söylediği şey arasında bir uçurum vardı. Annem acının geçtiğini söylerdi ama bedenim hâlâ acırdı. Belki de dışarıdan gelen söz ile içeride yaşanan deneyim arasındaki farkı ilk kez o zamanlarda öğrenmeye başladım. Bu tür uyumsuzluk aslında bir huzursuzluk kaynağıydı…
O zamanlar annem benim gözümde en iyi bilendi. Dünyayı ondan öğreniyordum. En bilgili en görgülü kişiydi. Anne insanın ilk öğretmeni… Karnımın acıktığını, yorulduğumu, uykumun geldiğini bile çoğu zaman o bana söylerdi. Oyun oynarken yanımıza gelir, "Acıktınız, hadi yemek yiyin" derdi. Ya da "Uykunuz geldi, yatma vakti" diye seslenirdi. Sanki bedenimizin içini görebiliyordu. Adeta elinde bir röntgen ya da ultrason cihazı varmış gibi ne hissettiğimizi biliyordu. Dahası, yalnızca bedenimizde olup biteni değil, zihnimizden geçenleri de bildiğine inanırdık. Çocuk için anne çoğu zaman her şeyi bilen bir varlıktır. Bir süre sonra kendimi dinlemeyi, kendi duyumlarımı algılamayı bıraktım; annemi dinlemeye başladım. Annemin "akıllı oğlu" olurken kendimden uzaklaştım. Bedenimin ne söylediğinden çok, benden ne beklendiğine kulak verdim. İnsan kendini böyle terk ediyor. İnsan kendisinden böyle uzaklaşır. Yani insan kendisinin yabancısı oluyor.
Bu deneyim yalnızca anneyle sınırlı kalmıyor. Benzer bir tasavvur yani anacan olan tanrıya yansıtılıyor. Tanrı da içimizi gören ne düşündüğümüzü ne hissettiğimizi ve hatta ne yapacağımızı bilen bir varlık olarak tahayyül ediliyor. Çocuğun her şeyi bilen anne imgesi, başka bir düzlemde her şeyi bilen Tanrı imgesine dönüşür. Böylece insan, kendi iç dünyasına ulaşmak için bile çoğu zaman dışarıdaki bir bilenin sözüne ihtiyaç duyar. İnsan içini dışarıdan öğreniyor.
Modern toplum da benzer bir biçimde işler. Yemek yemek, uyumak ve dinlenmek gibi en temel bedensel ihtiyaçlarımız bile giderek çalışma hayatının mantığına göre düzenleniyor. Bir işyerinde çoğu zaman gerçekten acıktığımızda değil, bize ayrılan molada yemek yeriz. Uykumuz geldiğinde uyumayız; ne zaman uyuyacağımızı, ertesi sabah kaçta işe gitmemiz gerektiği belirler. Sabah aç olup olmadığımıza pek bakmadan kahvaltı yaparız, çünkü birazdan işe gideceğimizi ve gerçekten acıktığımızda yemek yeme imkânımızın olmayabileceğini biliriz. Böylece midemizin, uykumuzun, yorgunluğumuzun ritmini giderek dışarısı, daha doğrusu çalışma hayatı düzenlemeye başlar. Bedenimizi giderek daha az dinleriz. Dış koşullar bize yalnızca ne yapacağımızı değil ne zaman ne hissetmemiz gerektiğini de söyler. Bedenim henüz acıkmamış olabilir, fakat çalışma düzeni bana “Şimdi yemek zamanı” der. Gerçekten acıktığımda ise “Şimdi çalışmalısın” diyerek beklememi ister. Beden, kendi ritmini izlemek yerine yaşam koşullarının ritmine uyum sağlamaya zorlanır. Böylece yapmam gereken ile hissettiğim şey arasındaki mesafe giderek büyür.
Çocukken annenin söylediğiyle başlayan bu süreç, yetişkinlikte kurumlar, çalışma saatleri, takvimler ve toplumsal beklentiler tarafından sürdürülür. Önce anne “Acıktın” der; daha sonra saat, işyeri ve gündelik hayatın düzeni söylemeye başlar. İnsan zamanla kendi bedeninin sesinden çok dışarıdaki düzenin sesini duyar. Üstelik bu yalnızca açlık, uyku ve dinlenmeyle sınırlı değildir. Eğlenmenin bile belirlenmiş bir zamanı var. İnsanlar en çok hafta sonları eğlenir; çünkü eğlenme isteğinin ne zaman ortaya çıktığından çok, çalışmanın ne zaman sona erdiği belirleyicidir. Eğlence, arzunun zamanına değil, işten arta kalan zamana yerleştirilir. Hafta içi yorgun olabiliriz ama dinlenemeyiz; neşelenmek, arkadaşlarla buluşmak, gece geç saatlere kadar oturmak için hafta sonunu bekleriz. Cinsellik bile bundan bütünüyle bağımsız değildir. Cinsel yakınlığın ve arzunun yaşanabileceği zaman da çalışma düzenine göre biçimlenebilir. Ertesi sabah erken kalkma zorunluluğunun olmadığı hafta sonları, cinselliğe daha fazla zaman ve alan açılır. Böyle bakıldığında çalışma hayatı yalnızca emeğimizi ve zamanımızı örgütlemez; uykumuzu, açlığımızı, dinlenmemizi, eğlencemizi ve hatta arzumuzu yaşayabileceğimiz zamanı da düzenler. Sonunda insanın içsel ritmiyle toplumsal zaman arasında bir ayrışma ortaya çıkar: Beden başka bir şey söyler, takvim başka bir şey. Acıkınca yemeyiz, yemek zamanı gelince yeriz; yorulunca dinlenmeyiz, tatili bekleriz; arzuladığımızda yakınlaşmayız, uygun zamanı kollarız. Böylece modern hayat yalnızca ne yaptığımızı değil, bedenimizle ve arzularımızla kurduğumuz ilişkiyi de biçimlendirir.
İnsan en çok kendisini tanıyabilir galiba…
Yazılarımda sık sık kendimden söz ediyorum. Çünkü en iyi kendimi tanıyorum. Ayrıca bazılarının yaptığı gibi, "Bir danışanım/hastam…" diye başlayan cümlelerle de ciddi bir sorunum var. Burada hastam olarak söz ettiğim her hasta kurgu, uydurma bir hasta yani. Gerçek bir hastanın hikâyesini, kimliğini gizlediğimi düşünerek bile olsa, kamusal bir metnin malzemesi hâline getirmeyi doğru bulmuyorum.
Kendimden bu kadar çok söz etmem, narsizmim ya da kendime fazlasıyla önem vermemin bir göstergesi olarak anlaşılabilir. Kuşkusuz bunda bir doğruluk payı da vardır. Fakat benim asıl meselem başka: Psikanalizde, birlikte çalıştığımız insanlarla uğraşırken bir yanımızla da sürekli kendimizle uğraşırız. Karşı aktarım dediğimiz şey, görüşme sırasında analistin kendi içinde ortaya çıkan duygular, düşünceler, imgeler ve bedensel duyumlardır. Ancak bunlar yalnızca bize ait olmayabilir; hastanın ruhsal dünyasından, onun ilişki kurma biçiminden ve o anda aramızda oluşan ilişkiden de kaynaklanabilir. Bu nedenle bir yandan hastayı dinlerken diğer yandan içimizde oluşan duyguların yalnızca kendi geçmişimize mi ait olduğunu, hastanın bize aktardığı bir şey mi taşıdığını, yoksa o anki ilişkinin içinde mi doğduğunu anlamaya çalışırız.
Analist, hastayı dinlerken kendi bedenini de dinler. Bazen görüşme sırasında oluşan sıkıntı, yorgunluk, öfke, uyku hâli, daralma ya da huzursuzluk yalnızca analistin kişisel ruh hâli değildir; ilişkinin içinde beliren ve henüz söze dönüşmemiş bir şeyi de taşıyabilir. Bu nedenle psikoanalitik dinleme yalnızca kulakla yapılan bir dinleme değildir. Analist, kendi içinde ve bedeninde oluşanları da ilişkinin bir parçası olarak izler. Bu anlamda kendimden söz etmem yalnızca narsistik bir mesele değil, aynı zamanda psikoanalitik bir meseledir. Bir psikanalist yalnızca ötekileri anlatıyor, kendisini anlatının dışında ve gözlemlediği ilişkinin uzağında tutuyorsa psikanalizden de uzaklaşıyor olabilir. Çünkü analist, gözlemlediği olayların dışında duran tarafsız bir araç değildir. Her ilişkiye kendi geçmişiyle, duygularıyla, kırılganlıklarıyla ve kör noktalarıyla katılır. Psikoanalitik çalışma yalnızca karşımızdakini anlamaya çalışmak değildir; onu dinlerken içimizde neler olup bittiğini de izlemektir. Bu nedenle kendimden söz etmek, yalnızca kendimi önemsememin değil, analitik çalışmanın kaçınılmaz bir sonucudur. Psikanalist ötekini anlamaya çalışırken kendisini de dinlemek zorundadır. Çünkü bazen hastaya açılan yol, analistin kendi içinde oluşan bir duygudan geçer.
Belki de benim için psikanalizin temel sorularından biri tam olarak budur: İçimde duyduğum ses gerçekten bana mı ait, yoksa bana yıllar boyunca ne hissetmem gerektiğini söyleyenlerin sesi mi? Acım gerçekten geçti mi, yoksa biri bana "Geçti" dediği için mi geçtiğine inandım? Acıktım mı, yoksa yemek saati geldiği için mi yemek yiyorum? Yoruldum mu, yoksa günün bitmesine daha çok olduğu için yorgunluğumu ertelemek zorunda mıyım?
Tanıştırayım: Hartmut Rosa…
Hartmut Rosa, modern yaşamın insanı kendi deneyiminden, bedeninden ve dünyayla kurduğu canlı ilişkiden nasıl uzaklaştırdığını sorgular. Hızlanmış bir dünyada insan daha fazla şeye ulaşır, daha fazla seçeneğe sahip olur, daha çok yere gider, daha çok insanla temas kurar; ama bütün bu artışa rağmen dokunduğu şeylerden giderek daha az etkilenir. Dünya daha erişilebilir, kullanılabilir, ölçülebilir ve yönetilebilir hâle gelirken insanın onunla kurduğu canlı ilişki zayıflar.
Rosa’nın “rezonans” adını verdiği şey, insanın dünyayla yalnızca işlevsel bir ilişki kurmamasıdır. Rezonans, dünyadan etkilenmek, ona cevap verebilmek ve bu karşılaşma içinde kendisinin de değişmesine izin vermektir. Dünya yalnızca kullanılan, tüketilen ve denetlenen bir nesne olmaktan çıkar; bize seslenen bir şeye dönüşür. Rezonans, dünyayı bütünüyle kontrol etmek değil, onun sesini duyabilmektir. Fakat burada bir soru ortaya çıkar: Kendi bedeninin sesini duyamayan biri dünyanın sesini nasıl duyacaktır?
İnsan kendi açlığını, yorgunluğunu, acısını, korkusunu ya da arzusunu sürekli dışarıdaki ölçülere göre düzenliyorsa, zamanla kendi içsel ritmiyle ilişkisi de zayıflar. Beden “Acıktım” der ama saat “Henüz yemek zamanı değil” der. Beden “Yoruldum” der ama iş “Devam et” der. Beden “Uyumak istiyorum” der ama takvim başka bir ritim dayatır. Arzu ortaya çıkar ama uygun zaman değildir. İnsan böylece giderek kendi içinden gelen sese değil, dışarıdaki düzenin sesine kulak vermeye alışır. Bu anlamda yabancılaşma yalnızca dünyaya yabancılaşmak değildir. Belki de daha önce, insanın kendi bedenine yabancılaşmasıyla başlar. Kendi duyumlarından kuşku duymayı öğrenen, hissettiğini sürekli dışarıdan onaylatmak zorunda kalan biri, bir süre sonra yalnızca bedeninin değil, kendi deneyiminin de güvenilirliğini yitirir.
Çocuklukta bunun ilk biçimleriyle karşılaşırız. Çocuk “Acıyor” der, yetişkin “Geçti” der. Çocuk “Korkuyorum” der, “Korkacak bir şey yok” denir. “Acıktım” der, “Daha yeni yemek yedin” cevabını alır. Burada yetişkin çoğu zaman çocuğu sakinleştirmek ister; fakat tekrarlandığında çocuk kendi bedeninden gelen bilgiyi dışarıdaki otoritenin bilgisiyle değiştirmeyi öğrenebilir. Kendi hissettiği şey ile kendisine söylenen şey arasındaki mesafe büyür. Yetişkinlikte annenin ya da babanın yerini kurumlar, çalışma saatleri, takvimler, uzmanlar ve toplumsal beklentiler alır. Dışarıdaki ses değişir ama yapı büyük ölçüde aynı kalabilir. Önce anne “Acıkmadın” der; sonra işyeri “Şimdi yemek molası” der. Önce biri “Yorulmadın” der; daha sonra çalışma düzeni “Henüz dinlenemezsin” der. İnsan giderek bedeninin ne söylediğinden çok, ne yapması gerektiğine odaklanır.
Rosa’nın rezonans kavramını burada biraz psikanalitik bir yönde genişletmek mümkün. Rosa’nın kendisi rezonansı doğrudan “bedenin sesini dinlemek” olarak tanımlamaz. Onun temel meselesi, özne ile dünya arasında karşılıklı bir etkilenme ve cevap verme ilişkisidir. Fakat belki de dünyayı yeniden duyabilmenin koşullarından biri, insanın önce kendi içinden gelen sesi yeniden duyabilir hâle gelmesidir. Çünkü kendi acısını duyamayan, başkasının acısını da kolayca ıskalayabilir. Kendi yorgunluğunu fark etmeyen, dünyanın kendisinde yarattığı yankıyı da fark etmekte zorlanabilir. Kendi arzusuna yabancılaşan biri, karşısındaki insanla kurduğu ilişkinin gerçekten kendisine ne yaptığını da duyamayabilir. Böylece rezonansın önünde yalnızca hız değil, içsel duyarsızlaşma da bir engel hâline gelir.
Belki de bu yüzden sürekli iletişim çağında asıl mesele daha fazla konuşmak değildir. Daha fazla mesaj, daha fazla görüntü, daha fazla bilgi ve daha fazla temas her zaman daha fazla ilişki anlamına gelmez. Asıl mesele yeniden duyabilir hâle gelmektir: Kendi bedenimizi, kendi sesimizi, karşımızdakini ve dünyayı. Psikanaliz de belki tam burada başlar. Bir zamanlar dışarıdaki bir sesin bastırdığı, küçümsediği ya da geçersizleştirdiği iç sesi yeniden duyabilme çabasında. Başkasının ne hissetmem gerektiğini söylediği yerden, kendi deneyimime yeniden dönebilmekte.
Annemin “Geçti” dediği yerde, bedenimin hâlâ “Acıyor” diyebilmesine izin vermekte…


