
Tayip Temel, "Savaşı uzaktan seyredenler neden barışa karşılar?" diye soruyor.
Ben de tam tersini soruyorum
Bugün Kürtlere sunulan şey gerçekten barış mı?
Yoksa yarım asırlık bir mücadelenin sonunda Kürtlerden, devletin demokratikleşmesine ilişkin ciddi hiçbir güvence almadan, ellerindeki siyasi ve askeri mevzileri birer birer terk etmeleri mi isteniyor?
Bu soruyu sormak, savaşı özlemek değildir. Bu soruyu sormamak, tarihten hiçbir şey öğrenmemektir.
Masada kim, neyi teslim ediyor?
Bir barış sürecinin adil olup olmadığını anlamanın en basit yolu şudur: taraflardan hangisi somut, geri alınamaz bir şey veriyor; hangisi yalnızca söz veriyor?
Bugünkü tabloya bakalım.
Kürtler tarafında verilenler somut ve ölçülebilir: silahlar bırakılıyor, örgüt kendini feshediyor, gerilla dağdan iniyor, SDG'nin askeri yapısı Şam'a entegre ediliyor. Bunların hepsi geri dönüşü zor, kayıt altına alınmış adımlar.
Devlet tarafında verilenler ise şu ana kadar dilsel: "yeni bir dönem", "kardeşlik", "birlikte yaşam" gibi ifadeler hiçbiri anayasal metne, yasaya ya da bağlayıcı bir güvenceye dönüşmedi.
Bu, bir müzakere değil; tek taraflı bir silahsızlanmadır. Ve tarih bize, silahını bırakan tarafın masadaki gücünü de kaybettiğini defalarca öğretti.
Aynı günlerde Türkiye'de ne oluyor?
Bu soruyu boşlukta sormuyoruz. Sürecin yürüdüğü aynı aylarda Türkiye'nin iç siyasetine bakmak, devletin "dönüşüm" iddiasını test etmenin en dürüst yolu.
Ana muhalefet partisinin belediye başkanları tutuklanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hâlâ cezaevinde. Beş CHP'li belediye başkanı hakkında ağır hapis cezaları verildi. Bir komedyen, bir stand-up gösterisindeki sözleri yüzünden aylarca tutuluyor; tahliye kararı çıkıyor, daha kapıdan çıkamadan aynı gösteriden yeni bir soruşturmayla yeniden içeri alınıyor.
Bunlar tek tük vakalar değil, bir örüntü. Ve bu örüntü şunu gösteriyor: bugünün Türkiye'sinde muhalefet etmenin, gülmenin, seçilmiş olmanın bile bedeli var. Böyle bir siyasi iklimde Kürtlere "güvenin, bu sefer farklı olacak" demek, inandırıcılığını devletin kendi pratiğinde arıyor ve bulamıyor.
Soru nettir: Türkiye daha CHP'ye normal bir muhalefet alanı açamazken, Kürtlere hangi siyasal özgürlük alanını *kalıcı ve güvenceli* biçimde sunacak?
Kürt meselesi PKK ile başlamadı, PKK'nin bitmesiyle bitmez
Tartışma sık sık öyle kuruluyor ki sanki Kürt meselesi kırk yıl önce birkaç kişinin silaha sarılmasıyla başladı ve o silahlar bırakıldığında da sona erecek. Bu, meseleyi küçültmenin en kolay yoludur.
Oysa PKK'den önce de Kürt meselesi vardı: 1920'lerde, 1930'larda, Dersim'de, Zilan'da; Kürtçenin yasaklandığı, insanların çocuklarına Kürtçe isim veremediği, "Dağ Türkleri" denildiği, 12 Eylül'de Diyarbakır Cezaevi'nde insanlara kendi kimliklerini inkâr ettirmek için işkence yapıldığı yıllarda.
PKK, Kürt meselesini yaratmadı meselenin içinden çıktı. Bu ayrımı yapmadan bugünü anlamak mümkün değil. Çünkü örgüt feshedilebilir, silahlar bırakılabilir, gerilla dağdan inebilir ama Kürt meselesini doğuran devlet aklı kendiliğinden değişmez. Onun değişip değişmediğini soran hiç kimse yok.
Tek taraflı dönüşüm bir dönüşüm değildir
Bugünkü sürecin en büyük çelişkisi tam burada. Kürtlerden olağanüstü bir dönüşüm bekleniyor: silahlı mücadele sona ersin, örgüt kendini feshetsin, Kürt siyaseti yeni bir dile geçsin, Rojava Şam'a entegre olsun, SDG bağımsız askeri yapı olmaktan çıksın. Bunların neredeyse hepsi gerçekleşti bile: SDG'nin askeri, güvenlik ve idari kurumlarının Şam devlet yapısına entegrasyonu tamamlandığını açıklandı; SDG bağımsız askeri güç olarak feshedildiğini ilan etti; Mazlum Abdi, Ahmed Şara'nın cumhurbaşkanlığı danışmanlığına getirildi.
Peki Ankara'da ne değişti? Kürtçe eğitim anayasal güvenceye mi kavuştu? Kayyum sistemi tamamen kalktı mı? Kürtlerin kolektif hakları tanındı mı? Anayasa demokratikleşti mi? Yargı bağımsızlaştı mı? İfade özgürlüğü genişledi mi?
Hayır. Tek bir madde bile yok.
Ortada garip bir pazarlık var: bir taraf elindeki somut gücü bırakıyor, diğer taraf geleceğe dair sözler söylüyor. Bu asimetriyi görmezden gelen her "barış" tanımı, aslında bir teslimiyet tanımıdır.
Öcalan devletle görüşebilir; ama halkın adına konuşamaz
Abdullah Öcalan'ın devletle görüşmesi tek başına şaşırtıcı değil bir çatışma bitecekse taraflar konuşur, bu siyasetin doğasıdır. İtirazımız görüşmenin kendisine değil.
İtirazımız, bu görüşmelerden çıkan her sözün Kürtler açısından tartışılmaz bir hakikat gibi sunulmasına.
Öcalan kendi hayatı üzerinde karar verebilir. Bir siyasi hareket kendi örgütsel geleceği üzerinde karar verebilir. Ama henüz doğmamış Kürt çocuklarının geleceği üzerinde hiç kimsenin sınırsız tasarruf hakkı yoktur. Bunu söylemek hakaret değil siyasetin en temel kuralıdır: bir halk bir lidere ait değildir, lider halka karşı sorumludur.
Rojava'da ne kazandık, ne verdik?
Aynı soruyu Rojava için sormalıyız ve bu kez rakamlarla, isimlerle.
IŞİD Kobanê'ye saldırdığında dünya Kürtlerin nasıl savaştığını gördü. Yalnız Rojavalı Kürtler ölmedi; Türkiye'den gidenler, Avrupa'da doğmuş Kürt gençleri, Kürt bile olmayan enternasyonalistler orada hayatını kaybetti. O insanlar Şam'da birinin makam sahibi olması için değil, Kobanê düşmesin diye, Kürtler bir daha kendi şehirlerinde başkasının insafına kalmasın diye, kadınlar kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilsin diye öldü.
Şimdi SDG feshedildi, askeri yapı Şam'a bağlandı, idari kurumlar merkezi devlete entegre edildi. Belki koşullar bunu gerektiriyordu, belki başka seçenek kalmamıştı bu ihtimali dışlamıyoruz. Ama o zaman bize sonucu somut biçimde anlatın: Kürtlerin anayasal statüsü nedir? Özerklikten ne kaldı? Kürtçe eğitimin yasal garantisi nedir? Kadınların kurduğu sistemin geleceği nedir? Şam yarın verdiği sözlerden dönerse Kürtleri hangi anlaşma, hangi uluslararası mekanizma koruyacak?
Ahmed Şara'nın bugünkü sözü, on yıl sonraki Suriye devletinin hukuku mudur? Değilse, Kürtler ellerindeki gücü hangi güvence karşılığında devretti?
Bunları sormak savaş istemek değil hesap sormaktır. Ve hesap sormak, her demokratik sürecin olmazsa olmazıdır.
Türkiye Suriye'de çekilmiyor; yerleşiyor
Bu süreci anlamanın bir başka anahtarı da şu: Kürtlerden Suriye'de askeri yapılarını tasfiye etmeleri istenirken, Türkiye Suriye'den çekilmiyor tam tersine askeri ve lojistik varlığını genişletiyor.
İdlib'deki Ebu Zuhur Hava Üssü, Türkiye'nin bölgedeki askeri planlarının tartışıldığı bir noktaya dönüştü; İsrail 18 Ağustos'ta üssü vurdu, Türkiye saldırıyı resmen kınadı. Aynı dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri ile Suriye ordusunun ortak faaliyetleri genişliyor.
Tablo nettir: Kürtlerin bağımsız askeri gücü ortadan kalkıyor, Şam merkezi devlet olarak güçleniyor, Türkiye Şam'la askeri ilişkisini derinleştiriyor, Ankara Suriye sahasında daha kalıcı bir aktör hâline geliyor. Ve bütün bunlar bize "barış" başlığı altında anlatılıyor.
O zaman sorulması gereken soru basit: Kürtler bu yeni bölgesel düzenin masanın ortağı mı, yoksa masada hakkında karar verilen taraf mı?
Bize "savaşı seyrettiniz" diyerek bu soruların üstünü kapatamazsınız
İşte Tayip Temel'in yazısına asıl itirazım burada. Kimse bize barışın kıymetini öğretmesin Kürtler barışın kıymetini bilir, çünkü savaşın bedelini bilir. Ama o bedel yalnız mezarlıklarda değildir.
Siyasi olmayan Kürt de ödedi. Sabah işe gidip akşam evine dönen Kürt de ödedi. Üniversitede Kürt olduğu öğrenilince yüzlerin değiştiğini gören öğrenci, memleketini söylemekten çekinen işçi, çocuğuyla kendi dilinde konuşamayan anne, adını değiştirmek zorunda kalan, aksanını gizleyen, kimliğini yıllarca evinin içine hapseden herkes ödedi.
Kürt meselesinin bedeli yalnız siyasal değil toplumsal, kuşaklar arası, insanın bedenine ve hafızasına işlemiş bir bedeldir. Bu yüzden çözüm hakkında söz söyleme hakkı da birkaç siyasetçiye değil, hepimize aittir.
Bana demokrasi göstermeyen devlete geleceğimi neden emanet edeyim?
Türkiye'de bugün gerçekten demokratik bir rejim mi var? Ana muhalefet partisi ağır yargı operasyonlarının altında, seçilmiş belediye başkanları cezaevinde, bir komedyen söylediği söz yüzünden tahliye edilip aynı gün yeniden tutuklanabiliyor.
Böyle bir ülkede ben, Kürt olarak, neden "devlet artık değişti" diyeyim? Hangi veriye bakarak, hangi kuruma güvenerek? Türkiye demokratikleşmeden, Kürt meselesinin demokratik biçimde çözülebileceğine bizi kim, nasıl ikna edecek?
Ben niyete değil, pratiğe bakarım. Çünkü tarih bize niyetten çok pratiğe bakmayı öğretti.
Barış istiyoruz; ama hafızamızı kapıda bırakmayacağız
Ben barışa karşı değilim. Bir Kürt gencinin, bir Türk askerinin daha ölmesini istemiyorum. Bir annenin daha oğlunun tabutuna sarılmasını istemiyorum.
Ama bunun adı barış olacaksa, o barış Kürdün yalnızca silahını değil korkusunu da ortadan kaldırmalı. Dilini, kimliğini, siyasi iradesini güvenceye almalı. Rojava'daki kazanımlarını başka devletlerin insafına bırakmamalı. Ve en önemlisi, Kürde "devlet isterse her şeyi geri alabilir" duygusunu bir daha yaşatmamalı.
Yoksa buna barış demek için acele etmeyelim.
Çünkü Kürtlerin geçmişi yeterince ağır. Bir de geleceğini ipotek altına almaya kimsenin hakkı yok ne Ankara'nın, ne Şam'ın, ne herhangi bir örgütün, ne herhangi bir liderin.
Ben kendi çocuğuma onurlu bir gelecek bırakmak istiyorum. Bu yüzden konuşuyorum, bu yüzden soruyorum, bu yüzden itiraz ediyorum.
Ve hiç kimse bana "Savaşı uzaktan seyrettin, sus" diyemez çünkü bu halkta savaşı gerçekten uzaktan seyreden pek kimse olmadı.
Asıl mesele artık savaşın bitmesi değil, Kürtlerin o barıştan nasıl çıkacağıdır: bir halk olarak hakları güvenceye alınmış biçimde mi, yoksa elindeki bütün gücü bırakıp bir kez daha devletlerin vereceği söze güvenerek mi?

