
Ronî Riha
Ankara ile İmralı arasında başlayan ve Türkiye'nin “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı süreç, 2024 yılının Ekim ayında Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla ve Öcalan’ın olumlu karşılık vermesiyle kamuoyuna yansıdı. Sürecin görünürdeki hedefi, yaklaşık kırk yıldır Türkiye ile Kürt meselesi ekseninde silahlı mücadele yürüten PKK’nin ilk aşamada silah bırakması, nihai olarak ise kendini feshetmesiydi.
Bu sürecin başladığı dönem, Orta Doğu açısından son derece çalkantılı ve güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir zaman dilimine denk geliyordu. 7 Ekim 2023’te Hamas’ın Gazze’den İsrail’e düzenlediği saldırı, Orta Doğu denkleminde büyük bir kırılma yarattı. Bunun ardından İsrail, yeni bir savaş stratejisi benimsediğini açıkça ilan etti ve bölgenin köklü bir dönüşüme gireceğini duyurdu. Yemen’den Lübnan’a, Irak’tan Suriye’ye kadar uzanan geniş bir hatta, İran ve ona bağlı paramiliter güçlere karşı kapsamlı askerî ve siyasî bir hamle başlatıldı.
Tam da Orta Doğu’da bu ölçekte bir dönüşümün fitilinin ateşlendiği böylesine kritik ve kırılgan bir dönemde Türkiye’nin bu süreci başlatması, tesadüf olmanın ötesinde bir durumdu. Benzer bir durum, 2013 yılında başlatılan ilk çözüm sürecinde de yaşanmıştı. O dönem de Arap Baharı’nın Suriye’ye sıçradığı ve Kürtlerin sahada belirleyici siyasal aktörler hâline geldiği bir süreçti. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin başlattığı her iki sürecin de bölgesel gelişmelerle doğrudan bağlantılı olduğu ve Kürtlerin siyasî kazanımlarını sınırlamaya dönük hamleler içerdiği açıktı...
Hâlihazırda devam eden ve Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısıyla farklı bir evreye giren ikinci süreçte, PKK’nin attığı bütün adımlara rağmen Türkiye tarafının hâlâ yerinde saydığı görülmektedir. Başlatılan süreç Suriye’nin yeniden şekillenen geleceğiyle paralel bir eksende yürüdü. Rojava’daki Kürtlerin, Türkiye’de yürütülen sürecin gölgesinde hareket etmek zorunda kaldığı da açık bir gerçektir. Bunun kaçınılmaz olup olmadığı ya da farklı bir stratejiyle farklı sonuçlar elde edilip edilemeyeceği ise kesin yanıtlar üretmenin zor olduğu sorular olarak ortada durmaktadır.
Kürt kamuoyunda sürecin, ilk etapta PKK’yi silahsızlandırmayı, ardından gerekli yasal düzenlemelerle birlikte örgütün feshedilmesini hedeflediği yönünde yaygın bir kanaat oluşmuştu. Hatta Kürtler tarafından “Rojava’yı kurtarmak için şimdilik Bakur’dan vazgeçmek ve bu uğurda gerekirse PKK kendini feda edecek” şeklinde okundu. Ve Rojava’nın korunması temelinde bu sineye çekildi . Ancak Orta Doğu’daki siyasî ve jeopolitik gelişmeleri yakından takip edenler için durumun Türkiye Kürdistan’ı ve PKK’nin feshi ile sınırlı olmadığı açıktı.
Nitekim Beşşar Esad rejiminin devrilmesi ve yerine Ebu Muhammed el-Colani gibi radikal cihatçı geçmişe sahip bir ismin Suriye’de yönetimi üstlenmesiyle birlikte, Türkiye’nin bu süreçle neyi hedeflediği daha görünür hâle geldi. Daha önce “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreçe Rojava’da dahil edilerek “Terörsüz Bölge” söylemine evrildi.
Bu söylemsel dönüşüm, Türkiye’nin yalnızca iç güvenlik odaklı değil, aynı zamanda bölgesel ölçekte “Kürtsüz ve Kürdistansız” bir düzen ve dünya stratejisiyle hareket ettiğinin işaretiydi. Kürt siyasî hareketinin bu gelişmeleri ne ölçüde öngördüğü ve buna karşı nasıl bir strateji geliştirdiği ise belirsizliğini korumaktadır. Ancak mevcut tablo, Türkiye’nin süreci kendi öncelikleri doğrultusunda zamana yayarak yönettiğini ve özellikle Suriye sahasında önemli ölçüde istediğini elde ettiğini göstermektedir.
Bugün gelinen noktada, Suriye’de Rojava’nın statüsünden bahsetmek mümkün değil.. Gelecekte nasıl bir şekil alacağı ise henüz netlik kazanmamıştır. Kürtlerin diğer parçalardaki başarısı ve oluşan Kürt birliği Rojava’nın kaderine yeni bir şekil verme ihtimali halen masada.
Türkiye’nin başlattığı bu sürecin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmiş olmasına rağmen, somut ve kalıcı adımlardan söz etmek hâlâ mümkün değildir. Mevcut tablo ve söylemler dikkate alındığında, Suriye’de Kürtlerin statüsüz bırakılmasına benzer bir sonucun, İran’da da hedeflendiği öngörmek zor değildir.
“Terörsüz Türkiye” olarak başlayan ve ardından “Terörsüz Bölge” söylemiyle genişleyen bu sürecin bir oyalama stratejisi olarak devam ettiği açıktır. Sürecin mevcut hâliyle, bölgesel dengeler Türkiye’nin lehine şekillenene kadar ve Suriye’de olduğu gibi İran dosyasında istenen sonuçlar elde edilene kadar, umutlar saçarak “Kürtsüz bir düzen, Kürdistansız” bir dünya hedefi temelinde devam edecektir.
Türkiye’nin, Kürtlerin toprak temelli bir egemenlik kurmasına sadece kendi sınırları içinde değil; Irak, Suriye ve İran’da da Türk devletin genel stratejinin bir parçası olarak kararlı bir biçimde devam ediyor. Bu nedenle, Kürtler açısından önümüzdeki dönemde en temel meselelerden biri statü ve siyasal temsil sorunu olmaya devam edecektir.
Eğer Kürtler bu kırılgan süreçte parça, parti ve ideoloji ayırmaksızın güçlü ve koordineli bir siyasal strateji ortaya koyamazlarsa, yeni yüzyılda da dünyanın en kalabalık devletsiz ve statüsüz topluluklarından biri olarak “varlıklarını” sürdürmek zorunda kalabilecekler.

