
Plinius’un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil, kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir.”
Montaigne’nin Denemeler’inden alıntıladığım bu satırlar benim, bir şeyleri birilerine aktarmak, anlatmak istememdeki motivasyonumun tanımıdır.
RASTÎ sayfasına kalemimle ilk kez buluşacak olan okuyucular için bu kısa açıklama yazısını not düşmek istedim.
Sizlerle paylaşmak için seçtiğim yazı 2023’te kaleme alınmıştır.
Yeniden okudum. Yeniden düşündüm.
Ve kişisel değişimimin aralıksız devam ettiğini bir kez daha gördüm.
Şu son üç yıl içindeki değişim yolculuğumu da ilerleyen zamanlarda paylaşırım belki sizlerle, kim bilir…
Aşağıda okuyacağınız yazıyı bana yazdıran soruyu sizlerin de kendinize sormanızı istiyorum.
Hiç düşündünüz mü?
Çoğunluktan farkınız var mı?
İstemiyorsanız, kimseye söylemeyin.
Cevabı kendiniz bilin yeter.
Kreon, “Utanmıyor musun çoğunluktan farklı olmaya?” diye sorar Antigone’ye.
Sizce de “Çoğunluktan farklı olmak utanılacak bir şey mi?”
Doğru soruları sormakla başlar ya her değişim yolculuğu.
Doğru soruları sormaktan çekinmeyen cesur canlara selam olsun.
Aşk ile.
Anjel Dikme
14 Mart 2026
20:41
Alfortville
ANTIGONE VE ANJEL OLMAK
Sofokles’in Antigone’siyle başladı her şey.
Edebiyat derslerimde okuma ödevimdi.
Okudum, notlar aldım.
En çok Sofokles’i merak etmiştim.
Antik Yunan’da yazdığı bu eserinde baş kahramanı bir kadın olan bu erkeği yetiştiren anneyi, Sofokles’in ruhunu, düşüncelerini, konuşurkenki mimiklerini merak ettim.
Sonraki derste, aldığım notları öğretmenimle paylaştığımda, içlerinden birini yeni ödevim olarak verdi.
Kreon, “Utanmıyor musun çoğunluktan farklı olmaya?” diye sorar Antigone’ye öfkeyle.
Öğretmenim de bana, “Çoğunluktan farklı nasıl olunur? Senin nen farklı çoğunluktan?” diye sordu ve bu soruyu cevaplamamı istedi.
Gerçekten, neydi beni çoğunluktan farklı yapan?
Düşündükçe geçmişime yolculuğa çıktım.
Ve belli yaş dönemlerimde, çoğunluğun yapmayacağı davranışlarımı tespit ettim.
En eskisinden başlayıp anlatacağım sizlere.
Beş yaşımdayım.
Okumaya hevesliyim. Altı yaşımı beklemeden Gedikpaşa’daki Surp Mesropyan Ermeni İlkokulu’na kaydettirmişti ailem. Mangabardez’e (anaokulu) başladım. Pek bir mutluyum.
Hâlâ var mı bilmiyorum, rengârenk el işi kâğıtlarıyla çalışmalar yapılırdı o zamanlar.
Bir gün dersteyiz. El işi kâğıtlarımızı çıkardık.
Mamam eksiksiz almış öğretmenin istediklerini.
Merakla, sabırsız bekliyorum ne yapacağız diye.
Okulun başları henüz. Yanımdaki kız arkadaşın adını bile bilmiyorum.
Baktım, sırasının üstünde hiçbir malzemesi yok.
— Yok mu kâğıtların? diye sordum.
Üzgün:
— Yok, dedi.
Onu öyle üzgün görmeye dayanamadım ve kendi bütün malzememi ona verdim.
Öğretmen sıraları gezip kontrol etmeye başladı.
Yanıma gelip durdu ve:
— Yok mu senin malzemelerin?
Arkadaşıma verdiğimi söylemedim. Söylesem incinirdi.
— Yok, dedim.
Ters ters baktı bana. Kızdı. Söylendi.
Ermenice de bilmiyorum. Anlamadım ne dediğini.
Çok kızdığını yaşlı yüzündeki her kırışıklıktan okuyabiliyorum.
Olsun… Adını bilmediğim arkadaşımın şaşkın bakışlarındaki rahatlama yetti bana.
Bugünden baktığımda, bu davranışımın hayatım boyunca bana rehberlik edecek olan iki ana cümlenin eyleme ilk dökülmesi olduğunu görebiliyorum:
“Vermekle mutlu olmak.”
“Başkalarını mutlu ederek mutlu olmak.”
Kafamdaki formülüm çok basitti.
“Şayet tüm ikili ilişkilerde, partnerimizin, arkadaş ve dostlarımızın, aile bireylerimizin ya da sosyal, sivil oluşumlarda; diğerlerinin mutluluğunu düşünüp bu doğrultuda hareket edersek, bunun sonucunda herkes kazançlı çıkacaktır. Herkes birbirini düşünüyor olacağından, düşünülmeyen kimse kalmayacaktır.”
Bu kadar basitti benim için.
Hâlâ o beş yaşındaki küçük kız çocuğunun saflığında inanmaya devam ederim buna.
Şayet bu formülü işlevsel hâle getirebilirsek, almak-almak olarak bize geri dönüşü muhteşem olacak; herkesin kazançlı çıkacağı bir davranışlar manzumesidir bu ki bence İNSAN’a en yakışanıdır.
On yaşımdayım.
Acıyla tanıştım. Ve büyüdüm…
Mesropyan’da Mangabardez’i bitirmeden Bezciyan Ermeni Ortaokulu’na alınmıştı kaydım.
Burada okuyorum.
İlkokulun her yılını sınıfın ya ikincisi ya da üçüncüsü olarak bitirmişim.
Ortaokula başladığım ilk yıl, birinci dönem sekiz zayıf getirdim.
Benim için olacak şey değil.
Kimse üzerinde durmadı, benden başka.
Kimse aldırmasa da ben biliyorum bunun, bu başarısızlığın neden ve ne demek olduğunu.
Şu an yazarken düşündüm; belki de “Kız çocuğu ilkokulu bitirdi, yeter” diye mi düşündüler?
Bilemiyorum.
Çocukluğumun en acılı, yalnızlığın karanlığıyla tanıştığım, bu karanlıkta ilk boğulduğum zamanlar.
Sekiz zayıf getirdim; çünkü dikkatimi derslerime veremiyorum.
Aklım yaşadıklarımla ve “Ne yapabilirim?” sorularıyla meşgul gece gündüz.
İlk dönem karnem bu kadar kötü olunca kendime geldim.
Ve bir karar aldım.
Okuyacaktım. Bir kadının kurtuluşunun, ezilmemesinin, özgürlüğün yolu ekonomik bağımsızlığından geçiyordu. Bunun için ihtiyacım olan şey diplomalardı.
O diplomaları alacaktım.
Ben çevremdeki şiddet gören kadınlara benzemeyecektim.
On yaşımda KURBAN OLMAYI REDDEDİYORDUM!
16 yaşımda lisedeyim.
Dokuz yıl Bezciyan Ermeni Ortaokulu’nda okurken kısmi bir korunma alanım olduğunu, Bakırköy Kız Meslek Lisesi’nde okumaya başlayınca anladım.
Sokakta, günlük yaşamda “gavur” sözcüğünün aşağılayıcı, ötekileştiren saldırılarını, kovalamacalarını çokça yaşayarak geçmişti çocukluğum Kumkapı sokaklarında.
Kimlik İstemem kitabıma isim olan yazımın içeriğindeki Laleli’de yaşadıklarımı da eklersem, aslında alışkın olmalıydım “öteki” olmanın yaşatacaklarına.
Sorgulamalarımın bitmediği bir yaşta, etnik kimliğimden ötürü maruz kaldığım aşağılamaların yaşattığı acıyla defterime ağlayarak şu satırları karalıyordum:
“Şayet benim acılar içinde ölüp ölüp dirilmem yeryüzüne sulhu getirecekse, beni kurban olarak al Allah’ım! Ben acılar içinde ölüp ölüp dirilmeleri kabul ediyorum. Yeter ki yeryüzüne barış gelsin. Yeter ki insanlar mutlu yaşasın!”
Bunun; yeryüzü, insanlık, barış için gerekirse ölebilmek bilincine sahip olmak olduğunu bugün değerlendirebiliyorum.
Kendim için değil, bana (ötekine, gavur-Ermeni’ye) besledikleri nefret dolu yürekleriyle yaşayan arkadaşlarım içindi kahroluşum.
Onları bu mutsuzluklarından kurtarmak için ölmeye hazırdım.
Yeter ki yüreklere huzur, yeryüzüne sulh gelsin…
17 yaşımdayım.
Bakırköy-Kartaltepe’deyiz.
Çok iyi bir gözlemciyimdir.
Karakterimin bir parçası.
Çevremdeki komşu kadınlar merceğimde.
Tabii başta mamam…
Etrafımda olsun fiziksel, olsun psikolojik şiddet görmeyen kadın yok gibi.
Karşı komşumuz Çermikli bir aile.
Altı mı, sekiz miydi şu an net hatırlamıyorum, çocuk anası bir kadın.
Aynı mimari planla yapıldığı için mutfağımız mutfaklarıyla, salonumuz salonlarıyla karşı karşıya bir komşuluk hâli.
Bir gün kocası kadını mutfağın kapısına sıkıştırmış, dövüyor.
Biz karşıdan, kocaman çocukları etrafında babalarının annelerini yumruklaya yumruklaya dövüşünü izliyoruz.
Deliriyorum.
Karışamazsın, diyorlar.
Erkek şiddetinin alasını zaten evimde yaşıyorum.
Erkek soyundan nefret ediyorum.
Bu komşu kadın, kızıyla bize geliyorlar bir gün.
Başka komşu kadınlar da var misafir.
Ben neden bu duruma katlandıklarını, neden boyun eğdiklerini sorgulayan konuşmalar yapıyorum.
“Kabul etmeyin, sizsiz o kocalarınız bir hiç!” diyorum.
Konuşmaya bir başladım mı coşar, konuştukça konuşur, anlatmaya çalışırdım derdimi.
Öylece, garip olan benmişim gibi bakarlardı yüzüme.
Onlar evlerine döndükten sonra mamam bana, “Kızım niye böyle yapıyorsun? Sus, hanım desinler. Konuşma böyle.” dediğinde iyice deliriyordum.
“Mama, onlar bana hanım demesinler. Onlar beni sevmesinler ki onlardan biri olmadığımı bileyim!”
Bu anımı da şiddete maruz kalan kadın olmayı kabullenişlere duyduğum öfke, isyan ve reddedişimin başladığı zamanlara not olarak düşüyorum.
Kırklı yaşlarımdayım.
İktidar kavramı derdim olmuş.
İnsanlığın baş belası.
Bilgeye sormuşlar:
“Yeryüzüne ne zaman sulh gelir?”
“Ne zaman ki insanoğlu iktidar hırsından vazgeçer, o zaman.” diye yanıtlamış bilge.
Ve eklemiş:
“Ha! İktidar dediysem, sadece kral tahtında oturmayı düşünmeyin. Bir kadının evinde koyduğu kurallar da bir iktidarlıktır.”
Haksız mı bilge?
Çoğaltalım örnekleri.
Üniforma giyenlerin, masalarının arkasında oturan memurların iktidar merakları değil mi hepinizin hayatlarını zindana çeviren?
Küçük de olsa bir iktidar alanına sahip olmadan var olamayanların, bu alanları korumak için besledikleri hırs ve hışımları değil mi her şeyi çirkinleştiren?
En zararsız (!) görünen örnektir; bazı anne-kadınlar mutfağına girilmesinden hiç hoşlanmazlar.
Çünkü evin o bölümü de onun iktidar alanıdır.
Türkiye’den Paris’e okumaya gelen üniversite gençleri sıkça evime sohbete gelirler.
“Anjel abla, senin evinde başka bir şey var. Sanki kendi evimizdeyiz.” derler.
Çokça duyarım bu cümleyi. Tebessüm ederim.
Burada doğmuş büyümüş yeğenlerim de aynı şeyi söylerler Hayeren (Ermenice):
“Hokkur ku dunut uriş pan ga. Çem uzer dun ertal.”
Ben de hepsine aynı cevabı veririm:
“Bunu hissediyorsunuz; çünkü ben hiçbir şeyin sahibi değilim.
Bu evde olan her eşya bizlerin konforu için burada.
Hepsi sizin emrinize amade.
Bakın çocuklar, insanlar basit bir gerçeği unutuyorlar.
Aslında hiçbir şeyin sahibi değiliz.
Yarın uyanmasam bitti…
Eskiler ne güzel özetlemişler, ‘Kefenin cebi yok!’ diyerek.
Ben de diyorum ki gömüleceğimiz iki metre mezara bile sahip değiliz; çünkü birkaç yıl sonra oraya da başka biri gömülecek.”
Bu anılarım da iktidar ve sahip olma kavramlarına dair duruşuma not olarak düşülsün.
Ellili yaşlarımdayım.
Zurnanın zırt dediği yer, tam da bu dönemi yaşam serüvenimin.
Yirmi beş yaşımdan beri AS hastasıyım. Türkiye’de böyle deniyor.
Açılımı spondylarthrite ankylosante.
Suna Pekuysal hastalığı da deniyor memlekette.
Ömrümün özetini yaparak geldim buraya kadar; şu an zorlanıyorum anlatmakta.
Hastalığım; benim için en sevdiklerim tarafından terk edilmek demek…
Hastalığım; gerçek yalnızlığın ne demek olduğunu öğrenmek demek…
Yaşama bunca sevdalıyken, vücudundaki bütün eklemlerin aynı anda aralıksız ağrımasından yorulup doktorundan ötenazi istemek demek.
Bunu doktorunuzdan talep ederken, “İroni nerede biliyor musunuz? Ben yaşamayı, hayatı çok seviyorum!” dediğimde sözümü kesip cümlemi tamamlayan doktorumun, “Ama böyle değil. Bu hâlde değil. Yeni bir ilaç var. Bir iğne. Deneme aşamasında henüz.” deyişine balıklama atlayıp gönüllü kobaylığa aday olmam demek.
Bunu kabul ettiğimi öğrendiğinde endişeyle “İçinde ne var kuyrik?” diye soran kız kardeşime:
“Ne olduğunu bilmek bile istemiyorum. Ben on yıl ağrıyla yaşamaktansa beş yıl ağrısız yaşamayı seçiyorum.” diyerek hastalığımla yeniden yaşamayı öğrenirken, hayatımın yeni bir sürece evrilmesi demek.
Hastalığımla ilgili katettiğim parkurun hikâyesi üçüncü kitabımın konusudur ki çooook uzundur anlatması. Bu nedenle sonuca geleceğim, detayları atlayıp.
Yıllar geçmişti ve ben hâlâ dimdik kalmıştım.
Bu hastalıkla bedenimin deforme olması gerekiyordu. Yamuk yumuk olmasını bekliyordu spesyalistim (romatolog).
Öyle olmadı.
Ben kazandım bu kavgayı da…
Randevularımızın birinde doktorum bana, “Madam Dikme, ne yapıyorsunuz böyle dik kalabilmek için?” diye sordu.
Benimle aynı hastalığa sahip hastalarına çare arayarak soruyordu bu soruyu.
Yıllardır takip ediyordu hastalığımı. Senede iki kere görüşüyorduk.
Reçetem belliydi.
O reçetesini yazarken; felsefe, güncel Fransa politikaları, insanlığa dair birçok konuda sohbet ediyorduk. Hayatımı da biliyordu az çok.
Cevabım şu oldu:
“Kolay bir hayatım olmadığını biliyorsunuz. Hastalığımdan ötürü terk edilişler, ihanet, iftira, dost sandıklarımın ihanetleri dahil şu an anlatamadığım daha birçok şey yaşadım. Bütün bana yapılan kötülüklere rağmen, bana bunları yapan insanlara dair içimde en ufak bir kötü duygu barındırmadım. Hepsini anladım ve affettim.
Ruhlarında kötü duygulara yer vermesinler.
Bu duygular sadece kendilerini yıkmaya yarar.
O duyguları besledikleri insanların bundan haberi bile olmazken siz kendinizi çürütmeye devam edersiniz.
İçlerinde güzel duygular beslesinler.
Benim yüreğimde bir sevgi ağacı var ve ben ömrüm boyunca bu sevgi ağacını sulayıp durdum.
İşte şimdi beni iyileştiren şey, içimde büyüttüğüm sevgi ağacıdır.
Hastalarınıza bunu söyleyin. Formülüm, onları iyileştirecek olan tek şey budur.”
Gülümsedi ve:
“Mais, Madam Dikme, vous êtes adorable!
Anjel Hanum, harikasınız!” dedi.
Hayatın yaşattığı tüm acı tecrübelerden sonra inatla sevgide kalmayı başarmıştım.
Antigone’nin dediği gibi: “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım.”
Bugün 61 yaşımdayım ve bu yaşımda öğretmenimin bana cevaplamam için ödev olarak verdiği sorunun peşinden giderken kendi kişisel tarihimin analizini yapmış bulundum.
Başka yol bilmem ki ben sözcüklerle buluştuğumda.
Okumalarım ve kişisel yaşanmışlıklarımdan yola çıkarak anlattım, anlatırım hep derdimi.
Bütün bu anlattıklarımın Antigone ile olan bağlantısına gelince…
Yazımızın konusu olan sorunun cevabını verdiğimi sanıyorum.
Antigone ve Anjel.
Birisi; Antik Yunan’da yazılmış bir edebiyat kahramanı.
Diğeri; yirminci ve yirmi birinci yüzyılda yaşayan bir kadın.
Etik ve insani değerlerin yerleştirilmesi kaygı ve kavgasında buluşuyorlar.
Antigone, “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım.” derken;
Anjel, “Sevgidir dinim, yaşamdır inandığım. İNSAN olmayı öğrenmenin uğraşında, bir yaşam acemisiyim.” deyip duruyor, kendisini anlatmasını isteyenlere cevap olarak.
Egemenin ve içinde yaşadıkları toplumun dayatmalarına, zorbalıklarına isyanda, karşı duruşta aynı yerde saf alıyorlar her ikisi de…
Bir tercihler kuşatmasıyla geçer her anı ömrümüzün.
İşte bu tercih anlarında hangi tarafta olmayı seçtiğimiz belirler yeryüzünün de geleceğini.
Bir kişinin tercihi toplumların kaderini belirler bazen.
İnsanlık tarihi bunun binlerce örneğiyle önümüzde duruyor.
Seçimlerimizi yaparken; aldığımız kararların, içinde yaşadığımız toplumun kaderine de yön verebileceği gerçeğini unutmadan, bu sorumluluğun bilinciyle hareket etmeye biraz daha özen göstersek ne güzel olur…
Sadece sevgidir muktedir olan.
Sevgiyi söylemek yetmez.
Sevginin ta kendisi olmakla mümkündür özlediğimiz tüm iyileşmeler.
Olsun bireysel, ruhsal ve fiziksel iyileşmeler; olsun toplumsal iyileşmeler, buna bağlıdır.
Tıpkı umut etmek kavramının köreltici etkisinde hapis olmayıp, umudun ta kendisi olabilme eylemleriyle var olma becerisini gösterebilmek gibidir sevginin ta kendisi olmak.
Çoğunluktan farklı olmak bana göre; yaşadığı tüm acılara, maruz kaldığı tüm haksızlıklara rağmen yüreğindeki sevgi ağacını sulamaya devam edebilmektir.
Umut etmeyi bırakıp, umudun ta kendisi olabilmektir.
Ötesi argümanlar laf/ü güzaf, Fransızların deyimiyle “bla bla”dır ki lafları edenler dahil hiç kimseye bir faydası yoktur!
Sevgide kalanlara, sevginin ta kendisi olanlara, umut etmeyip umudun kendisi olanlara selam olsun!


