
Çocuklar, anne, telefon, iç dünya… Sıkıldım. Başka kanala geçiyorum. Biraz da diktatöre kızayım.
Bir filmde duymuştum: “Mazlum’u getirin bana.” Bu cümle, yalnızca zalimin mazlumu çağırması gibi değildir; aynı zamanda insanın kendi öfkesine bir hedef aramasını da anlatır. Çoğumuz kendimize bir mazlum bularak, kendimize bir kurban seçerek, yukarıya yönelmesi gereken öfkeyi aşağıya yansıtarak rahatlıyoruz. Asıl güce, asıl iktidara, asıl baskı mekanizmasına yönelmesi gereken öfke; daha zayıf, daha savunmasız, daha erişilebilir olana aktarılıyor. Böylece insan hem öfkeli kalıyor hem de öfkesinin gerçek adresiyle karşılaşmaktan kaçıyor.
Bu yüzden lider meselesi yalnızca yöneten kişiyle ilgili değildir; aynı zamanda yönetilenlerin öfkesiyle, korkusuyla ve adalet duygusuyla da ilgilidir. Çünkü bir toplumda öfke gerçek adresine yönelmediğinde, iktidar rahatlar; insanlar ise birbirleriyle didişerek kendi içlerindeki sıkışmayı boşaltırlar. Diktatör de çoğu zaman tam bu mekanizmayı kullanır: Yukarıdaki baskıyı görünmez kılar, aşağıdaki çatışmayı büyütür. İnsanlar birbirine kızarken, onları bu hâle getiren düzen kendisini aklamış olur.
İdealist lider, ilkelere bağlı kalmaya çalışan kişidir. Pratik siyaset onu zaman zaman taviz vermeye zorlayabilir; ancak bu tavizler yine de savunduğu ilkeler üzerinden gerekçelendirilir. Başka bir deyişle, araçlar değişse bile amaç değişmez. Bu nedenle idealist lider ile idealleri yalnızca iktidara ulaşmanın ya da iktidarı sürdürmenin aracı hâline getiren lider arasında niteliksel bir fark vardır.
İdealist lider için ilke, iktidarın üzerinde duran bir ölçüdür. Diktatör için ise ilke, iktidarın hizmetine sokulmuş bir araçtır. İdealist lider, kendi eylemlerini savunduğu değerler karşısında sınamak zorunda hisseder; diktatör ise değerleri kendi eylemlerini meşrulaştırmak için kullanır. Biri ilkeye sadakatle, diğeri iktidara sadakatle hareket eder. Bu nedenle diktatörün gerçek ideolojisi çoğu zaman savunduğunu iddia ettiği düşünce değil, bizzat iktidarın kendisidir.
Diktatör için ideoloji bir amaç değil, araçtır. Dini de, milliyetçiliği de, devrim söylemini de, özgürlük söylemini de gerektiğinde kullanabilir. Bugün demokrat, yarın milliyetçi, ertesi gün muhafazakâr ya da devrimci bir söylem benimsemesi mümkündür. Çünkü onun sadakati herhangi bir düşünceye değil, yalnızca iktidarınadır, yani kendisine ve çıkarınadır. Bu nedenle diktatörü tanımlayan şey belirli bir ideoloji değil, iktidarın mutlaklaştırılmasıdır.
Hukukun olduğu yerde yasa, yöneticiyi de bağlayan üstün bir ilkedir. Hukukun üstünlüğü… Hiç kimse hukukun üzerinde değildir. Diktatörlükte ise yasa, yöneticiyi sınırlayan bir ilke olmaktan çıkar; yöneticinin istediği anda değiştirebildiği bir araca dönüşür. Böylece hukuk öngörülebilirliğini kaybeder. İnsanlar artık kanuna göre değil, liderin iradesine göre yaşamaya başlar. Diktatörün gerçek üstünlüğü de burada ortaya çıkar: O yalnızca hukukun üstünde değildir; hukuku kendi iradesinin uzantısına dönüştürmüştür. Yani hukuk, yasalar zulümün aracıdır.
Bu durum, narsistik kişilik örgütlenmesinin siyasal düzlemdeki karşılığı gibidir. Narsistik özne için dış gerçeklik, kendi arzularını sınırlayan bağımsız bir alan değildir; dış dünya büyüklenmeci benliğinin uzantısı olarak yaşanır. Diktatör de devleti kendi benliğinin uzantısına dönüştürür. Ülke ile kendisi, devlet ile şahsı, halk ile kendi iradesi özdeşleşir. “Devlet benim” sözü yalnızca siyasal bir iddia değil, aynı zamanda narsistik bir örgütlenmenin ifadesidir. Devletten, milletten ve halktan söz ederken aslında kendisini kasteder. Ötekinin bağımsız varlığına tahammül edemez. Bu nedenle iktidarın kaybı yalnızca siyasal bir yenilgi değil, narsistik benliğin çöküşü anlamına gelir.
Bu yüzden diktatör yaptığı her şeyi tarihsel bir zorunluluk olarak sunar. Yani diktatörün yaptığı, yapması gerekendir, başka seçenek yoktur. Bugün söylediği doğru olduğu için değil, söylediği için doğrudur. Yarın bunun tam tersini söylediğinde de aynı mutlaklık korunur. Ölçüt artık gerçeklik değildir; liderin iradesidir. Böylece diktatörlüğün en temel yasası, paradoksal biçimde yasasızlıktır. Çünkü değişmeyen bir hukuk düzeni değil, yalnızca her an değişebilen tek bir irade vardır.
Diktatörlük yalnızca hukuku değil, düşünme biçimini de tekleştirir. Oysa gerçeklik doğası gereği çok nedenli, çok katmanlı ve çoğu zaman çelişkilidir. Demokratik siyaset bu çoğulluğu kabul etmek durumundadır. Diktatörlük ise karmaşıklığı tehdit olarak algılar. Bu nedenle çok nedenliliği tek nedene, çok anlamlılığı tek anlama indirger. Ekonomik krizlerin nedeni “dış güçler”, toplumsal muhalefetin nedeni “hainler”, uluslararası eleştirilerin nedeni ise “bizi kıskanıyorlar” olur. Dünya artık araştırılması gereken karmaşık bir gerçeklik değil, tek merkezden açıklanan basit bir hikâyeye dönüşür.
Bu nedenle “tek adam rejimi” yalnızca siyasal gücün tek elde toplanması değildir. Aynı zamanda hakikatin de tek elde toplanmasıdır. Hakikatin tek sahibi vardır; tarihin tek yorumu vardır; ahlakın tek ölçütü vardır; doğruyu belirleme yetkisi yalnızca lidere aittir. Böylece siyasal iktidar, ahlaki bir mutlaklığa dönüşür.
Bu özellikler tarih boyunca tanrısal egemenliğe atfedilmiştir. Diktatör de kendisini sıradan bir siyasal aktör olarak değil, adeta tarihin seçilmiş kişisi, milletin kaderiyle özdeşleşmiş istisnai bir figür olarak sunar. Antik çağda birçok hükümdar meşruiyetini tanrılardan aldığını iddia etmiş, hatta doğrudan tanrı ya da tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak görülmüştür. Eski Mısır firavunları bunun en belirgin örneklerinden biridir. Firavun yalnızca ülkeyi yöneten bir kral değil, aynı zamanda kozmik düzeni ayakta tutan kutsal bir varlık olarak kabul edilirdi. Ona itaat yalnızca siyasal değil, dinsel bir yükümlülüktü.
İlginç olan, firavun figürünün günümüzde çoğunlukla baskı ve zorbalığın simgesi olarak anlatılmasına rağmen, insanların bu tür mutlak güç figürlerine karşı yalnızca nefret değil, aynı zamanda hayranlık da besleyebilmesidir. Bu durum, güçlü, her şeye muktedir ve kaygısız ebeveyn imgesine duyulan çocukluk özlemini de çağrıştırır. Mutlak otorite korku üretirken aynı zamanda güvenlik vaadi de sunar. Bu nedenle diktatör yalnızca korkulan biri değildir; aynı zamanda idealize edilen, kurtarıcı olarak görülen bir figüre de dönüşebilir.
Tam da bu noktada totaliter zihniyet yalnızca siyasal bir rejim olmaktan çıkar; dünyayı algılama biçimine dönüşür. Çoğul anlamların yerini tek anlam, eleştirel düşüncenin yerini itaat, diyaloğun yerini mutlak doğrular alır. Sonuçta diktatörlük yalnızca özgürlüğü ortadan kaldırmaz; gerçekliğin kendisini de tek sesli, tek renkli ve tek merkezli hâle getirir.
Gerçeklik artık keşfedilen bir şey değil, lider tarafından ilan edilen bir şeye dönüşür. Bu nedenle diktatörlük, yalnızca siyasal bir tahakküm değil; hakikatin, düşüncenin ve sembolik düzenin tek bir öznenin iradesine tabi kılınmasıdır. Diktatör yalnızca devleti yönetmek istemez; insanların nasıl düşüneceğini, neye inanacağını ve gerçeği nasıl algılayacağını da belirlemek ister. Totaliterliğin en derin ve en tehlikeli boyutu burada ortaya çıkar.
Lütfen diktatörünüzü seviniz…
Burada önemli bir kırılma daha var. Geçmişteki faşist diktatörler düşmanlarını yok etmeyi hedeflerdi; düşmanlarının kendileri hakkında ne düşündüğü, onları sevip sevmediği ya da beğenip beğenmediği çoğu zaman umurlarında değildi. Hitler için Yahudilerin, Romanların, eşcinsellerin ya da rejimin düşman ilan ettiği diğer grupların kendisi hakkında ne hissettiği belirleyici değildi. Onlardan sevgi değil, yok oluş bekleniyordu. Düşman, ikna edilmesi gereken biri değil; ortadan kaldırılması gereken bir varlıktı. Günümüz diktatörlüklerinde ise buna başka bir boyut ekleniyor. Diktatör artık yalnızca itaat edilmek istemiyor; sevilmek de istiyor. Hatta düşman ilan ettiği, dışladığı, aşağıladığı, yok saydığı insanlardan bile bir tür onay bekliyor. Yalnızca bedenler üzerinde değil, zihinler ve duygular üzerinde de egemenlik kurmak istiyor. İnsanların ne yapacağını belirlemekle yetinmiyor; ne hissedeceklerini, kimi seveceklerini, kime hayranlık duyacaklarını, neye inanacaklarını da belirlemek istiyor.
Bu nedenle günümüz diktatörü için muhalifin susması yeterli değildir; muhalifin içten içe hayranlık duyması, en azından onun büyüklüğünü kabul etmesi beklenir. Diktatör, düşmanının bile kendisini beğenmesinin derdine düşer. Çünkü narsistik iktidar açısından yalnızca destekçilerin sevgisi yeterli değildir; ötekinin direnci de kırılmalı, onun iç dünyasında da bir yer ele geçirilmelidir. Bu noktada diktatörün çevresi de önemli bir işlev görür. Onu sürekli “iyi”yle boyarlar. Zalimliği kararlılık, hoyratlığı cesaret, hukuksuzluğu zorunluluk, kibri liderlik, saldırganlığı ise güç olarak sunarlar. Böylece diktatör yalnızca kendisini idealize etmez; çevresi de onun suretini durmadan parlatır, cilalar, kutsallaştırır. Kötülüğün üzeri iyiyle boyandıkça, çıplak zorbalık bir tür tarihsel görev, ulusal kader ya da kaçınılmaz fedakârlık gibi görünmeye başlar.
Bu yüzden işgalcilik yalnızca kamusal alanların, kurumların, basının ya da hukukun ele geçirilmesiyle sınırlı değildir. Asıl önemli olan, iç dünyanın işgalidir. İnsanların yalnızca ne söyleyeceği değil, ne hissedeceği de denetlenmek istenir. Diktatör, bireyin dış davranışlarını kontrol etmekle yetinmez; onun vicdanına, hayranlık kapasitesine, korkusuna, suçluluk duygusuna ve gerçeklik algısına da sızmak ister. Öteki yalnızca yenilmiş olmamalıdır; kendi yenilgisini haklı, diktatörün üstünlüğünü doğal görmeye zorlanmalıdır. Sadece boyun eğmesi değil, boyun eğişini anlamlı bulması beklenir. Sadece susması değil, suskunluğunu erdem sanması istenir. Sadece korkması değil, korkusunu saygı diye adlandırması talep edilir. İşte burada diktatörlük kaba şiddetin ötesine geçer; daha sinsi, daha derin, daha zalim bir ruhsal tahakküme dönüşür. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu ve diğerleri etrafındaki mesele biraz da budur: “Beni kabul edin, yenildiğinizi söyleyin ve benim zaferimi kameralar önünde gösterin.” Diktatör yalnızca rakibini susturmak istemez; onun yenilgisini görünür kılmak, bedenine, yüzüne, sesine ve suskunluğuna kendi zaferinin damgasını vurmak ister. Muhalifin yalnızca hapiste olması, yalnızca siyaset dışına itilmesi, yalnızca susturulması yetmez; onun varlığı bile iktidarın büyüklüğünü kanıtlayan bir sahneye dönüştürülmek istenir. Bu yüzden mesele sadece cezalandırma değildir; teşhir etme, eğme, kırma ve mümkünse içten içe teslim alma arzusudur. Diktatör için en büyük zafer, düşmanının yalnızca yenilmesi değil, yenilgisini kabul etmeye zorlanmasıdır. Hatta daha da fazlası: Düşmanın, kendi yenilgisini adil; diktatörün zaferini doğal, kaçınılmaz ve hak edilmiş görmesidir. Burada iktidar, insanın yalnızca dış yaşamını değil, iç mahkemesini de ele geçirmek ister. “Ben haksızlığa uğradım” diyen sesi susturmak, onun yerine “demek ki hak ettim” diyen bir iç ses yerleştirmek ister. Zulmün en derin biçimi de burada başlar: İnsan yalnızca dışarıdan ezilmez; kendi içinde de ezenin dilini konuşmaya zorlanır. Failin dilinin meşrulaşması…
Bu nedenle günümüz diktatörlüğü, yalnızca muhalifi ortadan kaldırmakla yetinmez. Muhalifin yüzünden mağlubiyet, destekçinin yüzünden hayranlık, toplumun yüzünden ise rıza okumak ister. Kameralar önünde verilen fotoğraf, mahkeme salonundaki duruş, cezaevi kapısındaki görüntü, meydandaki kalabalık, televizyondaki alkış; bütün bunlar yalnızca politik olaylar değildir. Bunlar, iktidarın ruhsal sahnelemeleridir. Seçimlerden sonra ritüelleşen ‘Balkon Konuşması’nın çeşitli anlamları var yani.
Diktatör, zaferini yalnızca sandıkta, mahkemede ya da meydanda değil, insanların iç dünyasında da görmek ister. “Benden korkuyorsunuz” demek yetmez; “bana saygı duyuyorsunuz” dedirtmek ister. “Sizi susturdum” demek yetmez; “haklı olduğumu kabul ettiniz” duygusunu üretmek ister. Bu yüzden onun asıl arzusu yalnızca iktidar olmak değil, insanların gerçeklik duygusuna da hükmetmektir. Bu noktada yalan, yalnızca gerçeği gizleyen bir araç olmaktan çıkar; gerçekliğin yerine geçen yeni bir düzen kurar. Sürekli yalanların gerçekmiş gibi sunulması, önce hakikati muğlaklaştırır. İnsanlar neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmekte zorlanmaya başlar. Ardından yalan ile gerçek arasındaki sınır aşınır. Bir süre sonra mesele artık “bu doğru mu?” sorusu olmaktan çıkar; “lider bunu söyledi mi?” sorusuna dönüşür. Diktatörlükte gerçek, olayların kendisiyle değil, liderin onları nasıl adlandırdığıyla belirlenir. Bugün yenilgi zafer, kriz başarı, yoksulluk fedakârlık, baskı güvenlik, hukuksuzluk adalet diye sunulabilir. Kelimeler gerçekliği açıklamak için değil, gerçekliği ele geçirmek için kullanılır. Dil, hakikatin aracı olmaktan çıkar; iktidarın boyası hâline gelir. Bu yüzden diktatörlükte yalnızca gerçekler çarpıtılmaz; gerçeğe ulaşma kapasitesi de tahrip edilir. İnsan bir süre sonra yalnızca neye inanacağını değil, inanmanın kendisinin ne anlama geldiğini de kaybeder. Yalanın yalan olduğu bilinse bile, onun karşısına gerçek çıkarılamaz hâle gelir. Çünkü gerçek artık ortak bir zemin olmaktan çıkmıştır. Bu noktadan sonra diktatörün söylediği şey, gerçekliğin yerine geçer. Hakikat, araştırılan, tartışılan, sınanan bir şey olmaktan çıkar; ilan edilen bir şeye dönüşür. Diktatör “budur” dediği anda, ondan başka bir gerçeklik yokmuş gibi davranılması beklenir. Böylece yalnızca yalan ile gerçek arasındaki fark değil, gerçeğin kendisi de ortadan kalkar.
Diktatörlüğün en karanlık tarafı burada ortaya çıkar: İnsanlar yalnızca yalanlara inanmaya zorlanmaz; gerçekliğin kaybına alıştırılır. Artık yalanın karşısında hakikat değil, başka bir yalan durur. Dünya, doğrularla yanlışların mücadele ettiği bir yer olmaktan çıkar; güçlünün söylediğinin gerçek sayıldığı bir sahneye dönüşür. Bu nedenle diktatörlükte gerçek ve yalan arasındaki sınırın ortadan kalkması, yalnızca sıradan bir sorun değil, ruhsal ve siyasal bir yıkımdır.
İç dünyanın işgali…
İç dünyanın işgali, insanın en mahrem yerine dokunan bir iktidar biçimidir. Diktatör yalnızca bedene değil, iç sese de temas eder. Yalnızca meydanları değil, insanın kendi içindeki mahkemeyi de ele geçirmek ister. Çünkü iç mahkeme sustuğunda, insan artık yalnızca dışarıda değil, kendi içinde de yenilmiş olur. Bu, diktatörlüğü yalnızca siyasal bir baskı rejimi olmaktan çıkarır; iç dünyanın işgaline dönüştürür. Diktatör ile birey arasındaki ilişki artık sadece yönetme-yönetilme ilişkisi değildir; aynı zamanda psikolojik bir sömürü ilişkisidir. Diktatör, insanlardan yalnızca davranışlarını değil, duygularını da talep eder. Kime üzüleceğine, neye sevinileceğine, neye öfkelenileceğine, neden ve kimden korkulacağına diktatör karar vermek ister. Yalnızca oylarını değil, hayranlıklarını da ister. Yalnızca sessizliklerini değil, içsel rızalarını da talep eder.
“Bu kardeşinize güvenin” diyerek oy isterken talep edilen şey de yalnızca oy değildir. Burada seçmenden beklenen, sadece siyasal bir tercih yapması değil; kendisini duygusal olarak da teslim etmesidir. Güven, burada demokratik bir sözleşmenin parçası olmaktan çıkar; itaati, bağlılığı ve sorgusuz kabulü talep eden bir çağrıya dönüşür. Seçmenden yalnızca sandığa gitmesi değil, kendi kuşkusunu askıya alması, kendi muhakemesini geri çekmesi ve liderin iradesini kendi iradesinin yerine koyması beklenir. Diktatör insanların kanaatini ortadan kaldırır ve kanaatin yerine kendi beklentisini yerleştirir. Böylece işgal, itaat ve boyun eğme de rıza yoluyla onaylatılmış olur. İnsan yalnızca yönetilmez; yönetilmeyi kabul ettiğini, hatta bunu istediğini göstermeye çağrılır. Diktatörlüğün psikolojik gücü de buradadır: Zoru sevgi gibi, korkuyu güven gibi, boyun eğmeyi sadakat gibi sunar. İnsanlardan yalnızca “evet” demelerini değil, bu “evet”i içten geliyormuş gibi yaşamalarını ister.
Bu yüzden çağdaş diktatörlüklerde propaganda yalnızca gerçeği çarpıtmak için işlemez; aynı zamanda sevgi üretmek, hayranlık örgütlemek, duygusal bağlılık yaratmak için de çalışır. Liderin görüntüsü, sesi, hikâyesi, mağduriyeti, kahramanlığı, fedakârlığı durmadan yeniden üretilir. Böylece kitleler yalnızca yönetilmez; duygusal olarak da bağlanır. Diktatör kendisini yalnızca devletin başı olarak değil, halkın iç dünyasında yer tutan bir figür olarak kurar. Bu anlamda diktatörlük, dışarıdan gelen bir zorbalık olmanın ötesine geçer; insanın iç dünyasında bir koloni kurmaya çalışır. Düşünceler, duygular, korkular, hayranlıklar ve sadakatler işgal edilir. İnsan yalnızca kamusal alanda değil, kendi zihninin içinde de takip edildiğini hisseder. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini, kimi sevip sevmediğini bile denetlemek zorunda kalır. Böylece diktatörlük, bireyin yalnızca özgürlüğünü değil, içsel alanını da sömürür.
En ürkütücü olan da budur: Diktatör, insanın yalnızca itaat etmesini değil, itaat ederken kendisini sevmesini de ister. Zulmünü kabul ettirmekle yetinmez; zulmüne hayranlık duyulmasını ister. İnsanların yalnızca korkarak susmasını değil, severek boyun eğmesini bekler. Bu yüzden günümüz diktatörlüğü, yalnızca bedensel ve siyasal bir tahakküm değil; aynı zamanda ruhsal bir işgal biçimidir.
Yine mi Narsizm?
Narsizmin en belirgin özelliklerinden biri, takdir edememesidir. Narsist, başkasının değerini içtenlikle teslim edemez; çünkü kendisi sürekli takdir bekleyen, onay dilenen bir ruhsal ekonominin içindedir. Başkasını takdir etmek, kendi payından eksilmek gibi gelir ona. Sanki değer sınırlı bir kaynaktır ve bir başkasına verilen her övgü, kendisinden çalınmış olacaktır. Toplumdaki takdir etme fukaralığı, takdir cimriliği de narsizmle ilişkilidir. İnsanlar birbirlerinin emeğini, güzelliğini, başarısını ve inceliğini teslim etmekte zorlandıkça, toplumsal ilişkiler de giderek kıskançlık, rekabet ve değersizleştirme üzerinden kurulur.
Narsist, takdir etmek bir yana, ötekini değersizleştirir. Ama burada mesele gerçekten ötekinin değersiz olması değildir. Tam tersine, ötekinin değeri narsist için tehdit oluşturur. Başkasını küçültmeye çalışmasının nedeni, kendi üstünlüğünü güvence altına alma çabasıdır. Öteki ne kadar küçültülürse, kendisinin o kadar büyük ve değerli görüneceğine inanır. Bu yüzden narsist için takdir, paylaşılabilen bir duygu değil, rekabet edilen bir sermayedir. Başkasının başarısı sevinilecek bir şey değil, kendi eksikliğini hatırlatan bir yaradır. Dolayısıyla övgü, hayranlık ve takdir, karşılıklı dolaşıma giren insani jestler olmaktan çıkar; yalnızca kendisine yönelmesi gereken bir hak gibi yaşanır.
Sağlıklı ruhsallık ise bunun tersine işler. Gerçekten kendine güvenen insan, başkasının başarısını takdir etmekten korkmaz. Çünkü bilir ki başkasının ışığı kendi ışığını söndürmez; bilakis aydınlığı çoğaltır. Narsist içinse takdir etmek, kendi kırılgan benlik değerini tehlikeye atmak gibi yaşanır.


