BIST 100
13.286,12 0,65%
DOLAR
44,1163 0,06%
EURO
50,8322 -0,35%
GRAM ALTIN
7.235,25 -1,38%
FAİZ
39,29 1,00%
GÜMÜŞ GRAM
120,35 -1,02%
BITCOIN
69.844,00 -1,14%
GBP/TRY
58,9113 -0,38%
EUR/USD
1,1513 -0,47%
BRENT
101,01 9,67%
ÇEYREK ALTIN
11.829,63 -1,38%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
5 °

Hak isteyen Kürt neden “İlkel Milliyetçi” oluyor?

Screenshot

Türkiye’de devam eden süreç içerisinde en çok karşılaşılan tanımlamalardan biri de “Kürt milliyetçileri” tanımlaması oldu. Üstelik bu tanımlamayı çok daha fazla kullanan Kürtler oldu. Peki, bu tanımlamayı kim kullanıyor, kime karşı kullanıyor, kim bu Kürt milliyetçileri?

Sürecin Kürtler aleyhine yürütüldüğünü söyleyen, Öcalan’ın Kürtlerin hak ve taleplerine aykırı davrandığını veya zarar verdiğini iddia eden veyahut Kürtlerin mutlaka statü sahibi (bağımsızlık, federasyon, özerklik) olması gerektiğini savunan herkesin “Kürt milliyetçisi” olarak tanımlandığını görüyoruz.

Tanımlananlara bakılırsa, tanımlamayanların kimler olduğu kolaylıkla anlaşılıyor. Öcalan’a her koşulda sarsılmaz bir sadakatle bağlı olan, onun düşüncelerini mutlak doğru kabul eden ve ürettiği siyaseti emir telakki eden kesimler, kendileri dışındaki politik Kürtlere yönelik olarak bu tanımlamayı kullanıyor.

Ancak yalnız değiller; Türkiye sol hareketinin çeşitli fraksiyonları, ulusalcılar ve birçok gazeteci de “Kürtlerin mutlaka statü sahibi olmasını savunan”, Öcalan–PKK dışı Kürtleri de böyle tanımlamaktadır. Türk milliyetçileri ise “Kürdüm” diyen her Kürdü milliyetçi olarak tanımlamakta bir sakınca görmemektedir. Türk milliyetçisi dediklerimizin büyük bir kısmının gerçekte ırkçı olduğunu da vurgulamak gerekir.

“Kürt milliyetçisi” olarak tanımlanan kesimlerin bir kısmının veya hepsinin gerçekten milliyetçi olup olmadığı sorunu bir yana, asıl sorun tanımlamanın tonunda, söyleniş biçiminde, tanımlama yapılırken arkasına ya da önüne konulan ifadelerdedir. Sorun, bu tanımlamanın çoğunlukla aşağılama içermesidir. “Kürt milliyetçisi” tanımıyla yetinmeyip “ilkel Kürt milliyetçileri” ifadelerinin de kullanıldığını görüyoruz.

Milliyetçilik, özetle kişinin mensubu olduğu milletle dayanışma kurması, kolektif atıfla hak talebinde bulunması, çıkarlarını koruması ve egemenliğini/bağımsızlığını savunması olarak tanımlanabilir. İdeolojik temeli Fransız İhtilali ile atılan bu akım, 19. yüzyılda tüm dünyada hızla yayılmış ve ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla dünyadaki siyasi coğrafyanın oluşumuna, sınırların belirlenmesine neden olmuştur. Ancak sınırlar belirlenirken güç, örgütlülük ve uluslaşma düzeyi belirleyici olmuş, her ulus da bağımsızlığını kazanamamıştır.

Bir başka ulus devletin egemenliği altında kalan uluslar da hak mücadeleleri vermiş; bazıları başarıya ulaşmış, bazılarının mücadelesi ise hâlen devam etmektedir. Kurulu bir devlet içerisinde azınlık durumunda bulunan ulus ile devlet arasındaki mücadelelerin birçoğu silahlı çatışma veya iç savaşa dönüşmüştür. (Bu örnekler ve günümüzdeki durum bir başka yazıya konu edilecektir.)

Milliyetçilik ideolojisi, aynı milletten olanların ortak ve bağımsız devletini kurma ve bağımsız kalma isteğini de içerdiği için en üst talep “kendi kaderini tayin” (self-determinasyon) hakkıdır. Her ne kadar self-determinasyon, ABD Başkanı Wilson’un I. Dünya Savaşı sonunda 1918’de ilan ettiği ilkelere dayandırılsa da ilan edilen 14 ilke arasında self-determinasyon ifadesi geçmemiştir. Tam aksine, emperyalizmi meşrulaştırıcı bir şekilde sömürge altındaki halkların egemenlik talepleri ile egemen devletin “adil taleplerinin” eşit bir şekilde ele alınmasını önermiş ve yapılacak barış anlaşması için yapılması gerekenleri sıralamıştır.

Ezen ulus–ezilen ulus ilişkisini ilk ele alan Marks’tır. Ona göre ezilen ulus kurtulmadıkça ezen ulus da özgürleşemez. Marks’ın İrlanda sorunu üzerine görüşleri temelinde her ulusun kendi kaderini tayin hakkı (self-determinasyon), 17 Ekim Devrimi’nin lideri Vladimir Lenin tarafından “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” isimli kitapta genişletilmiş, detaylandırılmış ve çerçevesi kurulmuştur.

Bu ilke, sosyalist ideolojinin temel ilkelerinden biridir ve bir milletin kendi kaderini tayin etme hakkını savunmak yalnızca o milletten olanlara ait değildir; sosyalist ideolojiyi benimseyen herkesin ideolojik görevidir.

Buna göre Kürtlerin statü hakkını savunmak Kürtlerin tekelinde değildir. Her sosyalist bu hakkı savunur ve bunu savunmak kimseyi de Kürt milliyetçisi yapmaz.

“Kürt milliyetçiliği” olarak tanımlanan itiraz, şovenist bir uluslaşma söylemine karşı çıkmayı içermektedir. Egemen kimliği benimsetmek için Türk olmayanların asimilasyonunu esas alan, hak ve özgürlükleri inkâr eden, saldırgan ve tahammülsüz şovenizme karşı çıkmak milliyetçilik değildir; olsa bile ezilen ulusun milliyetçiliği olduğu için ilericidir, devrimcidir.

Ezilen ulusun milliyetçiliği haksızlığa, eşitsizliğe bir başkaldırıdır; ancak ezen ulus milliyetçiliği bir tahakküm kurma, aşağılama, yasaklama ve baskı altına almaya dayandığı için aynı kefeye konulamaz.

Ezen ulus milliyetçiliği gericidir, emperyalisttir, burjuvazinin çıkarlarına hizmet eder, sınıfsal mücadeleyi baltalar. Sosyalist düşünceye göre ezilen ulusun milliyetçiliği elbette nihai amaç değildir; burjuvaziyi aşma ve sınıfsal mücadele safhasına geçiştir. Çünkü milliyetçilik, burjuva ideolojisidir.

Milliyetçiliğe bu çerçeveden bakıldığında hangi tür milliyetçiliğin reddedilmesi gerektiği kolaylıkla anlaşılabilmektedir.

Peki, “Kürt milliyetçileri” ifadesini aşağılayıcı bir şekilde ele alanların meşrebi nedir?

Bunu diyen örgütlü Kürtlerin tamamı kendini sosyalist olarak tanımlar. Öyle ki sosyalizmde yeni bir çığır açarak, belediyelerde ve mahallelerde komünler kurmak suretiyle hegemonik devletlerin tüm baskı ve sömürüsünü boşa çıkaracağını iddia ediyorlar. Ki bunlar daha düne kadar elde silah ve yüzde 50 bile oy alınamayan yerlerde dahi “demokratik özerklik” veya “özyönetim” ilan ediyordu.

Türkiye solundan ve Türkiye’deki gazetecilerden bu tanımlamayı aynı aşağılayıcı tonla kullananların hepsi de sol literatüre gayet hâkimdir; bu ilkeleri bizden çok daha iyi biliyorlar. Öyleyse aşağılayıcı tarzda bu tanımlamayı kullanmaları bilinçlidir, kasıtlıdır; bir başka hegemonyayı koruyucu hassasiyetle yapılmaktadır.

Aslına bakılırsa eleştirilecek şey, Kürtlerin yeterince milliyetçi olmadığıdır. Bunca zulme ve inkâra uğrayan bir halkın milliyetçi olması adeta zorunluluktur; kaçınılmazdır ve hatta şovenizme karşı tek çaredir.

Tekçi anlayışı egemen kılmanın mümkün olmadığı çok dilli, çok kültürlü, çok inançlı bir coğrafyada sözüm ona kardeş halkların kurduğu ulus devletlerin metazori bir inatla ve her türlü bedeli ödeterek şovenizme dayalı uluslaşmaya karşı hak taleplerinin sınırının makul ve kabul edilebilir olmasının ölçütünü kim koyabilir?

Kürt eşit olmuş da tüm doğal haklarına anayasal düzeyde kavuşmuş da hâlâ milliyetçilikte ısrar ediyor olsa o zaman eleştiri kabul edilebilir belki.

Ki ben bir Kürt milliyetçisi değilim; bunu bir marifet ve üstünlük olarak da görmüyorum. Bilakis olsa olsa kusur olarak görülebilir. Çünkü bir halkın tüm değerleri saldırı altındaysa, yok sayılıyorsa –Frantz Fanon’un deyimiyle– kendi onurunu ve özsaygını korumanın yolu buna sahip çıkmaktır.

Kürt milliyetçisi diye aşağılanan kesimlerin maksimalist taleplerini seslendirme nedeni, inkârı aştığını iddia edip hak vermemeye dayanır. Eskiden Kürt yoktu; şimdi var ama hakları yok. Sorarım size: Hangisi daha kötü?

Bakın, bu soruyu sorabilmek bile tanıyıp hak vermemenin inkârla yarışabilmesidir. Böylesi de onur kırıcı değil mi? Böylesi de şovenizm değil mi?

(Son dönemlerde hemen her yazdığım yazıda belirttiğim bir hususu yeri gelmişken tekrar edeyim: Ağzı bozuk olan, nefret saçan, hedef gösteren, kişilik haklarına saldıranlar hangi kesimden olursa olsun bu üslubu, bu tarzı reddetmeliyiz.)

Buradaki kriter bana göre milliyetçilik adı altında işi ırkçılığa vardırmamaktır. Nitekim egemen ulusun milliyetçiliği büyük ölçüde ırkçılığın eli ayağı düzgün sunumudur.

Unutmayalım ki birçok millet tüm haklarına sahipken yine de milliyetçilik yapmaktadır. Buradaki milliyetçiliğin temel motivasyon kaynağı da başka bir milleti boyunduruk altında tutma, hegemonya kurma, inkâr etme ve tanımamadır; yani şovenizmdir.

Örneğin Fransız milliyetçiliği Cezayir’e karşı güçlüdür. İtalyan milliyetçiliği Mussolini’den esinlenir. Rus milliyetçilerinin iştahı Ukrayna’yı işgal etme, Türki cumhuriyetleri Moskova’ya bağımlı hâle getirme üzerine kuruludur. Türk milliyetçiliği ise Kürdü Türk yapmaya ant içmiştir.

Irkçılık büyük ölçüde devlet örgütlülüğüne ihtiyaç duyar; ondan destek alır. Cezasızlık kuraldır, ırkçı suçlara ödül vardır. Bu nedenle Kürtlerin zaten ırkçılık yapma şansı yoktur.

Kürt milliyetçiliği olarak tanımlanan “maksimalist taleplerin” sebebi, kırıntı bile verilmemesinin yarattığı umutsuzluktur; “bunlarla kardeşlik olmaz” noktasına gelmektir.

Esasen vazgeçmeye mecbur bırakılmaktır.

Kürt milliyetçisi diye dudak bükülen, aşağılanan kesimler; örgütsüz yığınlardır, karnından konuşanlardır, sürecin verdiği huzursuzluk içinde homurdananlardır, ağır bedellerle canları yananlardır. Ki hâlen verilen mücadeleye kıymet biçenlerdir.

Sayısız kez aldatılmış, katledilmiş, hapsedilmiş, sürülmüş; varlığı başına bela olmuş ve artık canına tak etmiştir.

Anasının ak sütü gibi helal hakkını istedi diye bölücü olmuş, hain olmuş, her türlü ayrımcılığa uğramışsa yine de “en sağduyulu, en ölçülü, en dikkatli sen ol” diyemezsiniz.

Artık o güvenin sonuna gelmiş; artık siz ona güveneceksiniz. Korkularınız varsa onları kendiniz yarattınız ve ondan bu korkuyu anlamasını bekleyemezsiniz.

Ki ayrılıkçı söylemleri olan Kürde güven verin bakalım; bütün acılarına ve yaralarına rağmen uzatılan samimi eli tutuyor mu, tutmuyor mu görelim.

El uzatıp “bunu tutun yoksa size mezar kazarız” derseniz, onursuzluğu dayatmış oluyorsunuz.

Sürecin sözcülerinden biri de çıkıp cahilce “Kürtlerin devlet geleneği ve tecrübesi yok” deyip tezlerden ve taleplerden vazgeçişi meşrulaştırma derdine düşmüşse, ona hatırlatmak gerekir:

Ulus devlet dediğiniz zaten son 200 yıllık bir hikâyedir.

Bu süre boyunca Kürtler mücadele etti. Coğrafi ve sosyolojik nedenlerle geç uluslaşmanın cezası bu olamaz.

Lokal ayaklanmalarla uluslaşma sağlanamadı; ama her evden bir can gitmesiyle, ağır bedellerle geç de olsa bugün artık uluslaşma düzeyi sağlanmış durumdadır.

Ve siz bunun üzerinde tepinemezsiniz. Sosyal deney yapamazsınız. Hayal ürünü olan fantezi siyasi dönüşümleri yediremezsiniz.

Dünyanın hiçbir yerinde hayat bulamamış fikirleri, Kürdün bu kadar lüksü varmış gibi dayatamazsınız.

Eşit olduğumuzda her türlü milliyetçiliği reddederim; hatta bir sosyalist olarak enternasyonalist tavırla buna karşı mücadele de veririm.

Bu nedenle şimdi doğru bulmasam da kendim olmasam da hiç kimseyi Kürt milliyetçiliği yapıyor diye suçlayamam, aşağılayıcı bir dille itham edilmesini kabul edemem.

Bilakis hak verir, saygı duyar; bunu yapmalarına gerek kalmayacak koşulların sağlanmasını talep eder, bunun için mücadele ederim.

Çünkü bana göre Türkiye özelinde Kürt sorununun çözüm menzili, genel demokrasi sorunlarıyla birlikte ve iç içe ele alınması; taleplerin gerçekçi bir çerçeveyle belirlenmesidir.

Bu yaklaşım karşılık bulduğunda Kürtler açısından milliyetçiliğin gerekçe ve koşullarının ortadan kalkacağına inanıyorum.

Ama bugün otoriter rejimle yürütülen süreçte taleplerden ve tezlerden vazgeçişin kılıfı olarak “ilkel Kürt milliyetçileri” diye olumsuz bir etiketleme yapılmasını kabul etmek de mümkün değildir.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?