
Duyduğum bir fıkra var. Adamın lakabı “Ördek Ali”dir. Bir gün bir arkadaşıyla yolda yürürken arkadaşı gökyüzüne bakıp “Bulutlar çoğalıyor” der. Bunun üzerine Ali birden öfkelenir ve kavga etmeye başlar. Arkadaşı şaşkınlıkla “Ne oldu, neden kızdın?” diye sorar. Ali ise şöyle cevap verir: “Sen beni kızdırmak istiyorsun. Bana ‘ördek’ dedin.” Arkadaşı bununla ne demek istediğini anlayamaz. Ali açıklamaya devam eder: “Bulutlar çoğalıyorsa yağmur yağacak demektir. Yağmur yağarsa göletler oluşur. Göletlerde de ördekler yüzer. Sen bana ördek diyorsun.”
Türkiye’de anlatılan “Ördek Ali” fıkrası insan psikolojisine dair önemli bir şeyi gösterir: İnsan bazen söyleneni değil, kendi içindeki yarayı duyar. Bulutlardan söz edilen bir cümle bile, eğer bir insanın hassas olduğu bir yere dokunuyorsa, o insan tarafından hakaret olarak algılanabilir. Bu durum bireysel psikolojide olduğu kadar toplumsal psikolojide de ortaya çıkar. Travmalar, suçluluk duyguları, bastırılmış tarihsel olaylar ve kimlik savunuları insanların bazı konulara aşırı savunmacı tepki vermesine neden olabilir. Türkiye’de tarih konuşulduğunda sık sık böyle bir durum ortaya çıkar. Tarihte yaşanan zulümler, katliamlar veya büyük kırılmalar gündeme geldiğinde bazı insanlar hemen savunmacı saldırıya geçer. Tartışma çoğu zaman rasyonel bir zeminde ilerlemez; kimlik savunusuna dönüşür. Böylece konuşmanın, tartışmanın ve ayrıntılandırmanın önü kesilir. Oysa sorun konuşulmadığı için ortadan kalkmaz. Tam tersine çözülemeyen meseleler sürekli olarak kendilerini yeniden üretir ve yeni gerilimler yaratır. Burada suçüstü yakalanma psikolojisine benzeyen bir mekanizma da rol oynayabilir. Geçmişte yaşanan zulümler konuşulduğunda bazı insanlar bunu tarihsel bir değerlendirme olarak değil, sanki kendileri suçüstü yakalanıyormuş gibi algılayabilirler. Böyle durumlarda iki temel tepki ortaya çıkar: kaçma ya da saldırganlaşma. Bu nedenle tarihsel meseleler konuşulurken çok sert ve agresif tepkiler görülebilir. Savunma refleksi saldırganlığa dönüşebilir. Bu tartışmanın bir başka boyutu da kimlik anlatılarıyla ilgilidir.
Türk kimliği çoğu zaman yalnızca olumlu özelliklerle tanımlanan bir insan tasviri üzerine kurulmuştur: iyi, kahraman, dürüst, mert, adil. Kötülük ise çoğu zaman dışarıya, yani düşmanlara ya da “ötekilere” atfedilir. Oysa hiçbir insan yirmi dört saat iyi değildir. Hiçbir insan sürekli kahraman, sürekli dürüst ya da sürekli iyi niyetli değildir. İnsan hem iyiyi hem kötüyü kendi içinde taşır. İnsan olmak, bu iki tarafla birlikte var olmaktır. Kimlik yalnızca iyiyi içeren bir anlatı üzerine kurulduğunda başka bir psikolojik mekanizma ortaya çıkar: insan kendi içindeki olumsuz yanları kabul etmek yerine onları dışarıya yansıtır. Psikanalizde buna projeksiyon denir. Kişi kendi içindeki saldırganlığı, kusurları veya karanlık tarafları düşman saydığı gruplara yükler. Böylece kendisini temiz ve masum olarak görmeye devam edebilir. Fakat bu mesele yalnızca teorik bir tartışma değildir; insanların hayatlarının tam ortasında duran ağır bir psikolojik gerçekliktir. Özellikle bazı insanlar için bu mesele kişisel bir hayat
hikâyesiyle iç içe geçmiştir. Ailesi Dersim gibi tarihsel travmalar yaşamış bir insan için durum son derece çarpıcı olabilir. Evde anlatılan aile hikâyeleri ile okulda öğretilen resmi tarih arasında derin bir uçurum ortaya çıkabilir. İnsan bir yanda sevdiği annesi ve dedesiyle kurduğu duygusal bağı taşırken, diğer yanda onların hain olarak anlatıldığı bir anlatıyla karşılaşabilir. Bu durum insanın ruhsal dünyasında ağır bir yarılma yaratır. Bu tür tarihsel yaralar konuşulmadığında ya da tanınmadığında yalnızca geçmişte kalmaz; bugünkü ilişkilerin içinde yaşamaya devam eder. Mağduriyetler kabul edilmediğinde insanlar toplumla yaralı bir ilişki kurmak zorunda kalırlar. Tanınmamış acılar, toplumsal ilişkilerin içinde kanayan yaralar gibi varlığını sürdürür. Bunun sonunda ortaya çıkan paradoksal bir durum vardır. İnsanlar dedelerinin kötülük yapmadığını, zulüm yapmadığını anlatmaya çalışırken kendileri zulüm üreten bir konuma gelebilirler. Yani “bizimkiler zulüm yapmadı” diye savunma yapılırken, bu savunma sırasında başkalarının acıları inkâr edilir, küçümsenir ya da bastırılır. Böylece geçmişteki şiddeti reddetmeye çalışan bir söylem, farkında olmadan yeni bir şiddet üretmeye başlayabilir. Bu noktada başka bir dinamik ortaya çıkar: faili geleneği.
Geçmişte yaşanan şiddet inkâr edildiğinde ya da savunmacı bir biçimde örtüldüğünde, bu inkârın kendisi yeni bir şiddet üretme potansiyeli taşır. Çünkü inkâr edilen her acı, bastırılan her hikâye toplumsal ilişkilerin içinde yeniden ortaya çıkar. Savunmacı amaçla kurulan anlatı zamanla kendini korumak için daha fazla saldırganlık üretmeye başlayabilir. Böylece paradoksal bir döngü oluşur: geçmişteki zulmü reddetmek için geliştirilen savunma mekanizmaları yeni zulümler üretir. Bu durum yalnızca tarihsel bir problem değildir; aynı zamanda toplumsal bir kültür haline gelebilir. Faili inkâr eden anlatı, farkında olmadan faili yeniden üretir. Savunmacı amaçlı kurulan hikâye giderek şiddet üreten bir hikâyeye dönüşür. Bu yüzden tarihsel yüzleşme yalnızca geçmişi anlamak için değil, aynı zamanda bu döngüyü kırabilmek için de önemlidir. Çünkü bir toplum ancak kendi tarihinin hem aydınlık hem karanlık yönleriyle yüzleşebildiğinde, şiddeti yeniden üretmeyen daha olgun bir ortak yaşam kurabilir.
Travmanın Ulus İnşasına Dönüşmesi
Toplumların yaşadığı bazı travmatik olaylar vardır; öyle sıradan biçimde “geçmişte kaldı” diye kenara konulmazlar. Onlarca, hatta yüzyıllarca kültürde, söylencelerde, kahramanlık anlatılarında iz bırakırlar. İnsanlar “biz” dediğinde, bazen bir değer etrafında değil; bir yaralanma etrafında birleşir. Vamık Volkan’ın) (Blindes Vertrauen = Körü körüne Güven, 2005, Psychosozial-Verlag, s. 39) 1389’daki Kosova Savaşı’nı Sırplar için bir “seçilmiş travma” olarak kavramsallaştırması tam da bunu gösterir: Toplum, bir yenilgiyi sadece hatırlamaz; onu kimliğin omurgasına çevirir. Ama burada daha rahatsız edici bir soru açılır: Madem tarih boyunca başka yenilgiler de var, neden Kosova bu kadar yaralayıcı oldu? Neden bu travma, 20. yüzyılda Milošević’in siyasal diliyle yeniden kışkırtılabildi; neden kolektif bilinçte ve bilinçötesinde bu kadar derin bir iz bıraktı? Sanırım kilit noktalardan biri “baba”dır: başın, kralın, birleştirici baba figürünün katledilmesi. Bu yalnızca savaş kaybetmek değildir; başsız kalmaktır, otorite boşluğu, kaotik bir ortam. Modern öncesi toplumlarda gruplaşmalar çoğu zaman bir “baş/baba/lider” üzerinden örgütleniyordu (obanın başı, feodal ağa, derebeyi); güç kurumsal olmaktan çok kişileşmişti. Kral/sultan, en üstte gücün kendisini temsil ediyordu. Böyle bir düzende kralın öldürülmesi, yalnızca bir liderin kaybı değil; düzenin çözülmesi, “biz”in parçalanması, imparatorluğun dağılması anlamına gelebiliyordu. Bu yüzden travmaya yalnızca yenilgi değil; dağılma ve yok olma korkusu da ekleniyordu.
Ağır travmalar çalışılmadığında—yas tutulmadığında, sorumluluk alınmadığında, onarıcı bir simgesel düzen kurulmadığında—travma bitmez. Sadece bastırılır. Ve bastırılan her şey gibi, uygun koşullar oluştuğunda yeniden depreşir; kendini dışa vuracak bir kanal bulur. Freud’un kuramsallaştırdığı şey olur: Bastırılan geri döner.
Almanya örneği bu mekanizmayı çıplak biçimde gösterir: Nazi dönemi yalnızca “geçmiş bir suç” değil; aynı zamanda daha önceki kırılmaların—özellikle Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ve onun yarattığı aşağılanma/dağılma deneyiminin—uzamı olarak da geri döner. Aradan kuşaklar geçse bile, bugünkü kuşaklar dolaysız bir ilişki kurmasa bile, toplumun bilincinde ve bilinçötesinde iz bırakır. Bu izler yalnızca “hatıra” değildir; belirli uyaranlar karşısında otomatik savunmalar üretir: inkâr, projeksiyon, düşmanlaştırma, aşırı hassasiyet, tabu üretimi. Bu tür travmalar o toplumda belirli refleksleri, savunma mekanizmalarını canlandırır.
Benim anlatmaya çalıştığım şey şu: Benzer bir kolektif tepkiselliğin, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in kuruluşundaki kırılmalar bağlamında hâlâ çözülemediğini; bu çözümsüzlüğün de toplumda ciddi semptomlar ürettiğini söylemek istiyorum. Çünkü bazı travmalar “geçmişte kalmaz”. Kerbela yüzlerce yıl önce yaşanmış olabilir; ama Şiilerin ve kimi Alevilerin ruhunda bıraktığı iz, sanki dün yaşanmış gibidir. Kısacası bazı travmalar kuşaktan kuşağa aktarılır; insanlar o travmayı kendileri yaşamamış olsalar bile, sanki yaşamış gibi tepki verirler. Bu bir abartı değil; kolektif ruhsallığın işleyişidir: travmanın tarihsel zamanı ile ruhsal zamanı aynı değildir. 10 Kasım’da insanların Anıt Kabir’i hac ziyaretine dönüştürmeleri, ‘atalarının ölümüne’ ağlamaları. Bu duygusal yoğunluklarda bitirtilemeyen sürekli yas hali de var… Olağan değil bu hal…
Devlet Hassasiyetleri ve Yas Tutulmayan Geçmiş
Bu nedenle otoritenin — devletin ya da dinin — sunduğu “devlet hassasiyetleri” çoğu zaman masum değildir. Bunlar genellikle kültürel incelikler ya da tarihsel duyarlılıklar gibi sunulur; fakat gerçekte çoğu zaman yas tutulmamış travmaların dokunulmazlık alanlarıdır. Devletin eleştirilemezliği, ulusun tartışılamazlığı, resmî tarihin sorgulanamazlığı gibi sınırlar çoğu zaman “saygı” talebi olarak ifade edilir. Oysa burada talep edilen şey çoğu zaman gerçek bir saygı değildir. Çünkü saygı zorla üretilen bir duygu değildir. Saygı talep edilerek değil, hak edilerek ortaya çıkar. İnsanların yalnızca zorlandıkları ya da baskı gördükleri için gösterdikleri davranış saygı değildir; bu olsa olsa bir saygı performansı, bir saygı teşhiridir. Gerçek saygı iki insan arasında zaman içinde oluşan bir ilişkilenmenin sonucudur; içten gelen bir duygudur. Bu nedenle “inancıma saygı duy”, “düşünceme saygı duy” gibi emir kipinde kurulan talepler çoğu zaman saygıdan çok itaat talebine dönüşür.
Bu nedenle “devlet hassasiyetleri” çoğu zaman bir ahlaki incelikten çok bir savunma refleksi olarak işlev görür. Burada hassas olan şey devletin onuru değildir; çoğu zaman devletin yüzleşemediği geçmişidir. “Devlet yıpratılıyor” denildiğinde aslında çoğu zaman bastırılmış olanın uyarıldığı ifade edilir. “Ulusal birlik zarar görüyor” denildiğinde ise çoğu zaman kastedilen şey, dokunulmaz sayılan travmatik alanların yerinden oynamasıdır. Bu yüzden verilen tepkiler çoğu zaman orantısızdır. Bir cümle, bir soru ya da bir eleştiri varoluşsal bir tehdit gibi algılanabilir. Ördekalileşmek bu galiba. Çünkü mesele o cümlenin içeriği değildir. Mesele, o cümlenin dokunduğu bastırılmış alandır. Bu bastırılmış alanlar yalnızca hukuki ya da siyasal değildir; aynı zamanda derin biçimde duygulanımsaldır. Bu yüzden eleştiri, tartışma ya da yüzleşme talebi yalnızca içeriğiyle değil, tonu ile bile tehdit olarak algılanabilir.
Bu tür durumlarda verilen cevap çoğu zaman argümanlarla verilmez. Tartışma yerine suçlama, kriminalizasyon ve düşmanlaştırma devreye girer. Çünkü burada devletle kurulan ilişki rasyonel bir ilişki değildir; çoğu zaman travmatik bir ilişkidir. Devlet bir kurumdan çok kırılgan ve alıngan bir “baba figürü” gibi konumlanır. Bu baba figürüne yönelen her soru saldırı olarak algılanabilir. Bu nedenle Türkiye’de devlet çoğu zaman yurttaşın hizmetinde olan bir aygıt olarak değil, yurttaşın duygusal olarak korumak zorunda olduğu bir varlık gibi konumlanır. Roller tersine dönmüştür: Normalde devlet yurttaşını korur; fakat burada yurttaş devleti kollamakla yükümlüymüş gibi bir ilişki kurulur. Devletin eleştirilmesi yurttaşlık hakkı olarak değil, sadakatsizlik ya da ihanet gibi algılanabilir. Bu durum çoğu zaman yalnızca politik bir tercih değildir. Aynı zamanda çözümlenmemiş tarihsel kırılmaların ruhsal bir sonucudur. Çünkü yas tutulmamış, sorumluluğu üstlenilmemiş ve anlatıya dönüştürülememiş her travma zamanla dokunulmazlık alanları üretir. Bu dokunulmazlık alanları eleştiriyi değil, itaatı talep eder. Bu yüzden “devlet hassasiyetleri” çoğu zaman demokratik bir duyarlılığın göstergesi değil, toplumsal iyileşmenin askıya alındığının işaretidir. Çünkü gerçek iyileşme ancak konuşulabilen, tartışılabilen ve yüzleşilebilen bir geçmişle mümkündür. Bastırılan travma ortadan kaybolmaz; yalnızca dokunulmazlık üretir. Ve dokunulmazlığın olduğu yerde düşünce değil, itaat talep edilir.


