BIST 100
14.202,24 1,02%
DOLAR
44,7356 0,01%
EURO
52,7896 0,02%
GRAM ALTIN
6.955,07 -0,10%
FAİZ
39,89 -2,01%
GÜMÜŞ GRAM
114,63 0,20%
BITCOIN
74.738,00 0,81%
GBP/TRY
60,7666 0,09%
EUR/USD
1,1794 -0,02%
BRENT
94,28 -0,54%
ÇEYREK ALTIN
11.371,54 -0,10%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
8 °

Şahap Eraslan: Türklüğün travma anlatısı

Şahap Eraslan

Türklük bir özgüven anlatısı gösterilir ama özgüvensizliğin özgüven örtüsüyle gizlenmesidir; bir travma anlatısıdır. Bu devleti kuranlar huzurlu, bütünlüklü, yerleşik bir hayatın içinden çıkmış insanlar değildi. Aksine, kompleks ve çok katmanlı travmalar yaşamış; yerinden edilmiş, yenilmiş, parçalanmış, kaçmak zorunda kalmış insanlardı. Bugün adına “kurucu irade” dediğimiz şey, aynı zamanda büyük bir kaybın, bir çöküşün ve bir sürgünün ürünüdür. Ortada fetihle gelmiş, rahatça yerleşmiş bir topluluk yoktur. Ortada, imparatorluğun çöküşüyle savrulmuş; Balkanlar’dan, Kafkasya’dan, Rumeli’den Anadolu’ya yığılmış göçmen kitleler vardı. Cumhuriyet bu anlamda, yerleşik bir halkın uzun vadeli siyasal projesi değil; travmatize olmuş göçmenlerin acil bir hayatta kalma düzenlemesidir. Bu, çok şeyi açıklar.
Yerinden edilme yalnızca coğrafi bir kayıp değildir; kimliğin, aidiyetin ve sürekliliğin kaybıdır. Göçmenlik, öznenin yalnızca bir mekânı değil, aynı zamanda kendisini taşıyan sembolik evreni geride bırakması anlamına gelir. Ev, mezar, komşuluk, dil ve tanıdık düzen—bunların her biri yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal dayanak noktalarıdır. Bu dayanaklar kaybedildiğinde, özne yalnızca yerini değil, kendisiyle olan süreklilik duygusunu da kaybeder. Bu kayıplar yas tutulmadan bastırıldığında, yas yerini sertliğe, savunmaya ve katı kimlik biçimlerine bırakır. Yasın işlevi kaybı tanımak ve onunla yaşamayı öğrenmektir; ancak yas tutulamadığında, kayıp inkâr edilir ve bu inkâr, ideolojik sertlik biçiminde geri döner. Bastırılan yas ortadan kaybolmaz; aksine, kimliğin katılaşması ve sürekli savunulması ihtiyacı olarak geri döner.

Türklük kimliğinin kuruluşu da büyük ölçüde böyle bir tarihsel ve ruhsal zemin üzerinde gerçekleşmiştir. İmparatorluğun çözülmesi, toprak kayıpları, zorunlu göçler ve kitlesel yerinden edilmeler yalnızca siyasal değil, aynı zamanda kolektif ruhsal kırılmalar yaratmıştır. Bu kırılmalar yas sürecinden geçerek sembolleştirilemediğinde, yerini disipline, birlik vurgusuna ve güçlü bir devlet fikrine bırakmıştır. Böylece kaybın yerine birlik, belirsizliğin yerine sert bir devlet fikri konmuştur. Bu nedenle bu kimlik en başından itibaren huzursuzdur. Sürekli teyit edilmesi gerekir, sürekli savunulması gerekir ve sürekli tehdit altında hissedilir. Çünkü bu kimlik güvenli bir süreklilik üzerine değil, bir kopuşun ve dağılmanın enkazı üzerine inşa edilmiştir. Travma çalışılmadığında donuklaşır; yas tutulmadığında ideolojik katılığa dönüşür. Cumhuriyet bu anlamda yalnızca yeni bir siyasal rejim değil, aynı zamanda travmanın siyasal organizasyonudur. Güçlü devlet vurgusu, homojen ulus ısrarı, farklı olana yönelik tahammülsüzlük ve itiraza karşı gösterilen aşırı duyarlılık, yalnızca siyasal tercihler değil, aynı zamanda ruhsal savunma biçimleridir. Bunlar, bir daha dağılma ve çözülme deneyiminin yaşanmaması için geliştirilen kolektif savunmalardır. Ancak savunma iyileşme değildir. Bastırma onarma değildir. Bastırılan travma ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir. Bu nedenle özgürlük, hak ve eşitlik talepleri, çoğu zaman gerçek bir tehdit oluşturmadıkları halde, varoluşsal bir tehdit gibi algılanır. Çünkü travmatik deneyimden geçmiş bir yapı, gerçek ile travmatik çağrışım arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanır.

Bu durum psikanalizde “tekrar zorlantısı” olarak tanımlanan bir mekanizmaya benzer. Freud’un tarif ettiği bu dinamikte özne, travmayı yeniden yaşamamak için geliştirdiği savunmalar aracılığıyla, farkında olmadan travmanın koşullarını yeniden üretir. Yani travmadan korunma çabası paradoksal bir biçimde yeni travmaların ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Travmayı yaşamamak için kurulan yapı, bazen başkalarına travma yaşatarak kendi bütünlüğünü korumaya çalışır. Bu mekanizma bireysel düzeyde oldukça iyi bilinir. Travma yaşamış bir kişi yaşadıklarını anlatırken çoğu zaman son derece kararlı bir biçimde “bir daha asla” der. Bu cümlenin hemen arkasında ise çoğu zaman başka bir cümle vardır: “Bana kimse bir daha böyle bir şey yaşatamaz.” Bu ifade yalnızca bir kararlılığı değil, aynı zamanda güçlü bir savunma refleksini de içerir. Çünkü kişi travmayı tekrar yaşamamak için her şeyi göze alabilecek bir psikolojik konuma geçebilir. Bir daha travma yaşamama kararlılığı, bazen farkında olmadan fail olma ihtimalini de içerir. Yani kişi travmanın kurbanı olmamak için, gerektiğinde başkalarına zarar vermeyi bile göze alabilir. Psikanalizde bu durum travmanın sembolleştirilememesiyle ilişkilendirilir. Travma yaşandığında ve bu deneyim anlamlandırılamadığında, yas tutulamadığında ya da anlatıya dönüştürülemediğinde, ruhsallık bu deneyimi tekrar tekrar dolaşan bir gerilim olarak taşımaya devam eder. Bu gerilim ise çoğu zaman savunma mekanizmaları aracılığıyla dış dünyaya yansır.

Bu dinamik yalnızca bireysel düzeyde işlemez; kolektif düzeyde de benzer biçimde ortaya çıkabilir. Kültürel hafıza, bireyin doğrudan yaşamadığı deneyimleri bile belirli duygulanımsal kalıplar ve tepkisel biçimler halinde aktarabilir. Bir toplumun geçmişte yaşadığı büyük kırılmalar, sonraki kuşakların bireysel deneyimi olmasa bile, kolektif ruhsallıkta belirli hassasiyetler ve savunma biçimleri üretmeye devam edebilir. Nazi geçmişi bunun önemli örneklerinden biridir. Bugün yaşayan kuşaklar o dönemin doğrudan tanıkları değildir; fakat Nazi dönemi Alman toplumunun kolektif bilinçdışında belirli duyarlılıklar, suçluluk biçimleri ve savunma mekanizmaları üretmiştir. Bu nedenle tarihsel olayların etkisi yalnızca onları yaşayan kuşaklarla sınırlı kalmaz; sonraki kuşakların ruhsal dünyasında da iz bırakabilir.
Benzer şekilde Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesi ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde yaşanan travmatik kırılmalar da kolektif ruhsallıkta güçlü izler bırakmıştır. İmparatorluğun parçalanması, savaşlar, nüfus hareketleri ve büyük toplumsal dönüşümler yalnızca siyasi olaylar değildir; aynı zamanda toplumun ruhsal yapısını şekillendiren deneyimlerdir. Bu nedenle günümüzde kimi zaman sıradan görünen hak talepleri ya da eleştiriler bile orantısız bir tehdit olarak algılanabilir. Çünkü travma üzerine kurulmuş yapılar, travmayla ilişkili çağrışımlara karşı aşırı duyarlıdır. Tepkinin yoğunluğu çoğu zaman mevcut durumun gerçek ağırlığından değil, geçmişte yaşanan ve sembolleştirilememiş kaybın ruhsal ağırlığından kaynaklanır.

Başka bir deyişle, verilen tepki çoğu zaman bugünkü olaya değil, geçmişte yaşanmış fakat tam olarak işlenememiş bir travmanın yankısına yöneliktir. Bu yüzden küçük bir eleştiri ya da basit bir soru bile varoluşsal bir tehdit gibi algılanabilir. Çünkü o soru yalnızca bugünü değil, bastırılmış bir geçmişi de harekete geçirir. Böyle durumlarda ortaya çıkan yoğun savunma refleksi, aslında bugünkü gerçeklikten çok, geçmişte yaşanmış fakat sembolleştirilememiş bir kaybın ruhsal ağırlığını taşır.

Travma üzerine kurulan düzenler, travmayı unutmaz; onu savunma biçimleri içinde taşır. Ve iyileşme, ancak bastırılan kaybın tanınması ve yasının tutulmasıyla mümkündür. Aksi halde kimlik, canlı ve dönüşebilir bir yapı olmaktan çıkar; donmuş bir savunma biçimine dönüşür- Erzincan’da küçük bir grubun hak talebi ya da emperyalizm karşıtı slogan atması ne emperyalizme ne de cumhuriyetin varlığına yönelik gerçek bir tehdit oluşturur. Buna rağmen devletin bu tür sınırlı ve sembolik hak arayışlarına orantısız sertlikle karşılık vermesi, çoğu zaman mevcut durumun nesnel ağırlığından değil, tarihsel olarak taşınan travmatik kırılmaların ruhsal ve siyasal yankısından kaynaklanır. Travmatik deneyim yaşamış yapılar, gerçek tehdit ile travmayı hatırlatan işaretler arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanabilir. Bu durumda tepki, mevcut olaya değil, o olayın bilinçdışı düzeyde çağrıştırdığı tarihsel kayıp, çözülme ve dağılma korkusuna yönelir. Böylece sıradan bir hak talebi, sembolik düzeyde geçmişte yaşanan çözülmenin tekrarı gibi algılanabilir. Bu nedenle verilen tepki, çoğu zaman mevcut eylemin gerçek kapsamıyla değil, geçmişte yaşanan ve henüz tam olarak çalışılmamış travmanın ruhsal yoğunluğuyla orantılıdır. Devletin sertliği, yalnızca bir güvenlik refleksi değil, aynı zamanda sürekliliğini tehdit altında hisseden bir yapının kendisini koruma çabası olarak da anlaşılabilir. Savunmanın yoğunluğu arttıkça, savunulan yapının kırılganlığı da görünür hale gelir. Güçlü görünen tepki, çoğu zaman gerçek gücün değil, altta yatan güvensizliğin göstergesidir. Çünkü güvenli ve içsel olarak sağlam yapılar, farklılık ve itiraz karşısında yok olma korkusu yaşamaz; onları bastırma ihtiyacı duymaz.

Savaş Kuşağı ve Travmanın Dışsallaştırılması

Çeşitli cephelerde savaşmış askerlerin kurduğu bir ülkeden söz ediyoruz. Savaşı bir istisna değil, temel sorun çözme yöntemi olarak öğrenmiş bir meslek grubunun kurduğu bir cumhuriyetten. Hayatının büyük bölümünü cephede geçirmiş, ölümü göze alan ya da öldürerek hayatta kalmış insanların siyasal düzen kurmasından bahsediyoruz. Bu kuşak yalnızca travmatize olmadı; travma içinde sosyalleşti. Dünya onlara müzakereyle, uzlaşmayla, çoğullukla değil; güçle, disiplinle ve imha ile öğretildi. Savaş onlar için anomali değil, normdu. Cumhuriyet de bu normun üzerine kuruldu. Daha sonra bildiğimiz klasik mekanizma devreye girdi: travmanın dışsallaştırılması. Kendi yaşadıkları yıkımı çalışmak, yasını tutmak, anlamlandırmak yerine; bu travmayı başkalarına yaşatarak sürdürdüler. Çünkü travma yaşayan özne için en dayanılmaz ihtimal bir kez daha mağdur olmaktır. Bunun panzehiri ise “sürekli güçlü kalmak”tır—ya da güçlü olduğu fantezisini sürdürmek. Mağdurdan fail üretimi, psikanalizin en iyi bildiği dönüşümlerden biridir. Dün yerinden edilen bugün yerinden eder. Dün yok sayılan bugün yok sayar. Dün tehdit altında hisseden bugün tehdidi bizzat üretir. Çünkü “bir daha asla” söylemi çoğu zaman etik bir ilke değil; sürekli saldırı halinde olma gerekçesidir. Bu nedenle Cumhuriyet yalnızca bir modernleşme ya da ilerleme projesi olarak anlaşılmaz. Aynı zamanda çözümlenmemiş savaş travmalarının kurumsallaşmış bir biçimini de temsil eder. İmparatorluğun çözülmesi, savaşlar, kitlesel kayıplar ve yerinden edilmeler yalnızca tarihsel olaylar değil, kolektif ruhsallıkta derin izler bırakan kırılmalardır. Bu kırılmalar sembolleştirilip yas sürecinden geçirilemediğinde, siyasal kurumlar bu travmanın taşıyıcısı haline gelir. Bu bağlamda, çoğu zaman ilerleme ve aydınlanma projesi olarak övgüyle anılan Köy Enstitüleri de yalnızca eğitsel ve kültürel bir dönüşüm girişimi olarak değil, aynı zamanda yeni bir ulusal özne yaratma projesi olarak işlev görmüştür. Batılılaşma, sekülerleşme, klasik müzikle ve dünya edebiyatıyla tanıştırma gibi hedeflerin yanı sıra, ortak bir ulusal kimliğin içselleştirilmesi ve homojen bir toplumsal aidiyetin kurulması amaçlanmıştır. Bu süreç, yalnızca bilgi aktarımını değil, aynı zamanda kimliğin yeniden yapılandırılmasını da içermiştir. Yani Köy Enstitüleri modernleşme ve Türkleştirme projeleriydi de.

Güçlü devlet vurgusu, homojen toplum ısrarı, farklı olana yönelik tahammülsüzlük ve muhalefete karşı gösterilen yoğun hassasiyet, bu bağlamda yalnızca siyasal tercihler değil, aynı zamanda travmanın siyasal dile çevrilmiş biçimleri olarak da okunabilir. Travmatik çözülme deneyimi, sürekliliği koruma yönünde güçlü bir ihtiyaç yaratır; bu ihtiyaç ise çoğu zaman farklılığı tehdit olarak algılayan savunma biçimlerine dönüşür. Özetle Cumhuriyet, yalnızca travma yaşamış insanların kurduğu bir düzen değildir; aynı zamanda travmanın etkilerini taşıyan ve bu etkilerle kendisini korumaya çalışan bir siyasal ve sembolik yapı olarak da anlaşılabilir. Travma tanınmadıkça, adlandırılmadıkça ve ruhsal olarak işlenmedikçe ortadan kalkmaz. Bastırılan travma iyileşmez; yalnızca biçim değiştirir ve farklı öznelere, farklı ilişkilere ve farklı tarihsel anlara aktarılır. Bu nedenle her kriz anı, geçmişte çözümlenmemiş kırılmaların yeniden etkinleştiği bir moment haline gelebilir. Travmanın gerçek anlamda aşılması, ancak onun inkâr edilmesiyle değil, tanınması, sembolleştirilmesi ve yasının tutulmasıyla mümkündür. Aksi halde travma, tarihin geride bıraktığı bir olay olmaktan çıkar; siyasal ve toplumsal ilişkiler içinde kendisini yeniden ve yeniden üretmeye devam eder.

Özgürlük Talebi = Bölünme Denklemi

Burada bir mesele daha vardır ve bu mesele, Cumhuriyet’in en derin ve en otomatik savunma mekanizmalarından birini oluşturur. Cumhuriyet’in içselleştirdiği—hatta refleks düzeyine indirdiği—kurucu bir anlatı mevcuttur: Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde özgürlük, bağımsızlık ve eşitlik talep eden toplulukların önemli bir kısmı, nihayetinde kendi siyasal egemenliklerini kurmayı başarmıştır. İmparatorluğun çözülmesi, yalnızca askerî bir yenilgi değil; aynı zamanda taleplerin devlete dönüşmesi deneyimi olarak yaşanmıştır. Bu deneyim, kolektif ruhsallıkta derin bir iz bırakmıştır. Bu tarihsel kırılma, siyasal bilinçten çok, kolektif bilinçdışı düzeyde işleyen bir denklem üretmiştir: özgürlük talebi bölünmeyle, eşitlik talebi çözülmeyle ve kendi kaderini tayin talebi devletin varoluşunun sona ermesiyle özdeşleştirilmiştir. Böylece hak talebi, meşru bir siyasal ifade biçimi olmaktan ziyade, varoluşsal bir tehdit olarak algılanmaya yatkın hale gelmiştir- Travmatik deneyimin sembolleştirilememesi ve yas sürecinden geçirilememesiyle ilişkilidir. Travma çalışılmadığında, geçmişte kalmaz; şimdiyi yapılandıran bir algı filtresi haline gelir. Bu nedenle özgürlük, eşitlik ya da kendi kaderini tayin hakkı gibi kavramlar, yalnızca siyasal içerikleriyle değil, aynı zamanda bilinçdışı düzeyde çağrıştırdıkları tarihsel çözülme deneyimiyle birlikte algılanır. Bu bağlamda devletin tepkisi çoğu zaman mevcut talebin içeriğinden bağımsız olarak biçimlenir. Tepki, talebin kendisine değil, onun bilinçdışı düzeyde temsil ettiği olası çözülme senaryosuna yöneliktir. Bu nedenle bastırma, kriminalizasyon ve dış tehdit söylemi, yalnızca dönemsel siyasal tercihler olarak değil, aynı zamanda kurucu bir travmanın siyasal savunma biçimleri olarak da anlaşılabilir. Refleksin tartışmaya kapalı görünmesinin nedeni de budur: refleks, bilinçli bir karar değil, otomatikleşmiş bir savunma biçimidir. Travmatik deneyim, gelecekteki olasılıkları değerlendiren esnek bir düşünme kapasitesi yaratmaz; aksine, geçmişte yaşanan çözülmenin tekrarını engellemeye odaklanan katı bir savunma düzeni oluşturur.

Bu savunma düzeni, tarihsel anlatılar ve kolektif mitolojiler aracılığıyla da yeniden üretilir. Osmanlı’nın son döneminde yaşanan kopuşlar, çoğu zaman tarihsel ve siyasal süreçler olarak değil, ihanet anlatıları içinde anlamlandırılmıştır. “Sırtından hançerlenme” ya da “arkadan vurulma” gibi metaforlar, yalnızca geçmişi açıklamak için değil, aynı zamanda bugünkü siyasal algıyı yapılandırmak için de işlev görür. Bu anlatılar, kaybı anlamlandırmanın bir yolu olduğu kadar, aynı kaybın tekrarını önlemeye yönelik bir savunma mekanizması olarak da işlev görür. Cumhuriyet, bu anlamda Osmanlı’nın çözülmesini yalnızca tarihsel bir dönüşüm olarak değil, aynı zamanda sürekli teyakkuz gerektiren bir varoluşsal tehdit senaryosu olarak içselleştirmiştir. Bu nedenle özgürlük talepleri çoğu zaman müzakere edilebilir siyasal talepler olarak değil, devletin sürekliliğine yönelik potansiyel bir risk olarak algılanır.

Bu durum, travmanın zamansal yapısıyla ilişkilidir. Travma geçmişte kalmaz; sembolleştirilmediği sürece şimdide yaşamaya devam eder. Ve her yeni talep, her yeni farklılık ifadesi, geçmişte yaşanan çözülmenin bir yankısı gibi deneyimlenebilir. Böylece tepki, mevcut durumun gerçekliğinden çok, geçmişte yaşanan kaybın ruhsal gerçekliği tarafından belirlenir. Sonuç olarak burada belirleyici olan, talebin kendisi değil; talebin bilinçdışı düzeyde neyi temsil ettiğidir. Talep, yalnızca bir hak talebi değildir; aynı zamanda geçmişte yaşanan çözülmenin olasılığını hatırlatan bir işaret haline gelir. Ve travma çalışılmadığı sürece, bu işaret her seferinde aynı savunma mekanizmalarını harekete geçirmeye devam eder.

Burada dikkat çekici olan, Bulgarların ya da başka bazı halkların ayrılıklarının görece daha nötr ya da yer yer tarihsel bir zorunluluk olarak okunabilmesine karşın, Arapların bağımsızlaşmasının yoğun bir incinme anlatısına dönüştürülmesidir. Yani bağımsız Türkiye’yi canla başla savunan bir zihniyet, aynı bağımsızlık talebini Türklerden ayrılanlar söz konusu olduğunda ihanet olarak kodlayabilmektedir. Bu durum, Türklüğün özgürlük ve bağımsızlık meselesiyle kurduğu ilişkinin ne kadar karmaşık ve çelişkili olduğunu gösterir. Kimliğin kuruluşunda bozkurdun bağımsızlık, onur ve özgürlüğün sembolü olarak yüceltilmesi; buna karşın başka etnik grupların — özellikle Türklerden bağımsızlaşma yönündeki — özgürlük çabalarının değersizleştirilmesi bu çelişkinin merkezindedir. Türkler kendi Kurtuluş Savaşı’nı mitolojik bir anlatıyla yüceltirken, Türklerden kurtulmak isteyenlerin kurtuluş çabalarında kendi problemli paylarını sorgulamak yerine, bu çabaları aşağılamayı tercih ederler. Bu anlamda Türklük, çoğu zaman yalnızca Türklüğün güzel, haklı ve meşru olduğu varsayımı üzerine kurulur. Paylaşımcı, eşitlikçi bir kimlik tahayyülü yoktur. Ortaya çıkan şey, çatışmalı, kırılgan ve ikilemli bir kimliktir. Bu kırılganlık, Türk’ün kendisini sürekli olarak Türklüğünü ispat etmek zorunda hissetmesine yol açar. Kamusal ve özel alanların Türklük sembolleriyle yoğun biçimde donatılması — bayraklar, semboller, bozkurt figürleri, üç hilal, Türkeş posterleri, “hakiki Türk” isimleri — bu sürekli ispat ihtiyacının dışavurumları olarak okunabilir.

Kürtlerin kendi kimliklerini koruma ve sürdürme mücadeleleri de bu karmaşık kimlik yapısını daha savunmacı, hatta zaman zaman daha saldırgan ve ofansif bir hale getirebilir. Örneğin Yozgat’ın bir köyünde yaşayan Sünni Türklerin Türklüklerini sürekli kanıtlama ihtiyacı duymaları, evlerine bayrak asmaları, kasabaların Atatürk büstleriyle donatılması ya da insanların bedenlerine millî semboller dövme yaptırmaları yalnızca bireysel tercihler olarak okunamaz; bunlar aynı zamanda kolektif bir huzursuzluğun işaretleri olarak da görülebilir. Devlet kurumlarının önüne bayrakların asılması, Atatürk posterlerinin takılması, büstlerinin konulması; Türk-Sünni bir köyde Sünni Türklüğün sürekli görünür kılınması ve yeniden teyit edilmesi, insanların kimliklerinden emin olma ve bunu kendilerine tekrar tekrar onaylatma ihtiyacına da işaret eder.

 

Bu nedenle bazı konularda insanlar olması gerekenden çok daha hassas ve çok daha otomatik tepkiler verebilirler. Bu otomatik, abartılı ve bazen de tuhaf görünen tepkilerdeki garipliği, millî kimlikten tam olarak emin olamama duygusuyla ilişkilendiriyorum. Asıl problem ise bu anormalliğin zamanla bu kültür içinde normal sayılmasıdır.

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?