BIST 100
13.943,87 -0,95%
DOLAR
47,3391 0,16%
EURO
53,8477 0,01%
GRAM ALTIN
6.168,06 0,22%
FAİZ
42,31 -0,35%
GÜMÜŞ GRAM
88,60 1,07%
BITCOIN
64.358,00 0,12%
GBP/TRY
63,1184 0,07%
EUR/USD
1,1370 -0,06%
BRENT
96,78 -3,88%
ÇEYREK ALTIN
10.084,77 0,22%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
24 °

Şahap Eraslan: Hakikatin üzerini örtmek

IMG_6976

Metroya elimde telefonumla biniyorum. Etrafıma bakmıyorum; telefonuma tutunuyorum. Tıpkı annesinin eline tutunan bir çocuk gibi. Çocuk aslında yürümeyi bilir; ama annesinin eli olmadan kendine güveni azalır. O el, yalnızca fiziksel bir destek değil, dünyaya karşı bir güven nesnesidir. Çocuk annesinin elini bıraktığında düşeceği için değil, belki de yalnız kalacağı için korkar. Ben de telefonumu bırakmıyorum. Çünkü telefon bu durumda yalnızca bir cihaz değil; tutunduğum, kendimi güvende hissettiğim, yalnızlığı ertelediğim bir nesne gibi. Winnicott’un sözünü ettiği geçiş nesnesi gibi… Çocuk, annesinin yokluğuna dayanabilmek için onun yerine koyduğu bir nesne seçer: bir oyuncak, bir battaniye, bir bez parçası. O nesne, bir bakıma annenin yerini tutar. Çocuk onu yanında taşıyarak anneden ayrılığı bir ölçüde inkâr eder. Sanki annesi orada olmasa bile, onun bir parçası hâlâ yanındadır.

Telefon da bazen böyle bir geçiş nesnesine dönüşebiliyor. Annem gibi, oyuncağım gibi, elimden bırakamadığım bir tutunma nesnesi… Ona yapıştığımda hem kendimle baş başa kalmayı hem de dünyayla doğrudan karşılaşmayı erteliyorum. Telefon, yalnızca dış dünyayla bağlantı kurduğum bir araç değil; bazen hem dış dünyadan hem de kendi iç dünyamdan kaçtığım bir sığınak. Dilimin altındaki baklayı çıkarırsam: İnsanın kendisine katlanması, kendisiyle baş başa kalması bazen bir facia gibi yaşanabiliyor. Çoğu insan can sıkıntısını, hiçbir şey yapamamayı ya da hiçbir şey yapmak istememeyi depresyon sanıyor. Oysa can sıkıntısı her zaman boşluk değildir; bazen insanın kendi içindeki çatışmayla karşılaşmasının eşiğidir. Telefona tutunmak da zamanla yalnızca telefonu kullanmak olmaktan çıkar; telefonun içine saklanmaya dönüşür. İnsan, bu tanımdaki depresyondan kaçmaya çalışırken aslında çoğu zaman kendisinden kaçar. Çünkü can sıkıntısı, kimi zaman bir iç çatışmadan kaçıştır. İnsan kendisinden bu kadar kaçıyorsa, belki de kaçtığı şey kendi içindeki canavardır.

İnsanın iç çatışmasının bu kadar ürkütücü olmasının nedenlerinden biri de şu: İçimizdeki iki taraf birbiriyle çatışırken, kavga ederken, yarışırken ve birbirini alt etmeye çalışırken, onları uzlaştıracak üçüncü bir tarafın artık devrede olmamasıdır. O üçüncü taraf; gözlemleyen, mesafe koyabilen, hakemlik yapabilen, iki yana da kulak verebilen içsel bir konumdur. Fakat bu konum ortadan kalktığında, insanın içinde yalnızca birbirine düşmanlaşmış iki kutup kalır. Böylece çatışma bir iç diyalog olmaktan çıkar, bir iç savaşa dönüşür. Uzlaşma ihtimali kaybolduğu için insan kendisiyle baş başa kalamaz; çünkü kendisiyle karşılaşacağı yerde, içinde birbirini yok etmeye çalışan iki sesin gürültüsüne maruz kalır. Bu nedenle telefon bazen sadece bir dikkat dağıtma aracı değildir; insanın içindeki bu savaşı duymamak için sığındığı bir nesneye dönüşür. Ekranın ışığı, iç dünyanın karanlığını bastırır. Bildirimler, insanın kendi içinden gelen çağrıyı susturur. Kaydırdıkça, izledikçe, baktıkça insan kendisini değil, kendisinden uzaklaşmanın yollarını çoğaltır. Bu anlamda içimizdeki üçüncü tarafın ölümü, yalnızca bir denge kaybı değil, ruhsal bir faciadır. Çünkü insanın kendi iç dünyasıyla hesaplaşabilmesi için, içinde kavga eden taraflardan başka bir yere; bakabilen, düşünebilen, ayırabilen ve bağ kurabilen bir üçüncü konuma ihtiyacı vardır. O konum kaybolduğunda ise insan, kendi içindeki kutuplaşmanın esiri hâline gelir. Belki de insanın telefona bu kadar yapışmasının nedeni, yalnızca yalnız kalmaktan korkması değildir; kendi içinde hakemini kaybetmiş bir savaşla karşılaşmaktan korkmasıdır.

Aslında üçüncü tarafın ölümü, yalnızca iç dünyamızda gerçekleşen bir olay değildir; dış dünyadaki kutuplaşmayla da yakından ilişkilidir. Dışarıda insanlar birbirlerine düşman kamplar hâlinde bakmaya başladıkça, içerideki uzlaştırıcı konum da zayıflar. Toplumsal hayatta hakemlik yapacak, haksızlığı görecek, acıya tanıklık edecek, iki taraf arasında düşünsel bir mesafe kuracak üçüncü konum ortadan kalktığında, bu kayıp insanın iç dünyasına da sızar. Dışarıdaki kutuplaşma, içerideki kutuplaşmayı besler; içerideki üçüncü tarafın ölümü de dışarıdaki sessizliği, körlüğü ve duyarsızlığı yeniden üretir.

Dış dünyadaki üçüncü tarafın ölümüyle kastettiğim şey biraz da şu: İnsanlar günümüzde sayısız haksızlığa, şiddete, yoksulluğa, aşağılanmaya ve dışlanmaya maruz kalırken, geniş kitleler bütün bunları görmemek için özel bir çaba harcıyor. Eğlenerek, tüketerek, sosyal medyada dolaşarak, sonsuz bir akışın içinde kaybolarak tanıklık etmenin ağırlığından kaçıyorlar. Bu yalnızca ölü taklidi yapmak da değildir; kimi zaman gerçekten ölmüş gibi davranmaktır. Çünkü ölü taklidi yapan birinde hâlâ bir yaşam belirtisi, hâlâ bir uyanma ihtimali vardır. Oysa burada daha ürkütücü olan şey, tanıklık edecek, itiraz edecek, araya girecek, “burada bir haksızlık var” diyecek üçüncü tarafın gerçekten ölmüş gibi susmasıdır.

Bu toplumsal mekanizma zamanla içselleştirilir. İnsan dışarıda haksızlık karşısında susmayı, görmemeyi, duymamayı, kendi konfor alanına çekilmeyi öğrendikçe, içeride de benzer bir sessizlik kurulur. İç dünyadaki çatışmalara tanıklık edecek, onları anlamlandıracak, bir tarafın diğerini yok etmesini engelleyecek hakem konumu da sessizleşir. Böylece insanın içinde yalnızca düşmanlaşmış iki taraf kalmaz; aynı zamanda onları görecek üçüncü göz de kapanır. İçimizde artık ölü taklidi yapan değil, ölmüş bir üçüncü taraf vardır.

Bir ülkede bu kadar çok adaletsizlik, haksızlık ve zulüm varsa, bütün bunların geniş kitlelerde büyük bir öfke yaratması kaçınılmazdır. Fakat bu öfkenin nereye yöneldiği belirleyicidir. Çoğu zaman öfke, onu yaratan asıl adrese yönelmez; yatay olarak yayılır. Yani insanlar öfkelerini zulmü, adaletsizliği, yoksulluğu ya da baskıyı üreten yapılara yöneltmek yerine, birbirlerine yöneltirler. Mahallede, trafikte, dolmuşta, metroda, işyerinde, apartmanda, aile içinde patlayan kavgalar biraz da bu yer değiştirmiş öfkenin sahneleridir. Böylece dikey çatışma, yatay çatışmaya dönüştürülür. Yukarıya, iktidara, kuruma, düzene, adaletsizliği üreten mekanizmaya yönelmesi gereken öfke; yana, komşuya, iş arkadaşına, yolcuya, kasiyere, eşe dosta yönelir. Bu yatay çatışma o an çok tehlikeli, çok gürültülü ve çok yıkıcı görünebilir; fakat aynı zamanda kitlelerin kendilerini korumalarının da kolay bir yoludur. Çünkü asıl kaynağa yönelmek risklidir; bedel ister cesaret ister, örgütlenme ister, yüzleşme ister. Oysa öfkeyi yatay olarak boşaltmak daha kolaydır. İnsan hem öfkesini yaşar hem de öfkesinin gerçek adresiyle karşılaşmak zorunda kalmaz. Bu nedenle masum insanların hapse atılmasını, sürgüne gönderilmesini, işinden edilmesini, yoksullaştırılmasını, aşağılanmasını görmezden gelen insanlar; aynı gün dolmuşta, metroda, trafikte ya da sırada birbirleriyle kavga etmeyi sürdürebilirler. Büyük adaletsizlik karşısında susan kişi, küçük karşılaşmalarda adalet savaşçısına dönüşebilir. Metroda yanındaki insanla, apartmanda komşusuyla, trafikte başka bir sürücüyle, işyerinde mesai arkadaşıyla hesaplaşır. Fakat bu hesaplaşma çoğu zaman adalet arayışı değil, yerinden edilmiş öfkenin boşalımıdır. Öfke orgazmıdır…

İnsan geniş çaplı, daha kapsamlı bir adaletin derdine düşmediğinde, adaleti küçük sahnelerde aramaya başlar. Bir bakışta, bir omuz çarpmasında, bir sıraya girme meselesinde, bir ses tonunda, bir koltuk kavgasında adalet arar. Çünkü büyük adaletsizlikle yüzleşmek ağırdır; insanı sorumluluğa çağırır. Küçük adaletsizliklerle kavga etmek ise insana kısa süreli bir güç duygusu verir. Böylece toplumda haksızlığa karşı gerçek bir itiraz değil, birbirine yönelmiş dağınık bir öfke dolaşır. Bu da üçüncü tarafın ölümünü daha görünür kılar. Çünkü üçüncü taraf canlı olsaydı, öfkenin gerçek adresini gösterebilir, “bu kavga senin komşunla değil, seni bu hâle getiren düzenle” diyebilirdi. Ama üçüncü taraf öldüğünde, insan öfkesini ayıramaz, yönlendiremez, anlamlandıramaz. O zaman herkes herkesin düşmanı hâline gelir. İçeride olduğu gibi dışarıda da hakem yoktur; yalnızca birbirine saldıran taraflar vardır.

Bu yüzden telefon, sosyal medya ya da sürekli meşguliyet yalnızca bireysel kaçış araçları değildir; aynı zamanda çağın ruhsal düzenekleridir. İnsan dışarıdaki haksızlıkları görmemek için ekrana bakar; içerideki savaşı duymamak için de aynı ekrana sığınır. Böylece dış dünyanın ölü üçüncü tarafı ile iç dünyanın ölü üçüncü tarafı birbirini tamamlar. Toplumda tanıklığın ölümü, bireyin içinde düşünmenin ölümü olarak yankılanır. İnsan yalnızca dünyadan kaçmaz; kendi içindeki tanıktan, kendi içindeki hakemden, kendi içindeki canlı üçüncü konumdan da kaçar.

İnsan bazen çevreye, dünyaya, insanlara bakmamak için yoğun bir çaba gösterir. Metroda karşımdaki yüzlere, pencereden akan şehre, yanımdaki sessizliğe, içimde yükselen duygulara bakmamak için ekrana bakarım. Dünya fazla gerçek, fazla kalabalık, fazla talepkâr geldiğinde telefon küçük ve yönetilebilir bir dünya sunar. O ekranda neye bakacağımı ben seçerim; kimi göreceğime ne kadar kalacağıma ne zaman çıkacağıma ben karar veririm. Gerçek dünya ise böyle değildir. Gerçek dünya bakışlarla, tesadüflerle, sıkıntıyla, boşlukla ve belirsizlikle gelir.

Dünyaya bakmamak, görmemek için telefona bakmak… Eğer telefon da sıkıcı gelirse, bu kez içe bakmak… Meditasyon, yoga, pozitif olalım hikayesi… Son yıllarda insanların iç dünyalarına yönelmeleri, kendilerini anlamaya çalışmaları ve ruhsal yaşamlarına daha fazla önem vermeleri ilk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünüyor. Gerçekten de insanın kendisiyle baş başa kalabilmesi, duygularını tanıyabilmesi ve içsel çatışmalarını fark edebilmesi değerli bir kazanımdır. Fakat bu eğilim zamanla başka bir uca da savrulabiliyor. İç dünya öylesine yüceltiliyor ki, insanın dış dünyayla, toplumsal koşullarla ve ortak yaşamın sorunlarıyla kurduğu ilişki geri plana itiliyor. Burada içe bakmakla kastettiğim şey, insanın kendi içindeki çatışmaları görmesi, o çatışmaları anlamaya çalışması ya da üçüncü göz konumundan kendisini izleyebilmesi değildir. Tam tersine, çoğu zaman içe bakmak adı altında yapılan şey, iç dünyadaki çatışmaları susturma, gürültüyü bastırma, huzurlu ve pürüzsüz bir iç mekân yaratma çabasıdır. İnsan meditatif bir yolculuğa çıktığında, bazen kendi iç dünyasındaki bütün sesleri duymak yerine onları susturmak ister; bütün gören gözleri açmak yerine bağlamak ister. Böylece içe bakmak, gerçekten görmekten çok, görmemeyi daha rafine bir biçimde sürdürmenin yolu hâline gelebilir.

Bu anlamda iç dünyaya yönelmek her zaman yüzleşmek değildir. Bazen tam tersine, çatışmadan kaçmanın daha estetik, daha kabul edilebilir, daha “ruhsal” görünen biçimidir. İnsan dış dünyadaki haksızlığa bakmamak için telefona bakar; telefondan sıkıldığında ise kendi içine döner. Fakat bu dönüş de her zaman hakikate doğru bir dönüş değildir. Bazen iç dünya da tıpkı ekran gibi bir kaçış alanına dönüşür. Dışarıdaki çatışmayı görmemek için ekrana, içerideki çatışmayı duymamak için huzur söylemine sığınılır. Oysa gerçek içe bakış, iç dünyayı ütülemek, dümdüz hâle getirmek, bütün kırışıklıkları yok etmek değildir. Gerçek içe bakış, insanın kendi içindeki çatışmaya, çelişkiye, öfkeye, korkuya, utanca, kıskançlığa, saldırganlığa ve çaresizliğe bakabilmesidir. Daha da önemlisi, bu içsel yaşantıları dış dünyadan kopuk, yalnızca bireysel meseleler olarak değil; dünyayla, toplumla, ilişkilerle ve ortak yaşamla kurduğumuz bağların bir parçası olarak görebilmektir.

Yani burada sözünü ettiğim sahici içe bakış, bir derinliğe temas etmek, o derinliği yaşamak ve bu derinlik aracılığıyla dış dünyayı daha iyi görebilmektir. Gerçek içe bakış, insanın iç dünyasıyla dış dünya arasında koridorlar açabilmesidir; içeride olup bitenle dışarıda yaşananlar arasında bağlantılar kurabilmesidir. İnsan kendi korkusunu, öfkesini, utancını, çaresizliğini ya da huzursuzluğunu yalnızca kişisel bir mesele olarak değil, aynı zamanda dünyayla kurduğu ilişkinin bir parçası olarak da görebildiğinde, iç dünya gerçekten derinleşir. Fakat günümüzde içe dönüş çoğu zaman bu zor bakıştan kaçıyor. İç dünyanın amacı hakikati görmek değil, uyumlu ve sakin bir manzara yaratmak oluyor. İnsan kendi içindeki kavgayı anlamak yerine onu susturmaya, iç dünyasını bir tür dekorasyona dönüştürmeye çalışıyor. Burada iç dünyaya yönelmek, derinleşmek için değil, tam tersine iç dünyayı köreltmek içindir. İnsan içindeki çatışmaları anlamak için değil, onları susturmak için içine döner. Kendi içindeki karanlık odalara ışık tutmak yerine, bütün ışıkları kapatıp bunun adına huzur der. Böylece iç dünya da politikasızlaştırılıyor. Dış dünyanın çatışmaları nasıl görünmez kılınıyorsa, iç dünyanın çatışmaları da aynı şekilde sakinleştiriliyor. İnsan hem dışarıdaki haksızlığı hem içerideki huzursuzluğu görmemek için yeni yollar buluyor. Telefon ekranı dış dünyanın üzerini örterken, sahte bir iç huzur arayışı da iç dünyanın üzerini örtüyor. Sonunda insan ne dışarıyı gerçekten görüyor ne de içeriyi. Sadece bakıyor; ama görmüyor. Bu durumda iç dünya, dış dünyayı daha iyi kavramamızı sağlayan canlı bir alan olmaktan çıkar; uyuşturulmuş, düzleştirilmiş, çatışmasızlaştırılmış bir mekâna dönüşür. İnsan artık iç dünyasıyla dış dünya arasında bağ kurmaz; tam tersine, iç dünyasını dış dünyadan kaçmak için kullanır. İçeriye çekilmek, dışarıyı daha derinden anlamanın yolu değil, dışarıdan ve içerideki hakikatten uzaklaşmanın güvenli bahanesi hâline gelir.

Böylece insan ya ekrana bakarak dış dünyadan kaçar ya da iç dünyasına çekilerek dış dünyanın ağırlığını askıya alır. Oysa mesele yalnızca içe dönmek ya da dışarıya bakmak değildir; insanın her ikisiyle de temas kurabilmesidir. Telefon bazen bu teması kesen, araya giren, bizi hem dünyadan hem kendimizden koruyan bir ara nesneye dönüşür. Korur; ama aynı zamanda ayırır. Sakinleştirir; ama aynı zamanda yalnızlaştırır. Tutunma sağlar; ama büyümeyi, ayrılmayı, kendi başına durabilmeyi de geciktirebilir.

Belki de bu yüzden telefonu elimden bırakamamak, yalnızca alışkanlık ya da bağımlılık değildir. Daha derinde, dünyayla ve kendimle aracısız karşılaşmaya tahammül edememe hâlidir. Annesinin elini bırakamayan çocuk gibi, insan da bazen telefonunu bırakamaz. Çünkü o küçük ekran, kendi başına kalmanın, bakmanın, görülmenin ve dünyaya açık olmanın kaygısını bir süreliğine örter.

Psikanalizin en temel kuramlarından biri çatışma kuramıdır. Psikanalitik düşünceye göre insan ruhsallığı yalnızca huzur, uyum ve denge arayışından ibaret değildir; tersine bastırılmış arzular, yasaklar, suçluluk, utanç, öfke, kıskançlık, haset ve kayıp deneyimleriyle kurulan çatışmalı bir alandır. Bu nedenle iç dünyaya yönelmek, yalnızca sakinleşmek ya da kendini iyi hissetmek anlamına gelmez; insanın kendi çatışmalarıyla karşılaşması anlamına gelir. Oysa günümüzde iç dünyaya yönelme çoğu zaman çatışmadan arındırılmış bir huzur ideali gibi sunuluyor. İnsan, iç dünyasındaki sembolik nesnelerle, nesne temsilleriyle, kayıplarıyla, öfkesiyle ve arzularıyla yüzleşmek yerine, onlardan da uzak durmaya çağrılıyor. Sanki “suya sabuna dokunmamak”, hiçbir şeye bulaşmamak, çatışmasız ve pürüzsüz bir hayat sürmek ruhsal olgunluğun göstergesiymiş gibi idealize ediliyor.

Meditatif yöntemlerin, yoganın ve pozitif psikolojinin bu kadar öne çıkarılması da bu eğilimin bir parçasıdır. İnsana sanki kendi iç dünyasına yeterince döner, nefesine odaklanır, huzurunu korur ve olumlu düşünürse; açlık, yoksulluk, çevre kirliliği, savaş, sömürü ve adaletsizlik gibi dış dünyanın ağır gerçeklikleriyle baş edebilirmiş gibi bir inanç pazarlanır. Böylece toplumsal ve politik sorunlar, bireyin içsel denge kurma meselesine indirgenir. Bu anlayışta insanın görevi dünyayı değiştirmek değil, dünyadan aldığı darbeye daha dayanıklı hâle gelmek olur. Huzur, neredeyse bir uyum sağlama tekniğine dönüşür. Acı veren koşullar ortadan kaldırılmaz; yalnızca bireyin bu koşullar karşısında daha sakin, daha kabullenici ve daha “pozitif” olması beklenir. Böylece yoga, meditasyon ya da kişisel gelişim pratikleri yalnızca ruhsal bir arayış olmaktan çıkar; mevcut düzenin yarattığı acıyı bireysel olarak yönetme araçlarına dönüşür. Dış dünya yanarken, insana kendi içinde küçük, steril ve sessiz bir oda kurması önerilir. Böylece huzur, dünyayı dönüştürmeye çalışmakta değil, dünyadan geri çekilmekte aranır. İnsan, daha adil ve yaşanabilir bir dış dünya kurmaya çabalamak yerine, kendi zihninin sınırları içinde güvenli bir sığınak oluşturmaya yönelir. Oysa ruhsal iyilik hâli yalnızca içsel bir mesele değildir; insan aynı zamanda toplumsal, siyasal ve ekonomik koşulların içinde yaşayan bir varlıktır.

Bu nedenle iç dünyaya aşırı vurgu, farkında olmadan mevcut düzeni de koruyan bir işleve sahip olabilir. Çünkü bütün sorunlar bireyin ruhsallığına indirgenmeye başladığında eşitsizlikler, sömürü, güvencesizlik ya da adaletsizlik görünmez hâle gelir. Değişmesi gereken dünya değil, yalnızca bireyin ona verdiği tepkiymiş gibi bir algı oluşur. Böylece sistem sorgulanmaz; birey ise kendisini sisteme uyum sağlayacak şekilde düzenlemeye davet edilir.

Bu noktada negatif olan da görmezden gelinir. Acı, öfke, hayal kırıklığı, yıkım ve toplumsal gerçeklik sanki yalnızca zihinsel bir tutum meselesiymiş gibi ele alınır. İnsan gözlerini realiteye kapatarak kendini mutlu saymaya çalışır. Fakat bu mutluluk, gerçeklikle kurulmuş canlı bir ilişkinin sonucu değil; gerçeklikten geri çekilmenin, çatışmadan kaçınmanın ve negatif olanı inkâr etmenin sonucu olur. İç dünyayı ihmal etmek ne kadar sorunluysa, dış dünyayı bütünüyle unutmak da o kadar sorunludur. Sağlıklı olan, insanın hem kendi ruhsallığıyla hem de yaşadığı dünyanın gerçekliğiyle ilişki kurabilmesidir. Çünkü yalnızca içe çekilerek bulunan huzur, bazen özgürleşmenin değil, gerçeklikten geri çekilmenin başka bir adı olabilir

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?