
İsrail- ABD ortak saldırısı ile İran’a savaş açıldı. Doğal olarak savaş ve uluslararası hukuk ekseninde değerlendirmeler ve açıklamalar yapıldı. Genel bilgilerle bu savaşın, savaş hukukuna ve uluslararası hukuka aykırı olup olmadığına dair nesnel değerlendirme ile sübjektif değerlendirmeler, farklı sonuçlara varılmasına neden olmaktadır.
Savaş ile ilgili temel sözleşmeler (ilki 1864 yılında yapılan ve daha sonra güncellen, ek protokolleri yapılan ve 4 sözleşme ile son halini alan) 1949 tarihli Cenevre ve (ilki 1899 yılında ikincisi 1907 yılında yapılan) Lahey sözleşmeleridir, bu iki temel sözleşmeye dayanan ve savaş hukukunu düzenleyen çok sayıda protokol ve sözleşme yapılmıştır, özelikle 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki sözleşmeler genellikle savaş yasaklarını içermektedir.
Savaş karşıtlığını ifade eden “En kötü barış, en iyi savaştan iyidir” sözü, uluslararası hukukta da karşılığını bulmuştur ancak iki büyük dünya savasından önce “Haklı savaş” teorisi birçok savaşa gerekçe yapılmıştır, “haklı savaş” savaş sanatı kitabının yazarı Sun Tzu “Eğer barış istiyorsan savaşa hazırlan” sözüyle de örtüşmektedir. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşmiş Milletler'in kurulmasıyla, “haklı savaş” bile olsa devlet düzeyinde savaş ilanı rafa kaldırılarak güç kullanma yetkisi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne bırakılmıştır.
Aslında mevcut uluslararası hukuk, “haklı savaş” doktrinine BM düzeyinde hayat vermektedir, nitekim Kore savaşı ve Körfez savaşı bunlara örnektir. “Haklı savaş” gerekçesi, bir devletin uluslararası hukuku ihlal etmesidir ancak uluslararası hukuku ihlal eden devlete ancak ve sadece BM kararı ile müdahale edilebilir, BM kararı olmadan müdahale edilmesi de uluslararası hukuka aykırıdır.
Bu nedenle İran veya başka ülke, Uluslararası hukuku ihlal etse de BM kararı olmadan müdahale de uluslararası hukukun ihlal anlamına gelmektedir. BM kararı almak da mümkün olmadığına göre (Daimi üyeler Rusya ve Çin kesin veto hakkını kullanır ve karar alınamaz) uluslararası hukukun ihlaline uygulanacak yaptırım da uluslararası hukukun ihlali olmaktadır. Kaldı ki, “uluslararası hukuku ihlal ediyorsun” diyenler de uluslararası hukuku ihlal ediyor. Bu çıkmaz adeta yumurta- tavuk meselesi gibidir.
Bu savaşa karşı gösterilmesi gereken ilkeli veya anti-emperyalistin tavrın, uluslararası hukuka aykırı saldırı nedeniyle İran’a destek verilmesi olduğu yaygın bir şekilde söyleniyor. Daha makul beklenti ise hem İran’ı hem de müdahaleyi kınamak olduğu söylenebilir. Kişisel olarak İran’a destek vermeyi elbette ret ederim, hatta müdahaleyi de desteklerim, sadece böyle bir müdahale karşı çekimser olabilirim.
Barışçı politika ve savaş karşıtlığı ilkeli bir tavırdır, bu doğru, buna denk düşen tavır İran’a destek olmak değildir. İran da savaştan önce de şimdi de uluslararası hukuku hep ihlal etti, ediyor. Kendisine yönelik haksız bir saldırı olunca uluslararası hukuku hatırlamak, riyakârlıktır. Fakat savaş karşısında aldığım tavrın asıl sebebi bu değildir, daha çok İran’ın ulusal hukukunu ve rejimini, tümüyle hukuk dışı bulmamdır.
ABD ve İsrail’in uluslararası birçok faaliyeti gayrimeşrudur, İsrail Gazze’de soykırım yaptı ve ağır savaş suçları işledi. İran’ın birçok uluslararası faaliyeti de kendi ülkesinde kurduğu iktidar biçimi de gayrimeşrudur. İran, devlet terörüne en çok başvuran devletlerin başında gelmektedir. Yine bölgede pek çok silahlı örgütün hamisi olarak gücü ölçüsünde emperyal amaçlar gütmektedir.
Sürekli söylediğim bir şey var; sosyalizmin bir alternatif olmaktan çıktığı tek kutuplu dünyada her ülke az çok emperyalisttir, kendinden güçsüz ülkelere yönelik emperyal planlar içindedir. Yani Çin, Rusya, İran veyahut başka ülkelerin ABD’den farkı yoktur, tek fark güçtür. Çin, Afrika ülkelerinin büyük kısmının kanını emiyor, her şeylerini sömürüyor, birçok Güney Asya ülkesini de borç bağımlılığıyla esir almış durumda, ABD karşıtlığıyla Çin’e veya İran’a destek olmayı anti-emperyalist zannedenler, Çin’e, Rusya’ya sanki sosyalist rejimlermiş gibi sempati duyanlara hayret ediyorum. Hepsi kendine göre sömürgeci ama bazıları da içerde katil rejim! İşte o yüzden, bir sosyalist olarak bu savaşı emperyalistler arası savaş olarak görüyorum, bir Kürt olarak ise İran’ın Kürtlerle ilişkisine bakıyorum ve İran'a müstahak diyorum. Bir hukukçu olarak ise İran’ın demokrasi ve insan hakları düşmanı olarak tanımlıyorum. İran’a saldıranlar da kirli ve suçlu, bu nedenle bu savaşı “dinsizin hakkından imansız gelir” hali olarak görmek mümkündür.
Uluslararası hukukta barışçı dış politika, demokrasi ve insanlarına dayalı meşru iktidar arayışı Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'ndan alınan dersler sonucuydu, otoriter iktidarların hem ülkelerini hem de dünyayı felakete sürüklemelerine izin verilmemesi yönünde bir konsensüs vardı ve üstelik dünya iki kutupluydu. İki dünya savaşının yarattığı ağır yıkımı bilen nesiller göçtü, dersler unutuldu veya savaştan alınan dersleri bilen nesillerin dünya siyasetinde etkisi kalmadı.
İki kutuplu dünya sona erdi ve kapitalizm dinginlerinden boşaldı, sosyalist bloğa karşı kapitalizmi parlatıp satma ihtiyacı kalmadı, ülke iktidarlarının insan haklarına bağlılığını, demokratikliğini ve her anlamda meşruiyetini arama ihtiyacı kalmadı. Alternatifsiz olan herkes ve her şey pervasızlaştığı gibi kapitalizm de pervasızlaştı ve iki kutupluluktaki soğuk savaş, parçalı, bölgeli, aşamalı bir sermaye savasına döndü, denilebilir ki tek kutupluluk başladığından beri 3. Dünya Savaşı artarak devam ediyor ve şimdi küresel yayınlık gösterme seviyesine geldi. Kapitalizmin temeli serbest piyasa değil, savaştır. Güce dayanan bir ekonomik sistemde serbest piyasadan önce güç gelir.
ABD ve İsrail bombalarıyla demokrasi gelmez, bu doğru! İran da hem içerde hem de dışarda hiçbir hukuk tanımazken, uluslararası hukuktan yararlanması da düşünülemez. Buna hakkı da yoktur. İran halkları, rejimi devirsin denilebilir ama çok denediler, çok acı yaşadılar, çok katledildiler. Üstelik rejim muhalifleri hiçbir zaman da silaha başvurmadı, katil ve acımasız bir rejim olmasına rağmen ve hatta hiçbir demokratik kanal açık olmamasına rağmen, bu yolu zorladılar, protesto haklarını kullandılar ama her defasında katledildiler, meydanlara vinçler getirildi, geride kalanlara ders olsun diye idamlar aleni bir şekilde gerçekleştirildi. Kürt siyasetçilere suikastlar düzenlendi, üstelik sözde müzakere ve görüşme girişimleri yapılıyormuş kılıfıyla bu hain saldırılar yapıldı.
Bu tablo karşısında kimse kusura bakmasın, zerre-i miskal kadar İran’dan taraf olmam, İran’a destek olmanın anti-emperyalistliğin turnusol testi olduğunu kabul edemem. İran rejiminin içerden yıkılmasını tercih ederim ama rejim buna izin vermez, düşünün ki şu anda Pehlevi, molla rejimi sonrasına talip oluyor, İran’da muhalefet örgütlenemiyor ki öncü kadro oluşsun, alternatif ve doğal liderler çıksın. Aynı şekilde, Rusya’ya bakalım, içerde demokrasi ve insan hakları yok, muhalif liderler bir bir suikast, zehirleme veya başka yöntemlerle öldürülüyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi de Ukrayna NATO’ya üye olmak istemesi sebebiyle haklı görülemez. Zaten bir ülkeye “şu veya bu uluslararası örgüte üye olamazsın” deme hakkını kendinde görmek de emperyalist bir yaklaşımın ürünüdür. Kaldı ki Rusya korkusu olmasa, Ukrayna NATO’ye üye olmak ister miydi? İşgal ile de Rusya bunu ispatladı, yani Ukrayna’nın korkmakta haklı olduğunu gösterdi. Normalde BM’nin Rusya’ya karşı güç kullanmasına karar vermesi gerekmez miydi? Rusya, daimî üye olarak kararı veto etme hakkına sahip ve bu nedenle böyle bir karar hiçbir zaman alınamaz.
Buradaki ikilem, müdahale edenin de sicilinin kabarık olmasıdır ve müdahale amacının gerçekte uluslararası hukuku korumak olmamasıdır, ayrıca müdahale edenin de uluslararası hukuku ihlal etmesidir. Uluslararası hukuk metinleri, kâğıt üstünde gayet idealdir ve yeterlidir ve fakat işleyiş ve karar alma mekanizmaları, ikiyüzlülüğe, çifte standarda sebebiyet vermektedir. Saddam, Kürtlere karşı Halepçe’de kimyasal silah kullandığında hiçbir devlet ve uluslararası örgüt, gıkını çıkarmadı oysa uluslararası hukuk ve savaş hukukuna göre, kimyasal silah kullanılması en büyük savaş suçunu oluşturmakta ve derhal BM kararı ile askeri müdahale gerektirmektedir.
Saddam’ın tek uluslararası hukuku ihlali ve savaş suçu bu değildi, ona müdahale meşruydu ancak Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığında dünya sağır bir sessizlik içindeyken Kuveyt’i işgal etmesi nedeniyle hemen müdahale edildi.
Uluslararası alanda yaptırım gücü ve yetkisi olan yalnızca iki örgüt bulunmaktadır; Biri Birleşmiş Milletler ki o da Güvenlik Konseyi aracılığıyla askeri müdahale yapabilmektedir. Yukarıda anlatıldığı gibi daimi üyelerin veto hakkı nedeniyle çok haklı, çok zorunlu ve kaçınılmaz bir müdahale gerekliliği bulunsa da mutlaka daimi üyelerden biri, çıkarları ve ilişkileri gereği veto edecektir.
Diğer yaptırım gücü ve yetkisi olan örgüt ise Avrupa Konseyi'dir ve Avrupa Konseyi de “demokrasi ve insan haklarını korumak üzere” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalayan üye ülkelerden oluşur. Avrupa İnsan hakları Mahkemesi aracılığıyla, üye ülkelerin hak ihlallerini karara bağlayarak ihlalin sona erdirilmesini sağlayabilmektedir ancak Türkiye’de iktidar alanını ilgilendiren AİHM kararlarının uygulanmadığını ve Avrupa Konsey Bakanlar Komitesi'nin belli aralıklarla toplanıp endişelerini belirtmekten öteye bir yaptırım uygulayabildiğini henüz görmedik.
Hiçbir devlet yönetimi, egemenlik hakkı olduğunu ileri sürerek, demokrasiyi ve insan haklarını ortadan kaldıramamalıdır, sırf bu nedenle dahi BM ve diğer tüm uluslararası örgütler sert kararlar alabilmeli, demokrasi ve insan haklarına düşman rejimlerini boğan bir irade ve kararlılık göstermelidir. Elbette askeri güç kullanma hem en son seçenek hem de istisna olmalıdır. Yani uluslararası hukuk, yalnızca devletler arasındaki barışçı ilişkileri korumakla kalmamalı, ülkelerin kendi içlerinde de terör estirmesine engel olmalıdır.
Egemenlik hakkı “vatandaş benim değil mi, istersem döverim, istersem tutuklarım, istersem öldürürüm, tüm haklarının içini boşaltır, baskı ve tehdit altında tutarım” diyememesi gerekir. Örneğin İran’a veya anti-demokratik, insan haklarını tanımayan, vatandaşlarına her türlü zulmü yapan herhangi bir başka rejime 2-3 ay süre verilmesi, bu sürede demokrasiye geçmezse, insan haklarını egemen kılmazsa, adil bir yargı sistemi kurmazsa, yöneticilerinin tutuklanacağı, uluslararası seyahat yasağının konulacağı, devlet düzeyinde ziyaret edemeyeceği, hiçbir anlaşma yapamayacağına dair kararlar alınabilmeli, hukuk dışı rejim kuran yöneticilere uluslararası ceza mahkemesinde ceza davası açılabilme, yargılanmaya yanaşmayan devlet yöneticileri tutuklayabilmelidir.
Yine tiranlar, despotlar yüzünden emir altında asker neden savaşta ölsün ki? Niye savaş nedeniyle siviller ve çocuklar ölsün ki? Niye tiranlar, despotlar yüzünden halk bedel ödesin, zarar görsün ki? Böyle bir küresel örgütlenme ve irade tesis edilmesini sağlandığında, uluslararası müdahale elbette son derece meşru olacaktır. Ve insanlık er geç bu küresel iradeyi sağlayacaktır.


