BIST 100
14.229,01 -0,73%
DOLAR
48,2888 0,06%
EURO
55,9925 -0,17%
GRAM ALTIN
6.718,18 -2,65%
BITCOIN
77.404,00 -1,84%
FAİZ
39,93 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
99,48 -3,67%
GBP/TRY
65,3029 -0,19%
EUR/USD
1,1592 -0,22%
BRENT PETROL
94,47 4,53%
ÇEYREK ALTIN
10.984,22 -2,65%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
24 °

Şahap Eraslan: Analog ve Dijital Zorluklar

IMG_6976

Bir doktordan randevu almaya çalışıyorum. Telefonla muayenehaneye ulaşmayı deniyorum. Telesekreter, randevuların yalnızca internet üzerinden alınabileceğini söylüyor ve ilgili adresi veriyor. İnternet sitesine giriyorum. Karşıma çeşitli sorular çıkıyor: “Şunu mu istiyorsunuz?”, “Bunu mu istiyorsunuz?” Fakat benim ihtiyacım sunulan seçeneklerin hiçbirine tam olarak uymuyor. Arada bir yerde kalıyor. Sistemde ise böyle bir ara alan yok. Önceden belirlenmiş seçeneklerden birini işaretlemeden ilerleyemiyorum. Benim ihtiyacıma uygun bir seçenek bulunmadığı için randevu da alamıyorum. Muayenehaneyi tekrar arıyorum. Telesekreter yine aynı kaydı dinletiyor ve beni aynı internet sitesine yönlendiriyor. Site beni telefona, telefon beni siteye gönderiyor. Aynı kapalı döngünün içinde dolaşıp duruyorum. Bir duvara çarpıyorum. Sonunda bir sekretere ulaştığımda, o da beni anladığını söylüyor. Hatta anlattıklarımı mantıklı buluyor. Doktora ihtiyacım olduğunu kabul ediyor. Haklıyım, ihtiyacım gerçek ve talebim anlaşılır; ama yine de randevu alamıyorum. Çünkü randevu verme işinin başında bulunan insanlar bile randevu verme yetkisine sahip değiller. Benimle doktor arasına yerleştirilen engelleri aşmak, doktora ulaşmaktan daha zor hâle geliyor.

Modern toplumda haklı olmak, hakkını alabilmek anlamına gelmiyor

Bir insanın talebi mantıklı bulunabilir, ihtiyacı kabul edilebilir, hatta yaşadığı sorunda ona hak verilebilir; fakat bütün bunlar sorunun çözülmesini sağlamaz. Bu nedenle gündelik hayatta karşılaştığımız birçok olay sürekli bir haksızlık deneyimine dönüşüyor. İnsan son derece sıradan bir işi yapmaya çalışırken bile mağdur edilebiliyor. Bir randevu almak, oturduğunuz koltuğu değiştirmek, bir faturayı düzeltmek ya da yanlış yapılmış bir işlemi açıklamak saatler süren bir mücadeleye dönüşebiliyor. Modern toplum, herkesin haklı olduğu ama yine de mağdur kaldığı insanlar topluluğuna dönüşüyor. Çünkü karşımızdaki kişi de çoğu zaman bize hak veriyor. Havaalanındaki görevli hak veriyor, sekreter hak veriyor, müşteri hizmetlerindeki çalışan hak veriyor. Fakat hiç kimse sorunu çözemiyor. Böylece karşı karşıya gelen iki taraftan biri haklı, diğeri haksız olmaktan çıkıyor. İki taraf da sistem karşısında çaresiz kalıyor.

Aslında söylemek istediğim şey şu: Her şeyin kolaylaştırıldığı iddia edilen, fakat insanın aynı zamanda radikal biçimde bağımlı ve çaresiz bırakıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Sistem bize kolaylık vaat ediyor. “Artık telefon etmenize gerek yok,” diyor. “İşleminizi birkaç tıkla yapabilirsiniz.” Ancak sorununuz sistemin sunduğu seçeneklere uymadığında ilerlemek neredeyse imkânsız hâle geliyor. Kolaylık, yalnızca standart bir talebiniz varsa işe yarıyor. Standarttan biraz uzaklaştığınız anda sistem işlemeyi bırakıyor. İnsanın derdini anlatabileceği bir muhatap bulunmuyor. Sorun çözülemiyor ve kişi aynı kapalı döngünün içinde dönüp duruyor.

Hikâyesi Elinden Alınanlar

Burada başka bir güçlük daha ortaya çıkıyor: Sistemin benden ne istediğini anlayabilmem için, aslında sistemin işleyişi hakkında önceden bilgi sahibi olmam gerekiyor. Karşıma sorular çıkıyor ama bazen sorunun ne anlama geldiğini bile bilmiyorum. Hangi seçeneği işaretlemem gerektiğini anlayabilmek ayrı bir uzmanlık, o sorunun neden sorulduğunu kavramak ise başka bir uzmanlık gerektiriyor. Üstelik sistem çoğu zaman bu bilgiyi vermiyor; sanki herkes kullanılan kavramları, kategorileri ve işlemlerin arkasındaki mantığı zaten biliyormuş gibi davranıyor. Böylece kolaylaştırmak amacıyla kurulmuş sistem tuhaf bir paradoks yaratıyor: İşinizi kendiniz yapmanız bekleniyor, ama bunu yapabilmek için gereken uzmanlığa sahip olup olmadığınız sorulmuyor. Eskiden bu bilgiyi bilen bir görevliye derdinizi anlatırdınız; o sizin gündelik dilinizi kurumun diline tercüme ederdi. Şimdi aradaki bu tercüman ortadan kaldırılıyor ve vatandaşın, müşterinin ya da yolcunun aynı zamanda kendi memuru, sekreteri ve danışmanı olması bekleniyor. Sistemin vaat ettiği kolaylık böylece yeni bir çaresizliğe dönüşebiliyor.

Üstelik internet üzerinden doldurulan formlarda, asıl randevuyla ya da yapmak istediğimiz işlemle doğrudan ilgisi olmayan sorular da karşımıza çıkıyor. Kolaylık diye sunulan şey, böylece yalnızca hız ve pratiklik değil; aynı zamanda sınıflandırma, denetim ve veri toplama düzenine dönüşebiliyor. Onların istediği yoldan gitmezseniz, onların belirlediği cevapları vermezseniz sistemin dışına atılıyorsunuz. Seçenekler çoğalmış gibi görünüyor; fakat aslında yalnızca önceden hazırlanmış cevaplar arasında hareket etmenize izin veriliyor. Birinci seçenek, ikinci seçenek, üçüncü seçenek… Kendi cevabınızı verme imkânınız yok. Böylece hayatımızdan yavaş yavaş hikâyeler çıkıyor. Oysa insan deneyimi çoğu zaman seçeneklerden oluşmaz; bir seyri, zamanı, bağlamı var.

Mesela insan doktora şunu anlatmak ister: “Yolda yürürken birden sırtıma bir ağrı girdi. Tam şuradan başladı. Sonra enseme doğru ilerledi. Bir süre sonra kuluncuma saplandı ve orada kaldı.” Acının bile bir hikâyesi vardır. Bedende dolaşır, yön değiştirir, bazen kaybolur, bazen başka bir yerde yeniden belirir. Ama sistem sizden çoğu zaman bu hikâyeyi istemez. “Ağrınız nerede?” diye sorar. Sırt, boyun, omuz… Birini seçmeniz gerekir. “Şiddeti kaç?” Bir ile on arasında bir rakam vermeniz beklenir. “Ne zamandır var?” Bir kutucuğa tarih girersiniz. Böylece yaşanmış bir deneyim, parçalanarak birtakım verilere dönüştürülür. Hastalık bir hikâye olmaktan çıkar, veri olur.

Sorun verinin kendisi değildir elbette. Veriye ihtiyacımız vardır. Sorun, verinin hikâyenin yerini tamamen almasıdır. Çünkü kategorileştirme aynı zamanda bir sınırlandırmadır. Sistem, anlatabileceğiniz şeyi daha siz anlatmadan belirler. Deneyiminizin hangi bölümünün anlamlı, hangisinin gereksiz olduğuna sizin yerinize karar verir. Belki de burada kaybettiğimiz şeylerden biri anlatma özgürlüğüdür. İnsan yalnızca seçenekler arasından seçim yapan bir varlık değildir; başına gelenleri birbirine bağlayan, neden-sonuçlar kuran, ayrıntıları önemseyen, kendi deneyimine bir biçim veren hikâye anlatıcı bir varlıktır. Hikâyeyi ortadan kaldırdığınızda yalnızca gereksiz ayrıntıları temizlemiş olmazsınız; kişinin kendi yaşantısının anlamını kurma hakkını da daraltırsınız.

Ve tuhaf olan şu: Sistem bize daha fazla seçenek sundukça özgürlüğümüzün arttığı duygusunu yaratıyor. Oysa bazen seçeneklerin çokluğu, cevap verme özgürlüğünün azalmasını gizliyor. Önümüzde yüz kutucuk olabilir; ama söylemek istediğimiz şey o yüz kutucuğun hiçbirine sığmıyorsa, aslında seçeneğimiz yoktur.

Hiçbir Yere Sığamamak

İhtiyacınız bu seçeneklerin arasına sığmadığında sistem sizi tanımıyor. Çünkü sistemin gözünde yalnızca sınıflandırılabilir olduğunuz ölçüde varsınız. Önceden hazırlanmış kategorilerden hiçbirine uymuyorsanız, ihtiyacınız da görünmez hâle geliyor.

Bu süreçte verdiğimiz enformasyonların bir bölümü de ekonomik değere dönüşüyor. Bizden alınan bilgiler yalnızca işlemi gerçekleştirmek için kullanılmıyor; depolanıyor, sınıflandırılıyor, birbirleriyle ilişkilendiriliyor. Böylece doktordan randevu almak gibi basit bir işlem bile insanı giderek daha fazla bilgi vermeye zorlayan bir sürece dönüşebiliyor.

Hizmet almak isteyen kişi, aynı zamanda veri sağlayan bir kaynağa dönüşüyor. Sistem bize hizmet ederken bir yandan da bizi kendisi için kullanılabilir hâle getiriyor.

Öfkenin Adresi

Doktorun telesekreteriyle internet üzerindeki randevu sistemi arasında gidip geliyorum. Bir süre sonra telefonu öfkeyle yere bırakıyorum, ardından bilgisayarımı sertçe kapatıyorum. Çünkü karşımda konuşabileceğim, derdimi anlatabileceğim bir insan yok. Öfkem yalnızca randevu alamamaktan kaynaklanmıyor. Asıl öfkem, kendimi anlatabileceğim bir muhatap bulamamaktan geliyor. Ama öfkemin de artık belirgin bir adresi yok. Sistem içinde dağılıyor, muğlaklaşıyor, kayboluyor. Birine kızmaya çalışıyorum. “Şurada yanlış yapmışsınız,” deniliyor. Sekretere kızıyorum. “Ben sorumlu değilim, size yardımcı olmaya çalışıyorum,” diyor. Haklı. Biraz önce kızdığım kişiden özür diliyor, hatta bana yardımcı olmaya çalıştığı için teşekkür ediyorum. Doktora kızıyorum. Doktorun çalışma koşullarını düşününce o da benden daha haklı görünüyor. Sağlık sistemine kızıyorum. Sonra biri dünyanın başka bir yerinde, örneğin Hindistan’ın bir köyünde, hayatında hiç doktor görmeden ölen insanlardan söz ediyor. Bu kez kendi öfkemi ayıp saymaya başlıyorum.

Sonunda “sisteme” kızıyorum

Ama sistem dediğimiz şey de tuhaf bir şey: Herkesin zihninde başka türlü canlanan, kimsenin tam olarak nerede başlayıp nerede bittiğini bilmediği, yüzü olmayan bir yapı. “Sistem” dediğim anda yaşadığım şeyi kişisel ilişkiler dünyasından çıkarıyor, insandan uzaklaştırıyorum. Artık karşıma alıp konuşabileceğim, itiraz edebileceğim, hesap sorabileceğim biri kalmıyor. Ve tam burada öfke bir bumerang gibi geri dönüyor. Belki yanlış yapan benimdir, diye düşünüyorum. Soruyu yanlış anlamışımdır. Yanlış kutucuğu işaretlemişimdir. Randevuyu yanlış kategoriden aramışımdır. Sistemin istediği biçimde davranamamışımdır. Bir süre sonra soruların doğru, kategorilerin doğru, prosedürün doğru olduğuna; yanlış olanın ise ben olduğuma ikna olmaya başlıyorum.

İşte tuhaf olan bu: İnsan başlangıçta son derece haklı bir öfkeyle yola çıkıyor ama yolun sonunda kendisini suçlu, beceriksiz, yanlış ve hatalı hissediyor. Herkes tek tek haklı. Sekreter haklı, doktor haklı, görevli haklı, kurum haklı. Hatta sistemin neden böyle çalıştığına dair yüzlerce haklı gerekçe bulunabiliyor. Fakat bütün bu haklılıkların ortasında benim yaşadığım sorun hâlâ çözülmemiş durumda. Böylece öfkenin yöneldiği dış dünya yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Öfke artık bir talebe, bir değişiklik isteğine ya da bir muhataba ulaşamıyor. Dışarı çıkamadığı için içeri dönüyor. “Neden beceremedim?” “Neyi yanlış yaptım?” “Neden herkes yapabiliyor da ben yapamıyorum?”

Belki çağımızın en tuhaf deneyimlerinden biri de bu: Bu kadar haklı olduğumuz hâlde sonunda sürekli kendimizi yanlış hissetmemiz. Öfkemizin adresini kaybettiğimiz yerde, sistem eleştirisi kolayca öz eleştiriye; çaresizlik de kişisel yetersizlik duygusuna dönüşüyor. Ve sonunda sorun hâlâ orada dururken, öfke bize kalıyor. Haklı olup mağdur olmak… İlerleyememek… Bir yerde tıkanıp kalmak… Üstelik insanın mağduriyetinin yarattığı öfkeye gerçek bir adres bulamaması. Öfke dışarıda karşılığını bulamayınca insanın içinde birikiyor. Bir süre sonra insanın kendisinin başına bela olan, bedenine ve ruhuna yüklenen bir şeye dönüşüyor. Ama öfke her zaman içeride kalmıyor. Bazen insan kendi mağduriyetinden kurtulabilmek için başka mağdurlar yaratıyor. Asıl öfkelendiği yere ulaşamayan öfke, kendisine daha yakın, daha ulaşılabilir ve çoğu zaman daha güçsüz insanlara yöneliyor.

Evde, iş yerinde, hayatın başka alanlarında yenilmiş hisseden biri eve gelip çocuğuna bağırabiliyor. Sistem karşısında sürekli aşağılanan, değersizleştirilen, sıkıştırılan biri park yeri kavgasında hiç tanımadığı bir insanı öldürmekle tehdit edebiliyor. Gün boyu kendisine söz hakkı verilmeyen biri, akşam kendisinden daha güçsüz bulduğu birine söz hakkı tanımıyor.

Böylece yapısal bir sorun yatay bir çatışmaya dönüşüyor. Yukarıya doğru yöneltilemeyen öfke yana ve aşağıya doğru akıyor. İnsanlar sistemle yaşayamadıkları çatışmayı birbirleriyle yaşamaya başlıyorlar. Asıl muhatap görünmezleştikçe, öfke görünür ve ulaşılabilir hedefler arıyor. Belki de bu yüzden gündelik hayat bu kadar kolay sertleşiyor. Trafikte, market kuyruğunda, park yerinde, aile içinde, iş yerinde biriken gerilimlerin bir kısmı yalnızca o an yaşanan küçük olaylarla açıklanamaz. İnsan bazen karşısındaki kişiye yalnızca o kişinin yaptığından dolayı değil, uzun zamandır taşıdığı bütün çaresizliklerin yüküyle tepki veriyor. Karşısındaki insan, farkında olmadan başka yerlerde birikmiş bir öfkenin taşıyıcısına dönüşüyor. Bir başka ihtimal ise öfkenin hiç dışarı çıkamaması. O zaman öfke otoagresif bir biçim alıyor; insan kendisine dönüyor. Kendini suçluyor, küçümsüyor, bedenini yoruyor, ruhunu tüketiyor. Dışarıya yönelmesi gereken itiraz, içeride bir kendilik saldırısına dönüşüyor. Böylece iki ihtimal arasında sıkışıyoruz: Ya öfkemizi bizden daha zayıf olanlara aktarıyoruz ya da kendimize yöneltiyoruz. Her iki durumda da asıl sorun yerinde kalıyor.

Belki de sistemlerin en güçlü olduğu anlardan biri tam burasıdır: İnsanların yaşadıkları yapısal mağduriyeti ortak bir mesele olarak göremeyip, bunu ya kendi kişisel yetersizlikleri sanmaları ya da birbirlerine karşı öfkeye dönüştürmeleri. Çünkü o zaman sistem tartışmanın dışında kalır; insanlar ise onun yarattığı çaresizliğin bedelini birbirlerine ve kendilerine ödetmeye başlarlar.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?