BIST 100
13.346,43 -2,71%
DOLAR
43,9810 0,05%
EURO
51,4884 0,17%
GRAM ALTIN
7.582,69 0,61%
FAİZ
37,23 1,92%
GÜMÜŞ GRAM
128,27 0,77%
BITCOIN
68.943,00 -0,69%
GBP/TRY
59,0511 0,15%
EUR/USD
1,1700 0,10%
BRENT
78,64 1,16%
ÇEYREK ALTIN
12.397,69 0,61%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
-2 °

Yektan Türkyılmaz: Merhaba

6169b9c0-a85c-4b05-8b2f-65cfe885dc76

1938’in temmuzunda, Laç Deresi, Dersim soykırımının en dehşetli sayfalarından birine şahitlik eder. Bir tarafta çağın en yüksek ateş gücüne sahip taburlar dolusu Türk askeri, öte yanda vadiye sığınmış; çoğu kadın, çocuk ve yaşlı Dersimlileri savunmaya çalışan parmakla sayılacak aşiret güçleri…

Dersim soykırımını madunlar ve direnişçiler gözüyle ve Zazaki’nin en mahir kullanımıyla toplumun hafızasına nakşeden sayir Weliyê Wuşenê Yimami, Hawayê Derê Laçi’de (Laç Deresi Destanı) bu sahneyi asmên ra roz vıneto (Gökyüzünde güneş donup kaldı) sözleriyle tasvir eder. Güneşin gökyüzünde sabitlenmesinin sebebi yalnızca imhacı şiddetin dehşeti ve vahşeti değildir. Ozana göre, bu donup kalma hali ilahi bir müdahalenin sonucudur. Ta ki her taraf aydınlık kalsın, o kader anlarında hakikat gizlenemesin: Kimlerin direnip yurdunu ve halkını savunduğu, hangi fırsatçıların kendi toplumuna karşı savaştığı, kimlerin kişisel korku ve kaygılarla lakayt kaldığı ayan olup unutulmasın.

Şükür ki, bugün Dersim 38’ ile kıyaslanabilir bir kıyım anında değiliz. Öte yandan, yukarıdaki anlatının taraflarıyla bu yazıda tartışacağım halihazır durumun aktörleri de bir tutulamaz.

Ancak, sayirin betimlemesi son bir yılı yorumlamamız açısından uygun bir metafor sunuyor, bizlere. Zira, 27 Şubat 2025’te açıklanan PKK lideri Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ve bu çağrıya verilen tepkiler üzerine, güneş Kürdistan ve Türkiye kamuoyu üzerinde adeta donup kaldı. Bir siyaset geleneğinin tarihini, onun kurumsal mimarisini ve işleyişini; içinden çıktığı ülke ve toplumla kurduğu ilişki biçimini ve önceliklerini örten sis perdesi aralandı. Bilhassa yürütmekte olduğu Sürecin üzerindeki puslu hava dağıldı. Hakikat sarsıcı ihtişamıyla belirmeye, çelişkileri örten ön kabulleri sarsmaya başladı. Müstakil düşünme yetisinde ısrar eden Kürtlerde, Hadi Cin’in tarifiyle konfüzyon büyüdü. Kimilerinin zihninde ilk kez sorular belirdi, kimilerinin aklını şüpheler kemirmeye başladı; kimileri kısmen gördükleri sorunların aslında bütüncül, yapısal ve tarihsel sürekliliği haiz olduğunu ürpererek fark etmeye başladı.

Rastî’ye yazdığım bu ilk yazı, son bir yıllık düşünsel yolculuğumun ve içsel muhasebemin bir girişi mahiyetinde olacak. Benim açımdan Ekim 2024 sonrası, Erdoğan-Bahçeli rejiminin süreç fantezisi ile dışarıda Kürtlerin jeopolitik olanaklarına, statü kazanma ihtimallerine göz diktiğini; içeride ise otoriterleşmenin önünde kalan son engelleri aşmayı amaçladığını söylemek ve bu yönlü uyarılar yapmakla geçti. Bu değerlendirme hem Ortadoğu’da Kürt siyasetinin geldiği kritik ve elverişli konjonktüre hem de Türkiye’deki rejimin otoriterleşme yolculuğunun anatomisine ve hızlanma emarelerine dayanıyordu. İlginçtir, daha sonra sürecin sorgusuz savunucusu olacak isim ve kesimler bu kaygı ve gözlemlerimi paylaştıklarını sıklıkla ifade ettiler. Buraya kadar sorun yoktu.

Sonunda Öcalan’ın açıklaması geldi. Kürt kamuoyu açısından en sarsıcı olan cümle şöyleydi:

Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.

Açıkçası bu ifadenin de benim açımdan çok şaşırtıcı bir tarafı yoktu. Zira, Öcalan’ın diline ve düşünce yapısına, 90’ların ortasında MED TV’de yayınlanan uzun konuşmalarından ve kitaplarından aşinaydım. Dahası, 1999 hüsranını yakından takip etmiştim. Ayrıca, tutuklanmasının ardından çeşitli dönemlerde devleti kontrol eden farklı kesimlerin Kürtlere doğrudan söyleyemedikleri ve teklif edemedikleri şeyleri Öcalan üzerinden ifade et(tir)melerine dair fazlasıyla örnek de vardı. Benim yeni gördüğüm ise PKK Networkü’nün kamusal alanda sergilediği -neredeyse- firesiz onaylama idi. Mezkur ifadeler, Kürd/istan meselesinin artık bir ulusal sorun olarak görülmediğini teyit etmekle birlikte kolektif hak taleplerini de olanaksız kılıyordu. Bu açıklamanın Kuzeydeki egemen hareketin liderinin ağzından çıkmış olması hasebiyle, salt meşru taleplerin üzerine beton dökülmüyor, Kürtlerin mücadeleleri açısından gelecek nesillerin de karşısına çıkacak bir bariyer örülüyordu.

27 Şubat çağrısı, zaten takatsizleş(tiril)miş, siyaset kurumuna güveni bir önceki süreçte ağır yaralar almış ve Türkiye’de iş başında olan rejime güveni en düşük seviyeye inmiş Kürt toplumunda/tabanında doğal olarak umulan karşılığı bulamadı ve beklenen coşkuyu yaratmadı. Ancak, Öcalan dışında bir Kürt söylese kolaylıkla “ihanet”; Türk biri söylese haklı olarak kolonyalist hezeyan olarak tanımlanıp kınanacak bu açıklamaya dair PKK Networkü’nün tutumu, varsayımlarımı köklü bir sorgulamaya tabi tutmamı zorunlu kıldı. Zira, bu networkün siyaset sınıfı, entelijansiyası ve medyasının içinden neredeyse bir tek net HAYIR bile çıkmamıştı! Dolayısıyla, 27 Şubat 2025 itibariyle, sürece dair sınırlı bir eleştiri benim açından artık kadük kalmıştı.

Cevap aramam gereken yeni ve daha köklü sorular olduğu açıktı. Bu durum beni son elli yıllık tarihin sayfalarını güncel ve daha eleştirel bir gözle karıştırmaya itti. Açıkçası, karşıma, ancak gökyüzünde donup kalan güneşin aydınlığında ve yeterince mesafelendikçe bütünlüğüyle görülebilecek; büyüklüğü ve dehşeti öyle anlaşılabilecek bir enigma yumağı çıktı.

Çoğu zaman, bırakın izah edilebilir ve aktarılabilir olmasını, inanma sınırını zorlayacak bir siyasi ve kurumsal tarih ile karşı karşıya idim. Rastî yazılarımda bunun farklı veçhelerini tartışacağım.

27 Şubat çağrısı ve ardından gelemeyen HAYIR’lar, Öcalan’ın sembolik değeri haiz bir kişi kültü olduğu; ancak her şeye rağmen devasa, sınırlar-kıtalar ötesi bir hareketin müstakil ve etkili başka sesler de ihtiva ettiği sanrımı temelsiz bırakmıştı. Karşımızda hayattaki herhangi otoriter siyasi figürün ancak gıpta ile bakabileceği; örgütü içerisinde en küçük sorgulama, farklı ve müstakil kalma potansiyeli bırakmamış, mutlak otorite ile donatılmış emsalsiz bir kişi kültü duruyordu. Dahası, “tutsak’’ olmasına rağmen örgütünün kritik kararlarına müdahale kapasitesini kaybetmediği gibi, -sadece açık kaynaklardan bile anlaşılabileceği üzere-, son yirmi yedi yılda Türkiye’deki farklı siyasi rejimlerin nüfuzu ve yönlendirmesi altında olmakla birlikte belirleyici siyasi ve kurumsal kararlar alma yetkisini tek-elinde bulunduruyordu.

Kişi kültüne dayalı, tek adam sistemleri sanıldığından çok daha karmaşık kurumsal ve siyasi-psikolojik mekanizmalardır. Salt bir kişinin şeytanlaştırılması ile açıklanmaları mümkün değildir. Bunun tarihteki örnekleri için Stalinist Büyük Terör dönemine, Çin’de Kültür Devrimine, Kamboçya’da Pol Pot’a ve en uç bir misal olarak Kore Demokratik Halk Cumhuriyetinde Paektu hanedanının kuruluş ve işleyişine bakmak yeterlidir. Bu tür sistemlerin siyaset sınıfı ve elitinin hem kişi kültü inşasının mağduru hem de mekanizmanın tahkim edicisi, uygulayıcısı ve yeniden üreticisi olduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Hatta söz konusu sınıflar kimi zaman mekanizmayı istenilenden daha ileri taşıyan eylemleriyle ‘fail’ pozisyonuna geçerler. Kült siyaseti, bu kesimleri yalnızca baskı ve endoktrinasyon yoluyla müstakil, vicdani ve rasyonel karar alma yetisinden mahrum bırakmaz. Bununla birlikte, kimilerinin mutlak, teolojik bir inanç ve sorgusuz bir imanla; kimilerinin fırsatçılık, kimilerinin ise bürokratik lakaytlık ve kariyerist rutincilikle ulaşmayı arzuladıkları kaynaklar, imkanlar ve statüler sunar.

Dolayısıyla hem bu emsalsiz kişi kültü sisteminin kurulup korunmasını hem de Kürt kamuoyunda fırtınalar yaratan 27 Şubat açıklamasına PKK Networkü içerisinden HAYIR tavrı çık(a)mamasını bu bağlamda anlamak gerekir.
Bu konuyu derinleştirerek tartışmaya devam edeceğim.

İlk yazımı Rastî’ye ‘’merhaba’’ diyerek bitirmek isterim. Bütün Ortadoğu’da yeni bir altüst oluşlar yaşanırken Kürtler de çok fırtınalı bir dönemden geçiyor. Kuzey ise kırk yılı aşan kesintisiz bir olağanüstülük; Sûad Haymatlos’un ifadesiyle “hor kullanılmışlık’’ nedeniyle siyasi takatsizlik ve düşünsel ‘vertigo’ yaşıyor. Bu kritik dönemde Rastî’nin çoğul tartışmalara ev sahipliği yapacak bir platform olmasını diliyorum. 27 Şubat cenderesinin aşılması ve Kürd/istan sorununun ulusal ve kolonyal bir mesele olarak ayakları üzerine konulmasında Rastî’nin büyük bir yük ve sorumluluk üstlendiğinin farkındayım. Umarım bu amacında muvaffak olur. Ve umarım güçlenerek büyür ve benzer platformlara ilham olur.

Li ser xêrê be, riya me/we vekirî be!

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?