BIST 100
14.321,19 1,53%
DOLAR
46,8505 -0,28%
EURO
53,6433 -0,10%
GRAM ALTIN
6.149,70 -1,22%
FAİZ
40,75 -0,54%
GÜMÜŞ GRAM
88,53 -2,16%
BITCOIN
63.864,00 -0,47%
GBP/TRY
62,7990 -0,31%
EUR/USD
1,1395 -0,18%
BRENT
78,38 3,12%
ÇEYREK ALTIN
10.055,15 -1,21%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
28 °

Şahap Eraslan: Narsizm üzerine yazılar-9

Şahap Eraslan

Narsistik bağımlılık 

Modern narsist, kendisini doğrudan sevmez; başkalarının kendisini sevdiğini gördüğünde kendisini sevebilir. Bu nedenle başkalarının hayranlığı, onun için bir lüks değil, bir zorunluluktur. Başkasının hayranlığı, onun kendi değerinin kanıtı haline gelir. Eğer başkası onu arzuluyorsa, o zaman kendisinin arzu edilmeye değer olduğuna inanabilir. Eğer başkası onu seviyorsa, o zaman kendisini sevilebilir bulur. Bu nedenle modern narsist, görünürde kendine yeterli gibi dursa da aslında derin bir bağımlılık içindedir.

Kendi değerinin kaynağı kendi içinde değil, başkasının bakışındadır. Bu yüzden sürekli görülmek, onaylanmak, beğenilmek ister. Çünkü başkasının bakışı kesildiğinde, kendi değer duygusu da sarsılır. Bu durum narsisizmin paradoksunu ortaya koyar: Narsist, başkasına ihtiyaç duymadığını iddia eder, ama gerçekte başkasına en çok ihtiyaç duyan kişidir. Başkasını değersizleştirir, ama kendi değerini ancak başkası aracılığıyla hissedebilir. Başkasını küçümser, ama kendi varlığının teyidini başkasından bekler. Bu nedenle modern narsisizm, kendine duyulan güçlü bir sevginin değil, kendine duyulan sevginin kırılganlığının göstergesidir.

Öznenin kendi kendisine veremediği değeri, başkasından ödünç alma girişimidir. Başkasının sevgisi, burada bir tamamlanma değil, bir destek işlevi görür. Modern narsist, kendisini sevmeye çalışır — ama bunu yalnızca başkasının gözlerinden bakarak yapabilir. Bu yüzden modern narsisizmin en belirgin duygusu, kendine yeterlilik değil, görünme zorunluluğudur. Görülmediğinde, onaylanmadığında, beğenilmediğinde, yalnızca üzülmez; aynı zamanda kendi varlığının değerinden de kuşku duymaya başlar. Çünkü kendisini sevebilmesinin tek yolu, başkasının onu sevdiğine inanmaktır. Bu nedenle modern narsisizm, yalnızca kendini sevmek değil, kendini sürekli yeniden yaratmak zorunda hissetmektir. Özne, artık yalnızca kendisine bakmaz; kendisini üretir. Ve belki de ilk kez, kendi varlığının hem yaratıcısı hem de yarattığı haline gelir.

Narsisti herkes sürekli beğense narsistin sorunu çözülmez çünkü derinlerde sevilmeye değmediği duygusu hakimdir. Yani narsisti beğenerek doyurmak imkansızdır.

Narsistik zekâ

Burada başka bir kavramdan söz etmek gerekir: narsistik zekâ. Narsistik yapıya sahip kişiler, başkalarının zayıf yanlarını hızlı biçimde fark etme konusunda çoğu zaman oldukça keskindir. İnsanların ihtiyaçlarını, korkularını ve kırılganlıklarını sezmekte ustadırlar. Bu sezgiyi, çoğu zaman kendi konumlarını güçlendirecek şekilde kullanırlar. Bu nedenle narsistik zekâ, yalnızca kendini yüceltme ile ilgili değildir; aynı zamanda çevreyi okuma ve bu okumayı araçsallaştırma kapasitesiyle de ilgilidir. Narsist, kimin neye ihtiyaç duyduğunu, kimin nereden etkilenebileceğini ve hangi durumun kendi lehine çevrilebileceğini hızlıca kavrayabilir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: zekâ ile kısmi zekâ arasındaki ayrım. Zekâ çok boyutlu bir kapasitedir. Buna karşılık bazı insanlar belirli alanlarda son derece keskin ve başarılı olabilirken, bu becerilerini yaşamın diğer alanlarına taşıyamazlar. Bir kasap ya da tüccarın kendi alanında çok başarılı olması, onun tüm yaşam alanlarında aynı yetkinliğe sahip olduğu anlamına gelmez. Gündelik dilde “uyanık” ya da “çok zeki” diye nitelendirdiğimiz bazı kişiler aslında bu tür bir kısmi zekâya sahiptir. Narsistik zekâ da çoğu zaman bu tür bir kısmi zekâdır. Öznenin kendi narsistik ihtiyaçlarını fark etme, bunları besleme ve sürdürme konusunda yüksek bir becerisi vardır. Ancak bu beceri, karşılıklılık kurma, empati geliştirme ya da sahici ilişki inşa etme alanına genellikle taşınamaz. Bu nedenle narsistik zekâ, genel bir zihinsel yetkinlikten çok, belirli bir amaca —kendi narsisizmini doyurmaya— hizmet eden daraltılmış bir kapasitedir. Kişi bu alanda son derece başarılı olabilir; ama bu başarı, bütünsel bir olgunluk anlamına gelmez.

Bu bağlamda bazı politik figürler dikkat çekicidir. Erdoğan, Trump, Orban gibi isimlerin, iktidar öncesi dönemlerinde bu denli güçlü bir konuma ulaşacakları her zaman açık değildi. Ancak bu aktörler, karşılaştıkları her fırsatı hızla bir güç unsuruna dönüştürme becerisi gösterdiler. Burada belirleyici olan yalnızca siyasal koşullar değil; bu koşulları okuyabilme ve kendi lehine kullanabilme yeteneğidir. Narsistik zekâ, bu anlamda, zayıflıkları fark etme, boşlukları görme ve bu boşlukları güç üretmek için kullanma kapasitesidir. Ancak bu zekânın bir sınırı vardır: Bu kullanım çoğu zaman ilişki kurmak için değil, egemenlik kurmak içindir. Bu yüzden narsistik zekâ, etkileyici olabilir; ama sahici bir karşılaşma üretmez.

Burada bir yanlış tanıma da devreye girer. Narsistik zekâ ve bu zekânın ürettiği başarı, çoğu zaman karizma olarak algılanır. Narsistin başkalarının zayıf noktalarını hızla kavrayabilmesi, durumu lehine çevirebilmesi ve kendisini güçlü bir biçimde sunabilmesi, dışarıdan bakıldığında etkileyici bir bütünlük izlenimi yaratır. Bu etki, özellikle kitleler nezdinde “karizmatik liderlik” olarak okunur. Bu bağlamda Erdoğan, Trump gibi figürler sıkça sevenleri tarafından “karizmatik liderler” olarak tanımlanır. Oysa burada karizma ile narsistik işleyiş iç içe geçmiştir. Bu aktörler, toplumsal kırılganlıkları, öfkeyi, korkuyu ve beklentileri hızlıca okuyabilmiş; bu duyguları kendi lehlerine organize edebilmişlerdir. Bu kapasite, dışarıdan karizma gibi görünür. Ancak bu etki çoğu zaman sahici bir ilişki kurma kapasitesinden değil; yönlendirme, yoğunlaştırma ve etkileme becerisinden beslenir. Taraftarlar bu başarıyı, bu görünür gücü ve bu etkiyi karizma olarak adlandırır. Çünkü sonuç ortadadır: güç artmakta, etki genişlemektedir. Ancak gözden kaçan şey şudur: Karizma, karşılıklılık ve güven üretir. Narsistik etki ise bağımlılık ve hayranlık üretir. Bu nedenle narsistik zekânın yarattığı etki, karizma gibi görünür ama aynı şeyi temsil etmez.

Narsist hile…

AKP’nin seçimlerden sonra düzenlediği balkon konuşmaları bir tür ritüele dönüşmüş durumda. İlk bakışta bu anlar, kazananların sevinci gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında, bu sahnelerde her zaman saf bir sevinç yoktur. Kin, öfke ve düşmanlaşma… Gerçek bir kazanımın ardından gelen sevinçte genellikle bir rahatlık, bir dinginlik ve kendinden emin olma hali vardır. Kişi, kazandığından emindir; bunu tekrar tekrar göstermeye ihtiyaç duymaz. Ve yenilenin burukluğuna empati gösterebilir. Buna karşılık bazı zafer anlarında farklı bir duygu hâkim olur: yoğunluk, taşkınlık ve yoğunlaşmış öfke. Sanki kazanılmış bir şeyin kutlanmasından çok, sürekli yeniden ilan edilmesi gerekir. Kazananların, kazandıklarını adeta kendilerine kanıtlama hali… Zafer yalnızca yaşanmaz; tekrar tekrar ilan edilerek içselleştirilmeye çalışılır. Bu nedenle bu tür toplantılar sadece bir sevinç ifadesi değildir; aynı zamanda sınırları olan, kapalı bir duygusal alan üretir. Bunun sınırları, çok basit bir soruyla görünür hale gelir: Açıkça muhalif olduğunuzu gösteren sembollerle bu kalabalığın içine girebilir misiniz? Cevabı tahmin etmek zor değildir. Çünkü burada yalnızca bir kutlama yoktur; aynı zamanda farklı olanı dışlayan bir yoğunluk vardır.

Bu durumu anlamak için güç ilişkilerine bakmak gerekir. Ekonomik gücün belirgin biçimde tek elde toplandığı, medyanın büyük ölçüde kontrol edildiği, muhaliflerin baskı altında tutulduğu ve hatta cezai yaptırımlarla karşılaştığı bir ortamda ortaya çıkan kazanımlar, eşit koşullarda elde edilmiş zaferler gibi deneyimlenmez. Bu tür asimetrik bir güç ilişkisinde kazanmak, özneye tam bir güven ve rahatlama duygusu vermez. Çünkü ortada yalnızca bir rekabet sonucu değil; baştan itibaren eşit olmayan bir zemin vardır. Bu nedenle kazanan taraf, görünürde güçlü olsa da kazandığını tam anlamıyla yaşayamaz. Zafer, içsel bir kesinlik üretmek yerine, dışarıda sürekli yeniden ilan edilmesi gereken bir duruma dönüşür. İşte bu noktada narsistik yapı devreye girer. Sahici olmayan her kazanım, içeride bir boşluk bırakır. Bu boşluk, sevinçle değil; sürekli gösteriyle doldurulmaya çalışılır. Kutlama, paylaşmak için değil; eksikliği/hileyi örtmek için yapılır. Ama örtülen şey ortadan kalkmaz. Aksine, her yeni ilanla birlikte daha da derinleşir. Ve böylece narsistik döngü yeniden kurulur: Kazanım, çoğu zaman tek başına yeterli olmaz; onu izleyen bir gösteri ihtiyacı doğar. Gösteri, kısa süreli bir doyum sağlar. Ancak bu doyum kalıcı değildir; çünkü içerideki eksiklik giderilmemiştir. Bu eksiklik yeniden hissedildikçe, kişi/kitle/kalabalık bir kez daha gösteriye yönelir. Böylece süreç kendini tekrar eder: kazanım, gösteriyle desteklenir; gösteri geçici bir doyum üretir, doyum sönümlendikçe içsel eksiklik belirir ve bu eksiklik yeni bir gösteri ihtiyacını doğurur. Bu döngü kırılmadıkça, zafer sahici olmaz ve sevinç hiçbir zaman yerini bulmaz.

Çocuk terapisindeyim. Oyun oynuyoruz. Çocuk kazanıyor. Bazen terapistler, anneler ya da babalar, çocuğun özgüveni artsın diye bilerek kaybederler. Kaybettiklerini belli etmemeye çalışırlar. Pedagojik bir yenilgi… Ama bu tür oyunlar aslında sıfır kazançlıdır. Çocuk burada gerçek bir kazanım elde etmez. Tavlada kazandığında elde ettiği şey çoğu zaman yalnızca “yendim” diyebilmenin hazzıdır. Galip gelmenin yüzeysel sevinci… Oysa gerçek sevinç, denk güçlerin karşılaşmasında ortaya çıkar. İnsan, kendisine yakın bir rakibi yendiğinde sevinir. Çünkü o zafer, kendi gücüne dair bir teyit içerir.

Güçlerin eşit olmadığı bir oyunda ise sevinç eksiktir. Yetişkin birinin üç-dört yaşındaki bir çocuğu koşuda geçmesi, kazanan için anlamlı bir zafer yaratmaz; kaybeden için de derin bir kayıp değildir. Sevinci mümkün kılan şey, her iki tarafın da kazanma ihtimalinin gerçek olmasıdır. Terapide oyuna devam ediyoruz. Bu kez çocuk hile yapıyor. Ve beni yeniyor. Ama hileyle kazanılan zafer, gerçek bir zafer değildir. Hileyle kazananlar hiçbir zaman kendilerinden emin bir şekilde sevinemezler. Çünkü gerçekten kendi güçleriyle kazanıp kazanamayacaklarını bilmezler. Bu nedenle hile, yalnızca kazanma aracı değil; aynı zamanda bir güvensizlik göstergesidir. Özne, kaybetme ihtimalini tolere edemediği için mutlaka kazanmak ister. Ama bu “mutlaka kazanma” hali, zaferin anlamını boşaltır. Narsistik yapı tam da burada belirginleşir. Narsistler, hile yapmış çocuklar gibidir. Başardıklarında sevinemezler; çünkü başarıları sahici değildir. İlişki içinde gerçek bir karşılaşma yoktur. Sanki sürekli bir şeyi kanıtlamaya çalışırlar, ama hiçbir zaman gerçekten ikna olmazlar. Narsizm, sakız çiğneyip doymaya çalışmak gibidir. Ne kadar çiğnersen çiğne, açlık geçmez. Aksine, her çiğneme onu yeniden üretir. Bu yüzden narsistik başarı, doyum üretmez. Sadece eksikliği daha görünmez kılar — ve daha derinleştirir. Çünkü sahici olmayan her kazanım, içeride bir eksikliği bırakır. Ve bu eksiklik, çoğu zaman utanç olarak geri döner. Kişi bu utançla yüzleşmek yerine, onu örtmek için daha fazla kazanmak ister, daha fazla göstermek, daha fazla kanıtlamak… Ama her yeni zafer, bir öncekini geçersiz kılar. Bu döngü kırılmadıkça ne zafer gerçektir ne de sevinç.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?