
Garip bir zamanda yaşıyoruz. Giuliano da Empoli’nin Die Stunde der Raubtiere (Yırtıcı Hayvanlar Zamanı, 2025, 3. Baskı) adlı kitabında işaret ettiği gibi, geçmişte kaosu çoğu zaman eşkıyalar, isyancılar ya da devlet dışı aktörler üretirdi. Düzeni kurmak ve kaosu bastırmak ise yöneticilerin görevi olarak görülürdü. Bugün ise bu sınırın giderek bulanıklaştığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Kaosu bastırması gerekenler bazen bizzat kaosun üreticisi haline gelebiliyor. Siyasetin temel işlevlerinden biri olan düzen kurma görevi, kimi zaman bilinçli bir istikrarsızlık üretimine dönüşebiliyor. Bu durum yalnızca politik bir strateji değil; aynı zamanda psikolojik bir boyut da taşıyor. Sürekli kriz üretmek, gündemi sarsacak sözler söylemek, provokatif kararlar almak ya da toplumda kutuplaşmayı körüklemek bazı iktidar biçimlerinde bir yönetim tekniğine dönüşebiliyor. Kaos burada yalnızca bir yan ürün değildir; dikkat üretmenin ve gücü görünür kılmanın bir aracıdır. Çünkü kaos ortamında lider daha merkezi ve daha vazgeçilmez bir figür olarak görünür. Düzeni bozmak, paradoksal biçimde, düzeni sağlayabilecek tek kişi olarak kendini sunmanın da bir yolu haline gelir.
Bu noktada iktidarın “eşkıya yanı”ndan söz etmek mümkündür. Eşkıya figürü tarihsel olarak yasa dışı güç kullanan, kuralları ihlal eden ve korku yaratarak hâkimiyet kuran bir figürdür. Devlet ise teorik olarak bu keyfî şiddeti ortadan kaldırmak için ortaya çıkmıştır. Ancak bazı iktidar biçimlerinde bu iki figür arasında tuhaf bir yakınlık ortaya çıkar. Yönetici, yasayı uygulayan kişi olmaktan çok, yasayı istediği gibi esneten ya da askıya alan bir figüre dönüşebilir. Böyle durumlarda iktidar, düzen kuran bir kurum olmaktan çıkar ve gücünü belirsizlikten ve korkudan alan bir yapıya dönüşür. Empoli’nin işaret ettiği “yırtıcı hayvanlar zamanı” metaforu bu nedenle yalnızca retorik bir ifade değildir. Bu metafor, siyasetin bazı anlarda medeni bir müzakere alanından çok bir güç mücadelesi sahnesine dönüşebildiğini anlatır.
Deliliğin İktidarla Buluşması
Titanic (ülkeler) batarken insanların (yöneticilerin) güvertede dans etmeye devam etmeleri, orkestranın müzik çalmayı sürdürmesi ve gemide hâlâ ihtişamlı bir atmosferin korunmaya çalışılması, modern kültürde sıkça kullanılan güçlü bir metafordur. Felaket yaklaşırken bile sahnenin sürdürülmesi, gerçeklikle yüzleşmek yerine bir gösterinin devam ettirilmesini anlatır. Bu durum yalnızca bireysel bir inkâr hali değildir; bazen iktidarların ve yönetici sınıfların davranışlarını anlamak için de kullanılan bir sembole dönüşür.
Benzer bir metafor Nero anlatısında da karşımıza çıkar. Şehir yanarken imparatorun sahnede bir sanatçı gibi durduğu imgesi, tarihsel olarak kesin olup olmamasından bağımsız şekilde, iktidarın gerçeklikten kopuşunu anlatan güçlü bir sembole dönüşmüştür. Bu nedenle Nero’nun hikâyesi yalnızca Roma tarihine ait bir anekdot değildir; aynı zamanda iktidarın narsistik bir gösteriye dönüşebileceğini anlatan simgesel bir anlatı olarak da okunur. Burada asıl dikkat çekici olan şey, felaket ile iktidarın algısı arasındaki kopuştur. Şehir yanarken hükümdarın kendisini bir sanatçı gibi sahnelemesi, yönetilenlerin yaşadığı gerçeklikle yönetenin dünyası arasındaki mesafenin büyüdüğünü gösterir.
Depremler, orman yangınları, sel felaketleri gibi büyük toplumsal krizler ortaya çıktığında bu mesafe daha da görünür hale gelir. Bu tür anlar, yöneticilerin gerçeklikle ne kadar temas halinde olduklarını gösteren kritik sınavlara dönüşür. Eğer felaket karşısında siyasal iktidarın refleksi acıyı paylaşmak ve çözüm üretmek yerine kendi görünürlüğünü ve ihtişamını korumaya yöneliyorsa, burada sembolik olarak “Nerolaşma” diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkar. Nerolaşma, yöneticinin toplumun yaşadığı yıkımı değil, kendi sahnesini/şovunu/itibarını düşünmeye başlamasıdır. Bu anlatı, bir ülke kriz içindeyken yöneticinin toplumun yaşadığı yıkımı değil, kendi ihtişamını ve görünürlüğünü düşünmesini simgeler. Böyle durumlarda siyaset bir yönetim pratiğinden çok bir sahneye dönüşür. Lider, sorunları çözmeye çalışan bir yönetici olmaktan ziyade kendisini sürekli temsil eden bir figür haline gelir. Konuşmalar, törenler, görkemli görüntüler ve dramatik söylemler siyasetin merkezine yerleşir. İktidarın bu tür kaba bir gösteriye dönüşmesi, aynı zamanda gerçeklikle bağın zayıfladığını da gösterir.
Trump’ın özel uçağının gerçek fiyatını bilen yok. Tahmin ediliyor sadece. Modern siyaset tarihinde de bu tür örneklere zaman zaman rastlanır. Ekonomik sıkıntıların ve yoksulluğun arttığı dönemlerde bile bazı liderlerin devasa saraylar, ihtişamlı yapılar, özel uçaklar ya da görkemli semboller aracılığıyla kendi güçlerini sergilemeye devam etmeleri dikkat çekicidir. Bu durum bazen “Nerolaşmak” olarak adlandırılabilecek bir durumu hatırlatır: toplum kriz yaşarken iktidarın kendi ihtişamını büyütmeye devam etmesi. Böyle anlarda yöneticinin dünyası ile toplumun gerçekliği arasındaki mesafe giderek açılır. Siyaset, sorunları çözmeye çalışan bir yönetim pratiği olmaktan çıkar ve giderek bir güç gösterisi sahnesine dönüşür. Bu sahnede gerçek acılar arka planda kalırken, iktidarın kendisini temsil etme ihtiyacı ön plana çıkar.
Delilik çoğu zaman insan için bir yüktür. Delilik istenilen bir şey değildir. Bu nedenle delirmek isteyen insanların yürüyüşlerine rastlamayız; insanların dualarında da böyle bir arzu yer almaz. Delilik yaşayan kişi dünyayla ilişkisini kaybeder, iç dünyasında parçalanma yaşar ve çoğu zaman bunun acısını çeker. Bu yüzden delilik tarih boyunca trajik bir durum olarak görülmüştür.
Fakat deliliğin başka bir biçimi daha vardır: Eğer delilik iktidarla birleşir ve acı veren bir durum olmaktan çıkıp haz üretmeye başlarsa, o zaman yalnızca bireysel bir trajedi olmaktan çıkar; toplumsal bir tehlikeye dönüşür. Tarihsel anlatılar bu tür figürlerle doludur. Roma imparatorları Caligula ya da Nero çoğu zaman ölçüsüzlükleri ve taşkınlıklarıyla hatırlanır. Bu figürlerin hikâyelerinde dikkat çeken şey yalnızca yaptıkları değildir; yaptıklarını bir gösteriye dönüştürmeleridir. Deliliği delilik olmaktan çıkarırlar. İktidar, onların davranışlarını sınırlamak yerine sahneye taşır. Böylece delilik gizli bir acı olmaktan çıkar, kamusal bir performansa dönüşür.
Modern siyasette de benzer bir dinamikten söz etmek mümkündür. Bazı liderler provokatif, ölçüsüz ya da akıl dışı görünen kararlar aldıklarında, toplumun verdiği şaşkınlık tepkisi paradoksal biçimde bu davranışları besleyebilir. İnsanlar bu kararları hayretle izler ve “Bu nasıl mümkün olabilir?” sorusunu tekrar tekrar sorar. Fakat bu şaşkınlık aynı zamanda bir tür dikkat üretir. Liderin her eylemi gündemin merkezine yerleşir. Böylece şaşkınlık ve öfke, istemeden de olsa liderin görünürlüğünü ve etkisini büyütebilir.
Caligula. Caligulaşma olağanlaştı galiba…
Tarihte bazı figürlerle ilk karşılaştığımızda hissettiğimiz duygu çoğu zaman dehşet değil, garip bir gülme duygusudur. Çünkü anlatılan şey gerçeklik sınırlarını o kadar aşar ki, zihnimiz onu önce bir absürd sahne olarak algılar. Caligula’nın atını senatör yapmaya kalkması ya da Nero’nun Roma yanarken sahnede bir sanatçı gibi tasvir edilmesi bu yüzden ilk anda trajedi değil, grotesk bir komedi gibi görünebilir. Bu durum aslında insan zihninin bir savunma mekanizmasıyla da ilgilidir. Gerçekliğin çok aşırılaştığı, mantığın sınırlarının aşıldığı durumlarda zihin onu hemen “gerçek” kategorisine koymakta zorlanır. Böyle anlarda absürd olan şey komik görünür. Çünkü trajediyi kabul etmek çok daha ağırdır. Bu nedenle Caligula’nın atı ya da Nero’nun Roma’sı ilk anda vahşet olarak değil, neredeyse bir fıkra gibi algılanır. Bir imparatorun atını senatör yapmak istemesi politik bir karar olmaktan çok bir sahne gösterisi gibidir. Gerçeklik ile iktidarın gösterisi birbirine karışır. Fakat burada önemli olan nokta şudur: Tarih bize sık sık gösterir ki gülünç görünen şey bazen gerçek iktidar pratiğinin başlangıcıdır.
Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine yaptığı gözlem de buna benzer bir noktaya işaret eder. Büyük kötülükler çoğu zaman şeytani bir karanlık içinde değil, bazen saçma, sıradan, hatta komik görünen davranışların içinde ortaya çıkar. İnsanlar önce “bu bir şaka olmalı” diye düşünürler. Çünkü gerçekliğin bu kadar absürd olabileceğini kabul etmek zordur.
Epstein…
Haz politikleştirilir… Yakın zamanda Dagmar Herzog, Faşizmin Yeni Bedeni (Der neue faschistische Körper, 2025) adlı kitabında dikkat çekici bir noktaya işaret eder: modern çağda beden giderek daha fazla politikanın merkezine yerleşmektedir. Kitapta Judith Butler’a gönderme yapılarak bedenin yalnızca biyolojik bir varlık olmadığı; aynı zamanda açlığın, susuzluğun, korkunun, hastalığın, yaralanmanın, cinselliğin ve şiddetin de adresi olduğu söylenir. Bu anlamda beden yalnızca bir organizma değil; aynı zamanda cinsel korkuların, toplumsal normların ve kültürel yasakların da mekânıdır. Dolayısıyla beden her zaman iktidarın ilgi alanı olmuştur. Mahremiyet de öyledir.
Bunu tarihsel olarak görmek zor değildir. Örneğin Hammurabi Kanunları incelendiğinde, maddelerin önemli bir bölümünün aile, cinsellik, evlilik ve mahrem alanla ilgili olduğu görülür. Geri kalanlar ise daha çok ticaret ve alışveriş üzerinedir. İnsanlık tarihinin erken dönemlerinden itibaren iktidar ve din — krallar, yasalar ve tanrılar — insanın en özel alanını merak etmiş, onu düzenlemeye çalışmıştır. Bu nedenle özel alan hiçbir zaman yalnızca “özel” değildir. Mahrem alan aynı zamanda politiktir.
İktidarlar haz alanını da politikleştirir. Çünkü haz, beden üzerinden işleyen bir deneyimdir; beden kontrol edildiğinde toplum da kontrol edilebilir. Bu yüzden devletler, dinler ve farklı iktidar biçimleri tarih boyunca insanların kiminle, nasıl ve hangi sınırlar içinde ilişki kuracağını düzenlemeye çalışmıştır. Michel Foucault da bedenin denetimi ile iktidar ilişkilerini bize ayrıntılı biçimde anlatmıştır. Mahrem alanın sürekli denetlenmesi, iktidarın en eski reflekslerinden biridir.
Bu bağlamda antik kaynaklarda anlatılan Caligula ve Nero hikâyeleri yalnızca tarihsel anekdotlar değildir. Bu anlatılarda iktidarın sınır tanımazlığı görünür hale gelir. Bu figürler zamanla tarihsel kişiler olmaktan çıkmış, iktidarın kendisini sınır ihlalleri üzerinden sergileme eğiliminin simgeleri hâline gelmiştir. Bu yüzden insanlar ilk anda “Olamaz, bu imkânsız” diye düşünür. Çünkü anlatılan şey, gündelik ahlakın ve sıradan gerçeklik duygusunun dışındadır. Fakat tarih bize başka bir şeyi de gösterir: Gücün yoğunlaştığı yerlerde norm ihlalleri daha sık ortaya çıkar.
İktidar ile cinsellik arasında güçlü bir ilişki var: kişi kendisini yasaların üstünde hissetmeye başladığında, dürtüler üzerindeki içsel frenler zayıflar. Bu nedenle tarih boyunca saraylarda, aristokrat çevrelerde ya da mutlak iktidar alanlarında cinsel aşırılıklar ve skandallar sık görülmüştür. Modern dönemde ortaya çıkan bazı skandallar da bu tartışmayı yeniden gündeme getirmiştir. Örneğin Epstein ile ilgili ortaya çıkan belgeler ve ilişkiler ağı, iktidar, elit ağlar ve cinsel sömürü arasındaki bağlantıyı sergiler. Bu nedenle bazı yorumcular bu tür olayları tarihsel bir süreklilik içinde değerlendirir: güç sahipleri için sınır sınır değildir. Sınır ahali içindir. Elbette antik Roma’daki anlatılar, modern siyaset ve günümüz skandalları birebir aynı değildir; tarihsel bağlamları çok farklıdır. İktidar yalnızca politik bir konum değildir; aynı zamanda güçlü bir psikolojik deneyimdir. İnsan kendisini yasadan muaf hissetmeye başladığında, sınırlar giderek daha kolay aşılabilir hale gelir. Belki de bu yüzden toplumların “imkânsız” dediği şeyler — ister siyasal aşırılık ister cinsel sınır ihlali olsun — bazen tam da iktidarın yoğunlaştığı alanlarda mümkün hale gelir.
En radikal imkânsız… Savaş…
Savaş, kötülüğün ve sapkınlığın adeta bir festival gibi örgütlendiği bir durumdur. Yasaların ve insanlığın binlerce yıl boyunca geliştirdiği insani değerlerin bir anda askıya alındığı en uç eşiği temsil eder. Radikaldir; çünkü insanlığın koyduğu en temel sınırı, yani öldürmeme yasağını ihlal eder. Gündelik hayatın ahlaki düzeninde suç sayılan eylemler, savaş anında meşru, hatta kimi zaman erdemli davranışlar olarak sunulur. Bu nedenle savaş yalnızca politik bir çatışma değildir; aynı zamanda insanın kurduğu etik düzenin askıya alındığı bir istisna hâlidir. Yönetenlerin sapkınlıkları yalnızca cinselliğe ilişkin değildir; belki de en sapkın örgütlenme biçimi, savaşın kendisidir.
Yakın tarihten örnekler bunu açıkça gösterir: Ezidi kadınlar ve çocuklar için köle ve cariye pazarlarının kurulması, Suriye’de talan sırasında zeytin ağaçlarının dahi sökülüp götürülmesi… Bunlar yalnızca “savaşın yan etkileri” değil, onun yapısal şiddetinin doğrudan tezahürleridir.
Emekli Amerikan deniz piyadesi generali Smedley D. Butler, uzun ve son derece başarılı askerî kariyerinin ardından savaşın gerçek yüzünü açıkça dile getirir. Ona göre savaş bir kahramanlık destanı değil, bir sahtekârlık ve kirli bir düzendir. Butler, War Is a Racket (1935; Alm. Krieg ist ein Schwindel, 2019) adlı metninde savaşın çok küçük bir çıkar çevresine hizmet ettiğini, buna karşılık bedelinin geniş halk kitleleri tarafından canlarıyla ödendiğini söyler. Aynı metinde, silah altındaki milyonlarca insanın dans etmeyi, yaşamayı ya da üretmeyi değil; öldürmeyi ve öldürülmeye hazır olmayı öğrendiğini vurgular. Üstelik savaşların sonunda elde edilen imkânların ve zenginliklerin de yine bu ayrıcalıklı çevrelere aktarıldığını belirtir. Butler, Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’de en az 21.000 yeni milyonerin ortaya çıktığını özellikle kaydeder. Böylece vatan, millet, kahramanlık ve şehitlik söylemleriyle yüceltilen savaşın ardında, gerçekte küçük bir zümrenin servetini büyüten kanlı bir düzen bulunduğunu açığa çıkarır. Savaşın ideolojik anlatısı fedakârlık ve onur üzerine kuruludur; fakat ekonomik gerçekliği çoğu zaman bambaşka bir yerdedir. Kısacası ödenen bedel çoğu zaman toprak ya da onur adına değil; başkalarının zenginliği için verilen insan hayatıdır. Savaş, insanın öldürmeyi meşrulaştırdığı; iktidarın ise bundan kazanç sağladığı en örgütlü yalandır.
İmkansızın kariyeri…
İmkânsız… Ve imkânsızın sanılanın olabilirliği… Modern siyasette de benzer bir dinamik görülebilir. Bazı liderlerin söyledikleri ilk anda bir stand-up repliği gibi duyulur: inanılmaz, gerçeküstü ve komik. İnsanlar önce gülerler. Çünkü zihnin ilk tepkisi “bu olamaz”dır. Ama burada ilginç bir mekanizma var: “Olamaz” dediğimiz şey bazen tam da bu nedenle mümkün hale gelir. Çünkü toplum onu önce ciddiye almaz. Önemsenmez… Absürd olan şey bir süre politik performans gibi görülür. Gülünç olanla tehlikeli olan arasındaki sınır bu noktada bulanıklaşır. Caligula ve Nero anlatılarının bu kadar güçlü metaforlar haline gelmesinin nedeni de budur. Onlar yalnızca tarihsel kişiler değildir; aynı zamanda iktidarın bazen gerçekliği bir tiyatro sahnesine çevirebildiğini gösteren simgelerdir. Atın senatör yapılması ya da Roma’nın yanarken bir şarkıya dönüşmesi, aslında iktidarın şu mesajını içerir: Gerçeklik artık benim sahnemdir.” Ve belki de bu yüzden insanlar önce güler. Çünkü bazen en korkutucu şeyler ilk bakışta bir şaka gibi görünür. Trump’ın bazı açıklamaları ilk duyulduğunda insana gerçekten de Nero ve Caligula hikâyelerini hatırlatır. Çünkü söyledikleri çoğu zaman siyasal gerçekliğin alışılmış sınırlarını aşan bir abartı ve gösteri dili içerir. Bu yüzden birçok insanın ilk tepkisi ciddiye almak değil, gülmek ya da “bu olamaz” demek olur.
Günümüzde bazı diktatörlerin ve faşist liderlerin bazı özellikleri Caligula’yı hatırlatır. Buna kısaca “Caligula karmaşası” denebilir. Sadizmin hazla birleşmesi, kırılgan özdeğer duygusunun muhteşemlik ve büyüklük fantezilerine dönüştürülmesi ve giderek artan çılgınlıkların zamanla normalleşmesi bu kompleksin temel özellikleri arasında sayılabilir. Ben tarihçi değilim; yalnızca gözüme çarpan ve bende iz bırakan hikâyelere değiniyorum. Caligula (MS 37–41 arasında Roma imparatoru) tarih yazımında en uç, en dengesiz ve en zalim hükümdarlardan biri olarak anlatılır. Roma’da birçok imparator vardı; fakat Caligula kendisini onlardan ayrıştırmak, daha da yukarıya yerleştirmek ister. Bunu ise çılgınlık üzerinden yapar. Örneğin kendisini tanrı ilan eder. Roma imparatorlarının çoğundan farklı olarak yaşarken tanrı gibi tapınılmasını ister ve tapınaklara kendi heykellerini koydurur. Tanrılar kurban ister; Caligula da tanrıya ait olan her şeyi kendisi için istemeye başlar. Kurban da buna dahildir.
Günümüzde de güç sahiplerini onurlandırmak için adeta kurban sunulur. Sözde tanrıya sunuluyormuş gibi görünen şeyler aslında yöneticiye sunulur. Sanki yönetici bu kurbanları tanrı adına kabul ediyormuş gibi bir görüntü oluşur; fakat ortada tanrı yoktur. Kurbanı kabul eden doğrudan yöneticinin kendisidir. Roma geleneğinde imparatorların ölümden sonra tanrılaştırılması vardı. Caligula’nın bunu yaşarken istemesi büyük bir skandal sayılmıştı.
Bugün de iktidar sahiplerinin kendi posterleri önünde poz vermeleri çoğu zaman komik bulunmaz. Oysa komiktir. Bir liderin kendi heykeli önünde poz vermesi… Güçlerinden fazlasıyla emin olan politikacılar zaman zaman bunu açıkça da söyler: “Fötrümü koysam seçilir.” “İstediğimizi seçtiririz.” Bunlar aslında siyasal bir anormalliğe işaret eder. Fakat o kadar sık tekrar edilirler ki zamanla normalleşirler. Sanki Caligula’dan kalma bir siyasal miras gibi.
Gerçekliğin Aşınması
Günümüzün bazı Caligulaları da benzer saçmalıklar üretir ve bu saçmalıklar mutlak doğru gibi kabul görebilir. Mesela bir iktidar çıkıp şöyle diyebiliyor: “Ay’a yol yaptık, oraya otoyol yaptık desek insanlar buna inanır.” Bu ilk bakışta akıl dışı bir iddia gibi görünür. Fakat insanlar buna gerçekten inanıyorsa mesele artık bilginin doğruluğu değildir. Mesele, sözün gerçekliği belirleyen bir güce dönüşmesidir. Bu noktada hakikat ile kurgu arasındaki sınır silinmeye başlar. İnsanlar artık söylenen şeyin mümkün olup olmadığını tartışmaz; kimin söylediğine bakar. İktidarın sözü gerçekliğin yerine geçer. Bir toplum bu noktaya geldiğinde gerçeklik duygusu ciddi biçimde aşınmış demektir. Gerçekliğin aşındığı yerde umut, hümanizm ve ortak akıl da zayıflar. Çünkü hümanizm ve umut, insanların gerçekliği birlikte tartışabildiği bir dünyaya dayanır. Gerçekliğin yerini büyülenmiş bir itaat aldığında toplum yavaş yavaş eleştirel öznesini kaybeder.
Masalsı Düşünmeye Geri Dönüş
İnsan zihni başlangıçta masala ve büyüye açık bir yapıya sahiptir. Çocuklar devlere, cinlere, perilerle konuşan hayvanlara inanırlar. Masal dünyasında doğanın sınırları aşılır; ölüler dirilir, insanlar kuş olup uçar. Psikanalizde buna birincil düşünme denir. Bu düşünme biçiminde gerçeklik ilkesi henüz kurulmamıştır. Arzu ile gerçeklik arasındaki sınırlar akışkandır. Gelişimle birlikte insan gerçeklik ilkesiyle tanışır. Yetişkin kişi masalların masal olduğunu bilir; onları sevebilir fakat gerçek yaşamın onlardan farklı olduğunu da kabul eder. Sorun şu ki bazı siyasal durumlarda bu sınır yeniden aşındırılabilir. Bir iktidar çıkıp açıkça gerçek dışı
bir iddia ortaya attığında ve insanlar bunu sorgulamadan kabul ediyorsa mesele yalnızca yanlış bilgi değildir. Bu durum toplumun düşünme biçiminde bir regresyona, yani gerilemeye işaret eder. Faşizan siyaset tam da bu noktada çalışır: insanları karmaşık gerçeklikle yüzleşmek yerine çocukluk düşünmesine geri çağırır.
Politik Deliliğin Haz Ekonomisi
Freud’un kitle psikolojisi üzerine düşünceleri bu noktada aydınlatıcıdır. Freud’a göre kitleler çoğu zaman liderle güçlü bir duygusal özdeşleşme kurarlar. Lider yalnızca bir politik figür değildir; aynı zamanda bir arzu ve otorite figürüdür. Bu nedenle liderin saldırgan ya da ölçüsüz davranışları bazı takipçiler tarafından güç ve özgürlük göstergesi gibi algılanabilir.
Politik aşırılık yalnızca korku üretmez; aynı zamanda bir seyirlik haz da üretir. İnsanlar hem dehşetle izler hem de bu dramatik sahneden kopamaz. Politik alan giderek bir şok ekonomisine dönüşür. Her yeni provokasyon bir öncekinden daha büyük olmak zorundadır. Çünkü dikkat sürekli yeniden üretilmelidir. Şaşkınlık, öfke ve kriz duygusu bu gösterinin yakıtı haline gelir. Bu noktada delilik artık bireysel bir trajedi değildir. Delilik bir politik stratejiye dönüşmüştür. Ve eğer delilik haz üretmeye başlar ve bu haz iktidarla birleşirse, delilik giderek çoğalır. Çünkü her aşırılık bir öncekini aşmak zorundadır. Böylece delilik yalnızca bir insanın trajedisi olmaktan çıkar. İktidarın sahnesinde büyüyen kolektif bir felakete dönüşür. Trump’ın akıllı biri olduğuna inanmak çok güç…r. Tanrı’nın en temel özelliği yalnızca güçlü olması değildir; gerçekliği yaratabilmesidir. Tanrının iradesi ile gerçeklik arasında bir mesafe yoktur: Tanrı istediği için bir şey olur. Modern dünyada yöneticiler kendilerini açıkça tanrı ilan etmezler. Fakat söyledikleri apaçık bir yalan bile yalan olmaktan çıkıp gerçeklik olarak kabul görüyorsa, burada söz artık gerçeği ifade eden bir araç değildir; gerçeğin yerine geçmeye başlamıştır. Yani reislerin gerçeklik yarattıkları bir dönem… Bu noktada iktidar yalnızca karar veren bir güç olmaktan çıkar, gerçekliği kuran bir otoriteye dönüşür. Böyle bir durumda hakikat kategorisi de anlamını yitirir; doğru ile yanlış arasındaki farkı belirleyen şey artık olgular değil, iktidarın sözüdür. Mitolojik dünyada tanrılar Olimpos’ta yaşardı. İnsanlara benzer tutkulara sahip olsalar bile onlardan ayrı ve yüksek bir yerde bulunurlardı. Bu mekânsal mesafe tanrısal kudreti görünür kılardı. Günümüzdeki bazı yöneticilerin saraylarda yaşaması da benzer bir simgesel anlam taşır. Saray yalnızca bir konut değildir; yöneten ile yönetilen arasındaki mesafenin mimari ifadesidir. İktidar böylece yalnızca yönetmez; kendisini ayrı, yüksek ve dokunulmaz bir yerde konumlandırır. Ve eğer bir toplumda yöneticinin sözü gerçekliğin yerine geçmeye başlıyorsa, orada mesele yalnızca kötü yönetim değildir. Orada sahneye çıkan şey, siyasetin tanrısal bir kudret fantezisine dönüşmesidir.


