BIST 100
13.286,12 0,65%
DOLAR
44,1086 0,05%
EURO
50,8213 -0,37%
GRAM ALTIN
7.204,41 -1,80%
FAİZ
39,29 1,00%
GÜMÜŞ GRAM
118,89 -2,22%
BITCOIN
70.220,00 -0,61%
GBP/TRY
58,9436 -0,32%
EUR/USD
1,1513 -0,47%
BRENT
101,41 10,25%
ÇEYREK ALTIN
11.779,22 -1,80%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
5 °

Kürtler Seyirci mi Aktör mü Olacak?

R-R

Kürdistan’ın içinde yer aldığı kadim İrani coğrafya ve Orta Doğu bir kez daha şekilleniyor. Yalnızca yüz yıl önce Sykes–Picot ve Lozan ile kurulan düzen çözülmüyor; aynı zamanda 1639’da imzalanarak Kürdistan’ı ilk parçalayan Kasr-ı Şirin de sarsılıyor. Böylece bölgenin sınırları ve güç dengeleri yeniden belirlenme sürecine giriyor. Bu büyük jeopolitik kırılma, Kürtler için hem tarihsel bir fırsat hem de ciddi bir tehlike barındırıyor. Eğer Kürtler işgalcilerin tehditleri ve arzuları doğrultusunda bu sürecin seyircisi olarak kalırsa, yüz yıl önce kaybettikleri statüsüzlüğü yeniden yaşayabilirler. Ancak doğru bir ulusal strateji ve birlikle hareket edebilirlerse, yeni yüzyıl Kürtler için yeni bir tarihsel kapı da aralayabilir.

Ronî Riha

İçinden geçtiğimiz dönem Kürtler için hem tarihi bir eşik hem de zor bir sınavdır. Yüz yılı aşan Türkiye Cumhuriyeti, Irak ve Suriye’nin kuruluşundan bu yana Kürtler, devlet olma hakkından mahrum bırakılmak için büyük katliamlarla yüz yüze kaldı.

Sykes–Picot Anlaşması (İngiliz diplomat Mark Sykes ile Fransız diplomat François Georges-Picot tarafından hazırlanan ve 16 Mayıs 1916’da İngiltere ile Fransa arasında, Rusya’nın da onayıyla kabul edilen Sykes–Picot Antlaşması, 1.Dunya Savaşı sırasında Osmanlı’nın Orta Doğu’daki topraklarının savaş sonrası nasıl paylaşılacağını öngören gizli bir anlaşmaydı. Anlaşma, Orta Doğu coğrafyasını İngiliz ve Fransız nüfuz alanlarına bölerek modern Orta Doğu sınırlarının şekillenmesinde ve günümüze uzanan birçok bölgesel çatışmanın ortaya çıkmasında belirleyici rol oynamıştır.) ve Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923’te İsviçre’nin Lozan kentinde imzalanan Lozan Antlaşması, 1.Dunya Savaşı sonrasında Osmanlı’nın fiilen sona ermesiyle ortaya çıkan yeni siyasal düzeni uluslararası düzeyde tanımlayan “barış” antlaşmasıdır. Türkiye ile Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya başta olmak üzere İtilaf Devletleri arasında imzalanan anlaşma, Sevr Antlaşmasının yerine geçerek modern Türkiye’nin sınırlarını büyük ölçüde belirlemiş ve yeni devletin uluslararası tanınmasını sağlamıştır.) ile kurulan ve içinde Kürtlere yer verilmeyen düzen artık eski geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiş ve yıkılmak üzeredir. Ne dünün güç dengeleri mevcuttur ne de bu anlaşmaların mimarı olan güçler yeni yüzyılda aynı belirleyici konuma sahiptir. Dolayısıyla yeni bir sistem, yeni hegemonik güçlerin isteği ve kontrolü altında yeniden şekillenmektedir. Bunların başında ABD ve İsrail gelir.

Bu yeni denklemde Kürtler de artık eski Kürtler değildir. Ancak ne yazık ki dün “ümmetçi ve mezhepçi” olan atalarından miras kalan bazı zaaflar ve zayıflıklar hâlâ varlığını sürdürmektedir. İşgalcisinin “ekmeğine tereyağı sürme” potansiyeli bugün de ortadan kalkmış değildir. Bununla birlikte bu zafiyeti dengeleyecek daha güçlü ve birbirinden haberdar bir ulusal Kürt kimliği de artık belirgin biçimde şekillenmiştir.

Kürdistan’ın en çetin işgalcilerinden biri olan Türkiye ise yüz yıl önce olduğu gibi yeniden seferber olmuş durumdadır. Amaç, Kürtleri kurulmakta olan bu yeni düzende de görünmez kılmaaktır. Türkiye doğrudan ve topyekûn Kürtlere karşı bir savaş ve aleni bir soykırım politikasını eskide olduğu gibi yürütmez artık. Böyle bir savaşta ve politikada kesin bir zafer elde edemeyeceğini bilmektedir. Tam tersine zor bela kontrol altında tuttukları Kürtleri de kaybeder. Bu nedenle adım adım ve parça parça ilerleyen bir strateji izlemekte ısrarcı. Kürtleri “iyi Kürt” ve “kötü Kürt” olarak ayırır; onları birbirinden kopararak hedefine ulaşmaya çalışır. Düne kadar Kürt coğrafyası, sosyolojisi ve gerçeği de buna müsaitti. Fakat bugün itibariyle Kürtlerin uyanmakta olduğu Kürdistan’da yeni bir şafak mevcut. Kürt realitesi artık hiçbir işgalci gücün örtüsü altında saklanabilecek bir gerçeklik değildir. Kürtlük ölmemiştir; Kürt’te örtülen örtü çürümüştür…

ABD’nin Irak’a yönelik müdahaleleri-Birinci Körfez Savaşı (1991) ve ardından İkinci Körfez Savaşı (2003)-Kürtler için yeni bir tarihsel kapı araladı. Bu süreç sonunda Kürdistan Bölgesi, federal Irak devleti içinde federe bir yapı olarak ortaya çıktı. Eğer bugün Kürtler uluslararası alanda belirli bir tanınırlığa ve diplomasi gücüne sahipse, bu büyük ölçüde 2003 sonrası oluşan fırsatın doğru değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu anlamda Birinci ve İkinci Körfez Savaşı Kürtler için bir eğiktir.

Son zamanlarda ABD ve İsrail öncülüğünde şekillenen Orta Doğu dengelerinde Kürtlerin taraf tutmaması gerektiği yönünde yoğun bir söylem üretilmektedir. Kürtlerin ABD veya İsrail’in yanında durmaması gerektiği iddiası çoğu zaman “Kürtleri koruma” veya “Kürtlerin yeni bir katliamla karşılaşmasını önleme” gibi gerekçelerle dile getirilmektedir.

Oysa bu söylem, Kürdistan’ın işgalci güçlerinin on yıllardır kullandığı eski bir argümandır. Kürtler ulusal haklarını talep ettikleri her dönemde “ABD’nin mayın eşekleri” ya da “İsrail’in karakolu” gibi yaftalamalarla karşı karşıya bırakılmıştır. Bugün de benzer bir algı operasyonu yürütülmektedir.

Gerçekte dünyada başka güçlerin desteği ve onayı olmadan kurulmuş bir devlet yoktur; Türkiye de buna dâhildir. Kürdistan işgalcilrin kullandığı bu psikolojik savaş yöntemi son yıllarda Kürt toplumunun bir kesiminde bir silaha dönüşmüştür. Öyle ki devlet/Kürdistan istemek gericilik, istememek ise modernlik gibi bir algı Kürt toplumunda yaygınlaşma gayreti mevcut. Kürt ulusal haklarından söz ederken “demokrasi” kavramını öne koymadan konuşamaz hâle geldik.

“Kürt halkı” demek bile bazı çevrelerde ayıp sayılır hâle gelirken, bunun yerine “halklar” demek adeta zorunlu bir dil haline getirildi. Zamanla devlet, federasyon ve statü talepleri geri plana itildi; bunun yerine yalnızca Türkiye ve Suriye için demokrasi talep eden bir siyasal dil hâkim oldu. Bu yaklaşımın en somut örneklerinden biri Rojava deneyiminde görüldü. Zamanla düşüncede bedenleşen bu dilin ilk büyük Kurbanı Rojava oldu…

Kürtler 90lı yılları geride bıraktı. Kürtlerin artık tanınma ve kabul edilme derdi yoktur. Bu aşama tamamlandı ve bu uğurda 100 bin civarında Kürt katledildi. Mesele artık Kürt varlığı kabul edilme meselesi değildir. Mesele Kürtlerin uluslararası alanda bir resmiyeti ve kendini yönetmeleridir.

Bugün Kürt coğrafyasında yeni bir tarih yazılmaktadır. Yazılmakta olan bu tarih sadece Kürtlerin kaderini değil, aynı zamanda Kürdistan coğrafyasının geleceğini de belirleyecektir. Bu gerçekliği görmezden gelmek ve seyirci kalmak Kürtlere hiçbir şey kazandırmaz. Aksine müdahil olmamak, mevcut işgal düzenini kalıcı hâle getirebilir ve bu yeni şekillenme sürecinde söz sahibi olamayan Kürtleri yeniden ağır bir tarihsel yenilgiyle karşı karşıya bırakabilir.

Özellikle Türkiye’nin sahada uyguladığı politika tam olarak bu sonuca yöneliktir.

İran’da yaşanan gelişmeler ise en çok Kürtleri ilgilendirmektedir. Hazırlıksız yakalanmak, ne istediğini bilmemek ve bu doğrultuda ortak bir tutum geliştirememek Rojhilat’ta da Rojava’dakine benzer bir sonuç doğurabilir.

İşgal altındaki Kürdistan’ın en büyük ikinci parçası olan Rojhilat Kürdistanı sadece coğrafi büyüklüğüyle değil, aynı zamanda Kürt ulusal bilincinin tarihsel merkezlerinden biri olmasıyla da önem taşımaktadır. Kürtlük ve Kürdistan mücadelesinin kimlik kazandığı, bu bilincin diğer Kürdistan parçalarına yayıldığı kadim bir kültürel ve siyasal damar burada şekillenmiştir.

Bu yönüyle Rojhilat bir Rojava değildir. Ne geçmişi Rojava’ya benzer ne de geleceği aynı olacaktır. Ancak Rojhilat’ın Rojava deneyiminden çıkaracağı çok önemli dersler vardır. En çok da geç davrandıklarından ve yapamadıklarından…

Son dönemde Rojhilat merkezli yürütülen politik girişimler ve oluşan birlik ruhu bu açıdan dikkat çekicidir. Özellikle KDP-İ, PJAK, PAK, Komala ve Xebat gibi Rojhilatlı siyasi hareketlerin geliştirdiği ortak mücadele hem Rojhilat halkı içinde güçlü bir umut yaratmış hem de uluslararası alanda Kürtlerin İran meselesinde önemli bir aktör olduğunu göstermiştir.

Rojhilat’ta gerçekleşen Kürt ittifakı önemli bir adımdır, ancak tek başına yeterli değildir. Ortada acilen hayata geçirilmesi gereken somut adımlar bulunmaktadır. Rojhilat cephesinin ortak bir askeri komutan ilan etmesi, siyasi koordinasyonu sağlayacak bir genel sekreter belirlemesi ve uluslararası diplomasi yürütecek bir dış ilişkiler sorumlusu (adeta bir dışişleri temsilcisi) oluşturması bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Ayrıca her parti temsilcisinin yalnızca kendi örgütsel çizgisi üzerinden konuşmasının önüne geçmek için ortak bir basın sözcüsünün belirlenmesi gereklidir. Böyle bir kurumsal yapı, Rojhilat Kürt cephesini hem Kürt halkı nezdinde hem de uluslararası alanda çok daha güçlü ve etkili bir konuma taşıyacaktır.

Unutulmamalıdır ki Rojava daha nihai şeklini almamıştır. Orada kaybedilen mevziler, Rojhilat’ta ortaya çıkacak kararlılık ve elde edilecek başarılar sayesinde yeniden kazanılabilir.

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?