
Sadomazoşist bebek sevgisi…
Baba, çocuğuna “saygısızlık yaptığı” gerekçesiyle küstüğünü söylüyor. Her insanın en rahat ettiği, kendini en özgür hissettiği yer evidir. Bu yuva yalnızca ebeveynin değil, çocuğun da yuvasıdır. Rahatlığın saygısızlık olarak yorumlandığı bir aile kültüründe, çocuk kendi varoluş alanında bile kendini güvende hissedemez. Burada baba, çocuğun rahatlığını saygısızlık olarak adlandırmaktadır. Çocuk ise babasının gönlünü almak için her yolu dener; ancak ortada düzeltebileceği somut bir “hata” yoktur. Bu nedenle çocuk için bu durum, çıkışı olmayan bir çaresizlik hâline dönüşür. Saygısızlığın bağışlanamaz bir suç gibi sunulması, çocuğu sürekli suçluluk duygusu içinde bırakır. Çocuklar için ebeveynin küskünlüğü, sevginin geri çekilmesi anlamına gelir. Bu da derin bir travmatik etki yaratır. Çünkü çocuk, varlığını ebeveynin sevgisi ve koruması üzerinden sürdürür. Bu sevginin tehdit altında hissedilmesi, onun için varoluşsal bir kriz gibidir. Bu anlamda küskünlük, yalnızca bir mesafe değil, negatif bir ilişkinin yoğun biçimde yaşanmasıdır. Ve bu durum sürdürüldüğünde, kolaylıkla zulme dönüşebilir. Çünkü çocuk, içinde bulunduğu durumu değiştirebilecek hiçbir güce sahip değildir ne ilişkiyi terk edebilir ne de koşulları dönüştürebilir. İnsanın kaçamadığı, değiştiremediği ve anlamlandıramadığı ilişki, sevgi değil—zulmün en sessiz biçimidir.
Çocukları sevmek… Yetişkin, başka bir yetişkini severken çoğu zaman kendi istediği gibi sever. Bu ilişkide iki özne vardır; karşılıklılık, müzakere ve farklı sevme biçimlerine alan açılır. Çünkü ilişki görece simetriktir, güç dengesi daha eşittir. Oysa çocukla kurulan ilişkide durum farklıdır. Çocuk, henüz kendini ifade etme ve sınır koyma kapasitesi sınırlı olan bir öznedir. Bu nedenle onu sevmek, onu “kendi istediğimiz gibi” sevmek anlamına gelmemelidir; aksine çocuğun sınırlarını, bedenini ve tepkilerini dikkate alarak sevmek gerekir.
Yanaktan makas almak, sıkmak, ısırmak… “Sevgi” adı altında yapılan bu davranışlar çoğu zaman çocuğun bedensel sınırlarını ihlal eder. “Koluna saat yaptım” diye övünen bir teyze ya da hala… Benim kuşağımda kolunda diş izleriyle büyüyen, yanakları kızarana kadar sıkılan çocuklar vardı. Acıtarak sevmek, sevginin içine şiddeti sızdırmaktır. Bu, sevginin değil, güç dengesizliğinin ifadesidir. Yetişkin, çocuğa yönelttiği bu “sevgi” biçimiyle aslında kendi arzusunu merkeze alır. Çocuğun hoşnutluğu değil, kendi sevme biçimi belirleyici olur. Bu noktada sevgi, bakım olmaktan çıkar; güç kullanımına, hatta yer yer sadistik bir hazza yaklaşır. Çocuğun sınırlarına saygı göstermeyi başaramayan bir yetişkinlik, sevginin içini de kirletebilir. “Seviyorum” diyerek acı vermek, çocuğun sevgi ile ihlal arasındaki ayrımı bulanıklaştırır. Böyle büyüyen çocuk, ileride sevgiyle acıyı birbirine karıştırabilir.
Bir de dil… Çocuklara hayvan isimleriyle hitap etmek— “it”, “köpek”, “sıpa”, “eşek”—yalnızca bir alışkanlık değildir. Bu tür ifadeler, çocuğun özne olarak değerini aşındırır; onu aşağı çeker, küçültür, insandışılaştırır. Sevgiyle birlikte aşağılamanın iç içe geçtiği bir dil, çocuğun benlik duygusunda derin izler bırakır. Sevgi, çocuğun bedenine ve varlığına saygı duyduğunda anlamlıdır. Aksi hâlde sevgi değil, sınır ihlalidir.
Bir baba çocuğunu gıdıklarken ilk anda ortada bir oyun vardır. Bedenin hafifçe uyarılması, kahkaha, yakınlık… Sevginin bedensel bir dili. Fakat bir an gelir — çoğu zaman fark edilmesi en zor olan o an — çocuk artık geri çekilmek ister. Bedeni “yeter” demeye başlar. Ama dili yoktur. Kahkaha hâlâ sürer, fakat artık o kahkahanın içinde bir çatlak oluşmuştur. Haz ile acının sesleri birbirine karışır. Dışarıdan bakıldığında hâlâ bir oyun gibi görünen şey, içeride çoktan işkenceye dönüşmüştür. Çocuk bu gıdıklamayı gaddarlık olarak yaşarken, gösterdiği tepki gülme ve kahkaha olduğundan, gıdıklayan kişi yeterince hassas değilse buradaki zulmü görmez. Zulüm tam da burada doğar: Ötekinin sınırını duyamadığımız ya da duymak istemediğimiz yerde. Bu örnekte çocuğun savunmasızlığı belirleyicidir. Kaçamaz, “dur” diyemez, kendini koruyamaz. Sadece ses çıkarır. Ama o ses bile ona ihanet eder; çünkü kahkaha ile çığlık arasındaki fark silinmiştir. İşte zulmün en karanlık biçimlerinden biri budur: acının, haz gibi duyulması. Failin, kurbanın deneyimini yanlış okuması ya da daha kötüsü, bu karışımı sürdürmekten haz alması. Burada eğer gıdıklayan bebeğin durumun kavrayıp oyunu sonlandırdığında bebeğin gıdıklanma arzusu ve beklentisi içinde olduğunu da gözlemleriz. Artık bu sadomazoşit bir hazza da dönüşebilir…
Burada sadizm yalnızca başkasına acı vermekten alınan bir zevk değildir; daha derin bir körlüktür aynı zamanda. Ötekinin öznel deneyimini inkâr etme, onu kendi algısına hapsetme hâlidir. Çocuk “gülüyor” diye onun acı çekmediğine inanmak — ya da buna inanmayı tercih etmek. Bu sahne, çocukların ebeveynlerinin yatak odasından gelen sesleri yanlış anlamalarına benzer. Orada da bir karışım vardır: haz mı, acı mı? Sevgi mi, zarar mı? Çocuk bu ayrımı yapamaz; çünkü henüz dünyayı anlamlandıracak simgesel araçlara sahip değildir. Sesler ona bir tehdit gibi gelir: birinin zarar gördüğü hissi, ama aynı zamanda tuhaf bir yakınlık. Bu belirsizlik, çocuğun ruhsallığında iz bırakır.
Zulüm belki de en çok bu belirsizlikte kök salar. Çünkü açık şiddet, tanınabilir olandır; ona karşı bir tepki geliştirilebilir. Ama haz ile acının iç içe geçtiği, sevgi ile zarar vermenin birbirine karıştığı yerde özne yönünü kaybeder. Ne hissettiğini adlandıramaz. Ve bu adlandıramama hâli, zulmün en derin izidir: acının bile kendine ait olmaktan çıkması.
Bu yüzden zulüm yalnızca yapılan bir eylem değil, aynı zamanda bir duyma ve görme eksikliğidir. Ötekinin “yeter” dediği anı fark edememek — ya da o anı tanımayı reddetmek. Belki de en tehlikelisi, zulmün çoğu zaman sevgi kılığında ortaya çıkabilmesidir. O zaman en güvenli olması gereken yer, en belirsiz ve en yaralayıcı olana dönüşür.
Teslim Olmamak ile Teslim Olamamak Arasındaki Fark
Burada ince ama çok belirleyici bir ayrım vardır: teslim olmamak ile teslim olamamak arasındaki fark. Bu fark, zulmün yapısını neredeyse baştan tanımlar. Nazım Hikmet’in dizelerinde geçen o tutum — esir düşmek ama teslim olmamak — öznenin son kalesidir. Beden tutsaktır, ama irade geri çekilmez. Orada hâlâ bir seçim, bir sınır, bir “ben buradayım” deme imkânı vardır. Bu yüzden o direniş, en ağır koşullarda bile bir tür özneleşme olarak kalır. Aynı çizgide, İbrahim Kaypakkaya örneğinde gördüğümüz şey de budur: işkence bedeni kırar; ama teslim olmamak, öznenin son sözüdür. Ölüm bile bu anlamda bir tercih, bir çizgi gibi durur. Ama burada mesele, öznenin “hayır” deme kudretini koruması değil; tam tersine, o kudretten yoksun bırakılmasıdır. Yani kişi esirdir, ama aynı zamanda teslim olma imkânından da mahrumdur. Bu ilk bakışta paradoks gibi görünür: İnsan neden teslim olmak isteyip de teslim olamasın? Ama tam da burada zulmün en karanlık biçimi ortaya çıkar.
Gıdıklanan çocuk örneği bunu çıplak biçimde gösterir. Çocuk aslında bir noktada “tamam, yeter” demek ister. Hatta daha da ileri gidelim: “Tamam, kazandın” demek ister. Yani oyunu kapatmak, ilişkiyi yeniden düzenlemek, kendini korumak ister. Teslim olmak burada bir yenilgi değil, bir kurtuluş biçimidir. Çünkü teslimiyet, sınır koymanın başka bir yoludur: “Ben artık bu oyunun içinden çıkıyorum.” Ama çocuk bunu yapamaz. Dili yoktur. Simgesel araçları yoktur. Bedeni sinyal verir ama o sinyal yanlış okunur. Kahkaha, çığlığın yerine geçer. Ve böylece çocuk ne direnebilir ne de teslim olabilir. İkisi arasındaki askıda kalma hâline hapsolur. Zulüm yanlış tercüme demektir burada. Çocuğun acısı sadece kahkaha sanılır.
Zulüm tam da bu askıda kalışta yoğunlaşır. Çünkü burada özne iki temel haktan mahrumdur: direnme hakkı ve teslim olma hakkı. Direnemez, kaçamaz, durduramaz; teslim de olamaz, oyunu bitiremez, “yeter” diyemez. Geriye yalnızca çıplak ‘maruz kalma‘kalır. Ne bir kahramanlık anlatısı kurulabilir ne de bir çıkış yolu düşünülebilir. Bu yüzden bu tür zulüm, açık şiddetten daha yıkıcıdır. Açık şiddette en azından karşı koyma ya da teslim olma seçenekleri tahayyül edilebilir. Burada ise seçenek yoktur; sadece sürmek zorunda olan bir deneyim vardır.
Bu durum öznenin sınırlarının henüz kurulmamış olmasıyla ilgilidir. Çocuk, “ben” ile “öteki” arasındaki çizgiyi henüz sabitleyememiştir. Bu yüzden ötekinin müdahalesi doğrudan varlığının içine sızar. Eğer bu müdahale durdurulamıyorsa, çocuk sadece acı çekmez; aynı zamanda acıyı adlandıramaz. Bu da travmanın çekirdeğidir. Belki de en ağır cümle şudur:
Zulüm, insanın ne direnebildiği ne de teslim olabildiği yerde başlar. Ve orada ne kahramanlık vardır ne de yenilgi; sadece sesini bulamayan bir varoluş.
Politik Alanda Zulüm: Dışlama, Etiketleme ve Gri Alanın Yok Edilişi
Son yıllarda, dönüşüm geçirip ait oldukları grupları terk edenlere yönelen tepkiler dikkat çekici bir sertlik kazanıyor. Sosyal medyada gerçekleşen sembolik “cinayetler”, kişilerin itibarsızlaştırılması, adeta çöpe atılması… Bütün bunlar, insanın insan olarak varlığının tanınmaması anlamına geliyor. Tam da burada, faşizmin başladığı eşiğe yaklaşılır. Bu durum yeni değil. Tarihsel olarak bakıldığında, özellikle ideolojik yapılarda “ihanet” kavramı her zaman ağır bir yük taşımıştır. Sol hareketlerin kendi içinden ayrılanlara yönelik tutumu da çoğu zaman yalnızca sembolik dışlama ile sınırlı kalmamış, kimi zaman gerçek şiddete kadar varabilmiştir. “Davaya ihanet” söylemi, bu sertliğin hem gerekçesi hem de aracı olmuştur.
Bu yapının yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve politik bir boyutu vardır. Birlikte yola çıkanların, yol ayrımında birbirlerine verdikleri isimler bu gerilimin en görünür hâlidir. Ayrılık çoğu zaman basit bir fikir farklılığı olarak kalmaz; hızla duygusal bir kırılmaya, çoğu zaman da bir ihanet duygusuna dönüşür. “Biz” diye kurulan yapı çatladığında, ortaya çıkan belirsizlik tolere edilemez hâle gelir. Ve tam bu noktada dil sertleşir. Söz artık anlam üretmenin değil; sınır çizmenin, dışlamanın ve yok saymanın aracına dönüşür.
Nazım Hikmet’in ima ettiği gibi, esir düşmek ile teslim olmak arasında derin bir fark vardır. Ancak politik bağlamda bu fark çoğu zaman silinir. Ayrılan kişi artık yalnızca başka türlü düşünen biri değildir; hızla etiketlenir: dönek, hain, saf değiştiren, satılmış… Bu sıfatlar yalnızca bir yargı içermez; aynı zamanda bir işleve sahiptir: Karşıdakini özne olmaktan çıkarır, kendi konumunu belirleme hakkını elinden alır. Tarafların giderek katılaşması, ötekine ne direnme ne de teslim olma hakkı tanır. Onu ya tamamen kendine katılmaya zorlar ya da bütünüyle dışarı atar. Aradaki gri alan — düşünmenin, tereddüdün, geçişin ve dönüşümün alanı — ortadan kalkar. Ve tam da burada zulmün en incelikli, en görünmez biçimi ortaya çıkar.
Çünkü insan bazen gerçekten ayrılmak ister. Bu, düşünsel ya da etik bir konum alışıdır. Fakat bu ayrılığı ifade edebileceği meşru bir zemin yoksa — yani ne içeride kalarak direnebiliyor ne de dışarı çıkarak “benim yolum bu” diyebiliyorsa — o zaman sıkışır. Bu sıkışma, çocuğun durumuna benzer: ne kahkaha tamamen kahkahadır ne de çığlık tamamen çığlıktır. İkisi birbirine karışır ve özne kendi deneyimini adlandıramaz hâle gelir. Bu nedenle politik dildeki sertlik yalnızca bir retorik meselesi değildir; aynı zamanda bir ruhsal şiddet biçimidir. Çünkü dil, ötekinin var olma koşullarını belirler. Eğer dil ötekine yalnızca iki seçenek sunuyorsa — ya bizimlesin ya düşman — üçüncü yol imkânsızlaşır. Ve çoğu zaman en ağır baskı tam da bu üçüncü yolun yokluğunda ortaya çıkar.
Belki de asıl ürkütücü olan, insanların birbirlerine karşı çıkmaları değil; birbirlerinin karmaşıklığını ortadan kaldırmalarıdır. Çünkü karmaşıklık ortadan kalktığında, insan da indirgenir: tek bir sıfata, tek bir konuma, tek bir yargıya.Bu nedenle böyle bir metni yazmak yalnızca bir analiz yapmak değildir; aynı zamanda etik bir tavırdır. Dili yeniden açmaya, gri alanı geri çağırmaya, insanın hem direnebildiği hem de teslim olabildiği — yani gerçekten seçim yapabildiği — bir alanı savunmaya yönelik bir çabadır. Belki de en sade hâliyle şöyle denebilir: Zulüm, yalnızca insanı susturmak değildir; ona konuşabileceği hiçbir dil bırakmamaktır.
Merhamet, vicdan üzerine…
Bir kaza sonrası, kanlar içinde bir insan acı içinde kıvranıyordu. Etrafında toplanan insanlar, onun fiziksel acısını yalnızca görmüyor; sanki kendi içlerinde, psikolojik bir acı olarak yaşıyorlardı. ACImada da acı var… Acıyan aslında o acıyı çekmez; başkasının acısına duygudaşlık ederken kendi içinde oluşan başka bir acıyı yaşar. Bu nedenle merhamet, yalnızca birine acımak değildir; onun acısına içeriden temas etmektir. Tanık olmak ve tanıklığın ağır yükü… Acı burada ikiye katlanır: Biri bedeniyle çeker, diğeri ruhunda yankısını taşır. Bu yüzden merhametin içinde daima bir yaralanma vardır. Başkasının acısına açık olmak, insanın kendi iç dünyasında da bir sızıya yer açması demektir. Vicdan, tam da bu açıklığın adıdır. Merhamet acıyı ortadan kaldırmaz; onu paylaşır. Ve belki de insanı insan yapan şey, tam da bu paylaşılan acının ağırlığıdır.
Biz çoğu zaman zalimlerin vicdansız olduğunu düşünürüz. Oysa bu bütünüyle doğru değildir. Vicdan, insanın kendi iç dünyasında işleyen bir muhakeme sistemidir. Kişinin değer yargıları ile ideal benliği arasındaki mesafeyi ölçer ve bu mesafeyi azaltmaya çalışır. İnsan, sahip olduğu ideallere ulaşmaya yönelir; vicdan da bu yönelişi düzenleyen, yargılayan ve denetleyen bir iç mekanizma olarak işler. Ancak zalimlerde vicdan çoğu zaman iç dünyada işlemez; dışarıya, başka bir yere yerleştirilir. Burada kastettiğim şey şudur: Vicdan seçici hâle gelir. Kişi, kendisine yakın olanlara karşı vicdanlı davranabilirken, “öteki” olarak gördüklerini insandışılaştırdığı için onlara yönelik eylemlerini vicdani bir sorun olarak yaşamaz.
Normalde insanın kendi değerleri ile eylemleri arasındaki farktan doğan gerilim, içsel bir muhakemeyle ele alınır. Oysa zalimlerde bu muhakeme dışsallaştırılır. Eğer bağlı oldukları din ya da ideoloji belirli eylemleri meşru kılıyorsa, bu eylemler artık “kötü” olarak algılanmaz. Vicdan, kişinin içinde değil, bağlı olduğu sistemin içinde konumlanır. Şunu söylemek istiyorum: Örneğin bir faşist, bir Yahudi’yi zaten insan olarak görmez. İdeolojisi Yahudileri insandışılaştırdığı ve onların yok edilmesini gerekli gördüğü için, bu eylemi kaçınılmaz ve meşru bir görev olarak değerlendirir. Bu durumda öldürme eylemi onun için vicdani bir sorun oluşturmaz. Benzer biçimde, bir kişi kendi inanç sisteminin “öteki”ne yönelik şiddeti meşrulaştırdığına inanıyorsa, yaptığı eylemi kötülük olarak deneyimlemez. Çünkü vicdan artık içeride değil, dışarıdadır—ideolojidedir, metindedir, otoritededir. Kısacası, vicdan artık insanın içsel muhakemesi olmaktan çıkar; ideolojiye, inanca, dışsal bir otoriteye yerleştirilir. Bu nedenle eylem, “dinin” ya da “ideolojinin emri” olarak algılandığında, kişi onu vicdani bir sorun olarak yaşamaz. Burada vicdanın ikiye bölündüğünü görürüz. “Bizden” olana karşı son derece duyarlı ve vicdanlı davranan kişi, “öteki” söz konusu olduğunda bu duyarlılığı askıya alır. Duygusal tepkiler seçici hâle gelir; merhamet ve empati sınırlandırılır. Bu nedenle “zalim” dediğimiz insanların başka bağlamlarda son derece insani tepkiler verebildiğini görürüz. Bir çocuğa ağlayabilir, bir hayvanın acısına üzülebilir; ama aynı kişi, binlerce insanın ölümüne kayıtsız kalabilir. Bu çelişki, vicdansızlıktan değil; vicdanın sınırlandırılmış, bölünmüş ve “biz–öteki” ayrımı üzerinden işlemesinden kaynaklanır. Vicdan, “biz”le sınırlı kaldığında, merhamet değil—zulmün sınırını çizen bir araç olur.
Ülkemizde de benzer bir durum gözlemlenebiliyor: Sokak hayvanlarına yönelik şiddete karşı gösterilen, çoğu zaman çok haklı ve güçlü bir duyarlılık varken; aynı kişiler, başka bağlamlarda—örneğin çatışmalar ve şiddet olayları söz konusu olduğunda—aynı ölçüde bir hassasiyet göstermeyebiliyor. Bu durum, vicdanın her zaman eşit ve kapsayıcı işlemediğini; aksine çoğu zaman kimlikler, aidiyetler ve “biz–öteki” ayrımı üzerinden şekillendiğini düşündürüyor. Vicdan, seçici işlediğinde merhamet olmaktan çıkar; yalnızca “biz”i koruyan, “öteki”ni görünmez kılan bir sınır çizgisine dönüşür.
Son yıllarda yüz binlerce akademisyenin ve nitelikli insanın Türkiye’yi terk ettiğini biliyoruz. Son elli yılda süren çatışmalarda on binlerce insanın hayatını kaybettiğini de. Ama asıl mesele, bu kayıpların bir yas konusu hâline gelmemesidir. Gidenlerin ardından bir boşluk hissedilmiyorsa, ölenlerin ardından ortak bir yas tutulmuyorsa, burada yalnızca kayıp değil, aynı zamanda duyarsızlaşma da vardır. Bu nedenle sorun yalnızca olan biten değil, olan bitene karşı ne hissedildiğidir. Çünkü bir toplum, kayıplarına yas tutmadığında, onları kayıp olarak da görmemeye başlar. Ve kayıp olarak görülmeyen her şey, kolayca sürdürülebilir hâle gelir.
Politik Alanda Zulüm: Dışlama, Etiketleme ve Gri Alanın Yok Edilişi
Son yıllarda dönüşüm geçirip ait oldukları grupları terk edenlere yönelen tepkiler dikkat çekici bir sertlik kazanıyor. Sosyal medyada gerçekleşen sembolik “cinayetler”, kişilerin itibarsızlaştırılması, adeta çöpe atılması… Bütün bunlar, insanın insan olarak varlığının tanınmaması anlamına geliyor. Tam da burada, faşizmin başladığı eşiğe yaklaşılır. Bu durum yeni değil. Tarihsel olarak bakıldığında, özellikle ideolojik yapılarda “ihanet” kavramı her zaman ağır bir yük taşımıştır. Sol hareketlerin kendi içinden ayrılanlara yönelik tutumu da çoğu zaman yalnızca sembolik dışlama ile sınırlı kalmamış, gerçek şiddete kadar varabilmiştir. Davaya ihanet edenlere yapılanlar, bu sertliğin tarihsel izlerini taşır.
Bu yapının yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve politik bir boyutu vardır. Birlikte yola çıkanların yol ayrımında birbirlerine verdikleri isimler, bu gerilimin en görünür hâlidir. Ayrılık çoğu zaman basit bir fikir farklılığı olarak kalmaz; hızla duygusal bir kırılmaya, çoğu zaman da bir ihanet duygusuna dönüşür. “Biz” diye kurulan yapı çatladığında, o çatlağın yarattığı belirsizlik tolere edilemez hâle gelir. Ve tam bu noktada dil sertleşir. Söz, artık anlam üretmenin değil; sınır çizmenin, dışlamanın ve yok saymanın aracına dönüşür.
Nazım Hikmet’in ima ettiği gibi, esir düşmek ile teslim olmak arasında derin bir fark vardır. Ancak politik bağlamda bu fark çoğu zaman silinir. Ayrılan kişi artık yalnızca başka türlü düşünen biri değildir; hızla etiketlenir: dönek, hain, saf değiştiren, satılmış… Bu sıfatlar yalnızca bir yargı içermez; aynı zamanda bir işleve sahiptir. Karşıdakini özne olmaktan çıkarır, onun kendi konumunu belirleme hakkını elinden alır.
Tarafların giderek katılaşması, ötekine ne direnme ne de teslim olma hakkı tanır. Onu ya tamamen kendine katılmaya zorlar ya da bütünüyle dışarı atar. Aradaki gri alan, yani düşünmenin, tereddüdün, geçişin ve dönüşümün alanı ortadan kalkar. Ve tam da burada zulmün o daha incelikli, daha görünmez biçimi ortaya çıkar.
Çünkü insan bazen gerçekten ayrılmak ister. Bu, onun düşünsel ya da etik bir konum alışıdır. Fakat bu ayrılığı ifade edebileceği meşru bir zemin yoksa, yani ne içeride kalarak direnebiliyor ne de dışarı çıkarak “benim yolum bu” diyebiliyorsa, o zaman sıkışır. Bu sıkışma, çocuğun durumuna benzer: ne kahkaha tamamen kahkahadır ne de çığlık tamamen çığlıktır. İkisi birbirine karışır ve özne kendi deneyimini bile adlandıramaz hâle gelir.
Bu nedenle politik dildeki sertlik yalnızca bir retorik meselesi değildir; aynı zamanda bir ruhsal şiddet biçimidir. Çünkü dil, ötekinin var olma koşullarını belirler. Eğer dil ötekine sadece iki seçenek sunuyorsa — ya bizimlesin ya düşman — o zaman üçüncü yol imkânsızlaşır. Ve çoğu zaman en ağır baskı tam da bu üçüncü yolun yokluğunda ortaya çıkar.
Belki de asıl ürkütücü olan, insanların birbirlerine karşı çıkmaları değil; birbirlerinin karmaşıklığını ortadan kaldırmalarıdır. Çünkü karmaşıklık ortadan kalktığında, insan da indirgenir: tek bir sıfata, tek bir konuma, tek bir yargıya.
Bu nedenle böyle bir metni yazmak yalnızca bir analiz yapmak değildir. Aynı zamanda etik bir tavırdır. Dili yeniden açmaya, gri alanı geri çağırmaya, insanın hem direnebildiği hem de teslim olabildiği — yani gerçekten seçim yapabildiği — bir alanı savunmaya yönelik bir çabadır. Belki de en sade hâliyle şöyle denebilir: Zulüm, sadece insanı susturmak değildir; ona konuşabileceği hiçbir dil bırakmamaktır.
Zulüm ve Duygulanımın Yönetimi: Empatinin Susturulması
Anlatılan sahne, zulmün yalnızca açık bir eylemde değil, aynı zamanda duygulanımın nasıl yönetildiğinde kurulduğunu da gösterir. Bir Amerikan kovboy filminde karşılaşılan kısa bir an, bu durumu çarpıcı biçimde görünür kılar: Gece uyumaya çalışan bir kovboy, esir aldığı adamın susuzluktan inleyişiyle uyanır. İzleyici o anda bir empati ihtimali bekler; sanki kovboy kalkacak, su verecek, acıyı dindirecektir. Fakat tam tersine, kovboy bu ihtimali ortadan kaldırır. Ayağa kalkar ve esirinin başına bir kurşun sıkar. İlk bakışta bu, “acıya son verme” gibi yorumlanabilir. Oysa daha derinde, kovboyun yaptığı şey kendi içinde uyanan şeyi susturmaktır.
Esirin susuzluktan inleyişi salt bedensel bir gerçekliktir; fakat bu gerçeklik, tanık olanda bir yankı üretir: empati, sızı, huzursuzluk. Kovboyun tahammül edemediği tam da bu yankıdır. Bu nedenle sıkılan kurşun yalnızca esirin bedenine yönelmez; aynı zamanda o yankıya, o içsel titreşime doğrultulur. Zulüm burada ikinci bir katman kazanır: yalnızca ötekine yönelen şiddet değil, kişinin kendi içindeki insani tepkiyi ortadan kaldırma girişimi. Empati, insanı durduran, tereddüde zorlayan, eylemi askıya alan bir güçtür. Empatinin varlığı zulmün akışını kesintiye uğratır. Empati ortadan kaldırıldığında ise zulüm engelsiz, akışkan bir hâl alır.
Bu yapının daha kolektif ve tarihsel bir tezahürü de Madımak Katliamı’nda görülür. Otelin ateşe verildiği, insanların içeride mahsur kaldığı ve bütün bu sürecin televizyonlardan canlı olarak izlendiği o sahne, yalnızca fiziksel bir yıkımı değil, aynı zamanda bir duygulanım düzenlemesini de açığa çıkarır. Dışarıda toplanan kalabalığın saatler boyunca bağırması, slogan atması ve ateşi kuşatması, sadece bir öfke boşalımı değildir; aynı zamanda içeriden gelen sesleri bastırmanın bir yoludur. Yardım çağrılarının, çığlıkların, yani empatiyi tetikleyebilecek her türlü işaretin üzerini örten bir gürültü.
Çünkü o ses duyulduğu anda insanın içinde bir şey harekete geçebilir: bir duraksama, bir tereddüt, bir geri çekilme ihtimali doğar. Bu ihtimal, şiddetin akışını kesintiye uğratabilir. Bu yüzden o ses bastırılmalıdır. Gürültü yalnızca dışarıdaki sesi örtmez; aynı zamanda içerideki yankıyı da susturur. İnsan böylece hem başkasının acısıyla temas etmekten kaçınır hem de kendi içindeki sızıyı hissetmeden eylemini sürdürebilir. Bu nedenle zulüm sadece başkasına yönelen bir yıkım değildir; aynı zamanda insanın kendi içindeki insani tepkiyi askıya alma, hatta ortadan kaldırma pratiğidir. Empati burada tehlikeli bir unsur hâline gelir. Çünkü empati varsa, eylem durabilir. Empati yok edilirse, eylem kesintisizleşir.
Gündelik hayatta ise bu mekanizma daha sessiz biçimlerde işler. Açık şiddetle karşılaşıldığında hissedilen ağırlık, rahatsızlık ve iç sızı çoğu zaman bastırılır. Görmezden gelme, normalleştirme, uzaklaştırma gibi savunmalar devreye girer. Böylece dışarıdaki zulüm, içeride bir krize dönüşmeden tutulur. Bu bastırma yalnızca bireysel değildir; kolektif bir alışkanlığa da dönüşebilir. Sürekli şiddete maruz kalan toplumlarda insanlar bu sızıyla kesintisiz temas hâlinde kalamazlar. Çünkü o sızı büyüdükçe, yaşamın sürdürülebilirliği zorlaşır. Bu yüzden zulüm görünmez kılınır ya da sıradanlaştırılır. Bu durum bir tür korunma sağlar; fakat aynı zamanda zulmün sürmesine de zemin hazırlar.
Burada trajik bir döngü ortaya çıkar: Empati acıyı görünür kılar ama dayanılmaz hâle getirebilir. Empatinin bastırılması ise acıyı görünmez kılar ama sürmesine izin verir. Kovboyun sıktığı kurşun bu döngünün en sert ifadesidir; Madımak’ta yükselen gürültü ise onun kolektif karşılığıdır. Gündelik hayatta ise bu kurşun ve bu gürültü daha sessizdir: bakış kaçırılır, haberler hızla geçilir, dil yumuşatılır, “bunlar her yerde oluyor” denir. Böylece insan hem kendini korur hem de bir şeyleri yitirir.
Meselenin en zor tarafı belki de burada yatar: İnsan, o sızıya bütünüyle teslim olamaz — çünkü o zaman çöker; ama onu tamamen yok da edemez — çünkü o zaman insanlığından uzaklaşır. Bu yüzden zulümle karşılaşmak, yalnızca dış dünyayla değil, aynı zamanda insanın kendi iç sınırlarıyla da yüzleşmesidir. Ve belki de en kırılgan denge şudur: O sızıyı hissedebilmek, ama onun tarafından tamamen felç edilmeden kalabilmek. Çünkü zulmün bütünüyle görünmez olduğu bir yerde artık yalnızca mağdurlar değil, tanıklar da ortadan kaybolur.
Gürültü, Bastırma ve Mağdurun Sesinin Silinişi
Sesi duymamak… “İmdat”, “lütfen yardım et” diyen o sesi duymamak, hatta daha doğrusu onu duymamaya çalışmak… Bu çaba yalnızca dış dünyaya yönelik bir kapanma değildir. Aynı zamanda insanın kendi iç dünyasında bir tür psikolojik körlük, bir felç hâli yaratma girişimidir. Çünkü o ses duyulduğu anda, insanın içinde bir şey uyanır: sızı, huzursuzluk, sorumluluk duygusu. Ve bu uyanış, çoğu zaman tahammül edilmesi zor bir iç gerilim yaratır.
Bu yüzden o ses bastırılır. Bastırmanın en ilkel ve en etkili yollarından biri, daha yüksek sesle bağırmaktır. Mağdurun sesini duymamak için ondan daha fazla gürültü üretmek. Böylece yardım çağrısı, çığlık, acı — hepsi bir uğultunun içinde kaybolur. Gürültü yalnızca dışarıdaki sesi örtmez; aynı zamanda içerideki yankıyı da susturur. İnsan böylece hem başkasının acısıyla temas etmekten kaçınır hem de kendi içindeki o rahatsız edici sızıdan korunur.
Bu mekanizma yalnızca bireysel değildir; kolektif düzeyde de işler. Belirli olaylar ya da kişiler üzerine konuşulduğunda ortaya çıkan o yoğun, saldırgan, kesintisiz gürültü — sosyal medyada, kamusal alanda — çoğu zaman bir tartışmadan çok bir bastırma biçimidir. Çünkü o gürültü arttıkça, duyulması gereken şey duyulamaz hâle gelir.
Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Hrant Dink ya da Tahir Elçi üzerine konuşulduğunda ortaya çıkan bu gürültü, yalnızca fikirlerin çatışması değildir. Aynı zamanda insanda insanca olanın — empati, adalet duygusu, vicdan — uyarılmasını engellemeye yönelik bir çabadır. Çünkü o insani tepki uyanırsa, mevcut konumlar sarsılabilir, eylemler sorgulanabilir, sessizlik sürdürülemez hâle gelebilir. Bu yüzden zulüm yalnızca suskunlukla değil, bazen aşırı konuşmayla, aşırı gürültüyle de kendini sürdürür.
Mağdurun sesi kayboldukça, tanığın iç sesi de zayıflar. Ve bir noktadan sonra insan yalnızca başkasının acısını değil, kendi duyma kapasitesini de yitirir. Bu kayıp, belki de zulmün en derin etkilerinden biridir: insanın yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına da yabancılaşması.
Bu nedenle mesele yalnızca kimin ne yaptığı değil; kimin neyi duyabildiği ve neyi duymamayı seçtiğidir. Ve belki de en kritik soru şudur: Gürültü arttığında, hangi ses kaybolur?


