
Türkiye ve Kuzey Kürdistan siyasi tarihinde bugünlerde parlatılan "Terörsüz Türkiye" tasarımlarının ve Ankara destekli "yeni entegrasyon" projelerinin kökleri, sanıldığı gibi yakın dönemin taze paradigmaları değil. Tam aksine karşımızdaki tablo; temelleri 5 Haziran 2015 Diyarbakır İstasyon Meydanı katliamıyla atılan, zaman içinde ilmek ilmek işlenmiş sistematik bir siyasi mühendisliğin ürünüdür.
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın adının ve "terörsüz Türkiye" söyleminin araçsallaştırıldığı bugünkü mevcut süreç, 11 yıl önce Kürt demokratik siyasetine indirilen o ilk kanlı darbenin mantıki ve yapısal bir devamıdır. 2015’te bombalarla açılan o karanlık koridor; hendekler, barikatlar ve ardından gelen kayyım rejimiyle tahkim edilerek, bugün Kürt aktörleri iradesiz birer "entegrasyon nesnesine" dönüştürme aşamasına getirilmiştir.
Sandıktan Hendeklere
Tarih: 5 Haziran 2015. Yer: Diyarbakır İstasyon Meydanı. Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) o tarihi genel seçim mitingine yönelik IŞİD eliyle gerçekleştirilen bombalı katliamda 5 insanımız yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. O gün Necati Kurul, Şeyhmus Kaçan, Civan Arslan, Ramazan Yıldız ve Ali Türkmen’i hayattan koparan o patlama, Kürt siyasi hareketinin Türkiye geneline yayılma ve demokratik sistemle entegre olma hamlesine indirilmiş en radikal darbeydi.
O dönem "çözüm süreci" tasfiye edilirken, katliamın hemen ardından bölge kentlerinde ani bir refleksle veya yönlendirmeyle devreye sokulan hendek ve barikat süreçleri, Ankara’ya Kürt şehirlerini askeri olarak ezme ve sivil siyaseti topyekun kriminalize etme fırsatını altın tepside sundu. Belediye eş başkanlarının tutuklanması ve halkın iradesini gasp eden kayyım rejiminin kurumsallaşması, Kürtlerin demokratik alanını tamamen daralttı. Önce meydanlarda bombalarla, ardından yargı ve kayyımlarla yapılan bu ciddi siyasi darbeler, Kürt hareketini sivil alanda felç etmeyi amaçlıyordu.
Yol Temizliği
O dönem hukuki süreç ve hazırlanan raporlar, saldırının arkasındaki istihbarat ve güvenlik zafiyetlerini defalarca gözler önüne serdi. Saldırıyı gerçekleştiren IŞİD militanı Orhan Gönder’in, Adıyaman’daki "Dokumacılar" grubu üyesi olduğu, ailesinin emniyete "oğlumuz dağa kaçtı/IŞİD’e katıldı" ihbarında bulunduğu ve patlamadan önce kaldığı otelde polis tarafından "terör arama kaydı" (uyarı tespiti) yapılmasına rağmen gözaltına alınmadığı ortaya çıktı.
Bu durum, Diyarbakır katliamını basit bir terör eylemi olmaktan çıkarıp, göz göre göre gelen bir ihmaller zinciri olarak hafızalara kazıdı. Daha sonra Ankara ve Suruç katliamı davalarında da karşımıza çıkacak olan bu "ihmal" teması, Kürt siyasetinde devletin içindeki bazı odakların bu saldırılara zemin hazırladığı argümanını her zaman güçlü kıldı.
Analistler, 5 Haziran katliamıyla başlayan zincirleme reaksiyonun sonuçlarını üç ana başlıkta topluyor:
Çözüm Sürecinin Sonu: 2013-2015 yılları arasında devam eden diyalog süreci, bu katliam ve ardından gelen Temmuz 2015 Ceylanpınar olaylarıyla tamamen rafa kalktı.
"Hendek Savaşları" Dönemi
Katliamın yarattığı güvensizlik ve öfke iklimi, Kürdistan kentlerinde (Sur, Cizre, Nusaybin) hendek ve barikat süreçlerinin başlamasına, dolayısıyla şehirlerin yıkıldığı ağır bir çatışma dönemine evrildi.
Siyasi Alanın Daraltılması: 7 Haziran’da barajı aşan Kürt siyasi hareketi, bu katliamla başlayan güvenlikçi politikalar dalgasıyla kademeli olarak kriminalize edildi, belediyelere kayyım atanması ve eş başkanların tutuklanması sürecinin önü açıldı.
11 Yıllık Denklem ve "Terörsüz Türkiye" İllüzyonu
Bugün 5 Haziran 2026. Aradan geçen 11 yıla rağmen Diyarbakır’da halkın hafızasında o günün izleri tazeliğini koruyor. Katliamın yıldönümünde İstasyon Meydanı’na karanfil bırakan aileler ve hak savunucuları için adalet arayışı henüz bitmiş değil. Çünkü ana davada tetikçilere cezalar verilmiş olsa da, saldırının arkasındaki karanlık siyasi ilişkiler ağının ve yerel güvenlik bürokrasisindeki sorumluların rolleri hiçbir zaman tam olarak aydınlatılmadı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında net bir tespiti masaya koymak gerekiyor: 5 Haziran Katliamı’nın yarattığı o kaotik zemin olmasaydı, ne kentlerin yıkımıyla sonuçlanan askeri operasyonlar ne de Kürtlerin siyasi kurumlarına el koyan kayyım mekanizması bu kadar fütursuzca uygulanabilirdi.
Katliamla başlatılan, hendeklerle büyütülen ve kayyımlarla tescillenen bu 11 yıllık süreç, Kürtleri demokratik bir özne olmaktan çıkarıp Ankara’nın belirlediği sınırlara hapsetti. İşte tam da bu yüzden, bugün "terörsüz Türkiye" başlığı altında pazarlanan ve Öcalan üzerinden yürütülmek istenen tasfiye/entegrasyon projesi, 2015’teki o kırılmanın ve sivil siyasete yapılan büyük darbenin nihai aşamasından başka bir şey değildir.
Katliamın 11. yılında netleşen tarihsel gerçek şudur: Kürtlerin özgür ve demokratik iradesi önce şiddet, hendek sarmalı ve kayyımlarla kırılmış; bugün ise o kırılan iradenin üzerine "terörsüz Türkiye" makyajıyla yeni bir hizalama ve entegrasyon modeli inşa edilmek istenmektedir. 5 Haziran, Kürtlerin demokratik siyaset kanallarıyla eşit ortak olma çabasına indirilmiş ve bugünkü tasfiye projesinin taşlarını döşemiş en ağır darbe olarak güncelliğini korumaktadır

