BIST 100
14.779,93 -2,34%
DOLAR
45,4143 0,10%
EURO
53,3224 0,04%
GRAM ALTIN
6.867,80 -0,19%
FAİZ
42,06 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
126,75 0,30%
BITCOIN
81.243,00 0,71%
GBP/TRY
61,5268 0,09%
EUR/USD
1,1735 -0,03%
BRENT
106,50 -1,18%
ÇEYREK ALTIN
11.228,86 -0,19%
Diyarbakır Açık
Diyarbakır hava durumu
12 °

Şahap Eraslan: Zulüm Nedir? 3

Şahap Eraslan

Marcel Hénaff’a Göre Zulüm: Gaddarlık, Tutku ve Amaçlı Kötülük

Marcel Hénaff’ın “Rätsel der Grausamkeit” (Lettre International, sayı 109, 2015) başlıklı yazısında yaptığı ayrım oldukça çarpıcıdır: Zulmü belirleyen şey yalnızca öfkenin yoğunluğu, şiddetin derecesi ya da verilen acının miktarı değildir. Asıl belirleyici olan, bir insana yönelik tutkulu ve amaçlı kötülük etme iradesidir. Bu açıdan bakıldığında her şiddet eylemini “zulüm” olarak adlandırmak mümkün değildir. Örneğin bir düelloda ya da ölümle sonuçlanan bir çatışmada yoğun bir şiddet bulunabilir; fakat burada tarafların gönüllü katılımı ve karşılıklılığı söz konusu olduğu için, bunu “zalimlik” olarak nitelemek zorlaşır. Çünkü zulüm, yalnızca zarar vermek değil, ötekinin insanlığını inkâr ederek zarar vermektir.

Zulümde belirleyici olan şey, ötekinin bir özne olarak değil, bir nesne olarak görülmesidir. İnsan, hayvanlaştırılır, şeyleştirilir; onun acısı artık anlam taşımaz. Bu noktada şiddet, yalnızca bir araç olmaktan çıkar ve hükmetme arzusunun ifadesine dönüşür. Zulmeden kişi için önemli olan artık karşısındakinin yaşadığı acı değil, o acı üzerindeki iktidar duygusudur. Bu nedenle zulüm, salt şiddetten farklı olarak içinde her zaman egemenlik kurma, aşağı indirme ve insanlıktan çıkarma momenti taşır. Şiddet öldürebilir; ama zulüm, öldürmeden önce insanı “insan olmaktan çıkarır.”

Zulmün Onarılamazlığı ve Bağışlamanın Sınırı

Zulüm yalnızca birine zarar vermek değildir; birine hükmetme, onu kendi iradesine tabi kılma ve bu tahakkümden haz alma arzusudur. Ancak zulmü belirleyen en sarsıcı boyutlardan biri onun onarılamazlığıdır. Zulümde açılan yara, sıradan bir zarar gibi telafi edilebilir değildir; geri dönüşü yoktur. Bu nedenle zulüm, yalnızca mağdura verilen acıyla değil, zamana karşı işlenmiş bir suç olarak da anlaşılmalıdır: Geçmişte olan biten, hiçbir gelecekle bütünüyle dengelenemez. Bu noktada bağışlama meselesi de kırılır. Zulüm öyle bir eşiği aşar ki, mağdurun faili bağışlaması — mümkün olsa bile — zalim için kaybedilen insanlığı geri getirmez. Çünkü burada mesele yalnızca bir eylemin affedilmesi değil, insanlığın kendisinin askıya alınmış olmasıdır. Zulüm, affın sınırlarını aşan bir deneyimdir: bağışlama gerçekleşse bile, olan şey geri alınmış olmaz.

Dolayısıyla zulüm yalnızca etik bir ihlal değil, aynı zamanda insanlar arasındaki ilişkinin geri döndürülemez biçimde bozulmasıdır. Zulmeden, yalnızca ötekine değil, aynı zamanda kendi insanlığına da zarar verir — ve bu zarar çoğu zaman hiçbir bağışlama eylemiyle tam olarak onarılamaz.

Modern Savaşta Zulüm: Mesafe, Yüzsüzleşme ve Soyutlama

Günümüz savaşlarında zulmün biçimi değişmiştir. Artık zalim ile mağdur arasındaki mesafe açılmış, hatta çoğu zaman bu ilişki bütünüyle yüzsüzleşmiştir. Eskiden şiddet, en azından belirli bir karşılaşmayı, bir bakışı, bir tanıklığı içerirdi. Oysa modern savaşta öldürme eylemi çoğu zaman bir düğmeye basmaya indirgenir. Hiroshima atom bombası bunun en çarpıcı örneklerinden biridir: Yukarıdan bakıldığında bir şehir hedeflenir, ama aşağıdaki tek tek insanların yüzleri görünmez.

Bu mesafe yalnızca fiziksel değildir; aynı zamanda duygusal ve etik bir mesafedir. Öldüren kişi, öldürdüğü insanla göz göze gelmez; onun korkusunu, çaresizliğini, son anını görmez. Böylece empatiyi doğuran en temel deneyim — başkasının yüzüyle karşılaşma — ortadan kalkar. Empati yoksa suçluluk da zayıflar; suçluluk zayıfladıkça zulüm daha kolay uygulanabilir hâle gelir.

Bu noktada modern şiddet, bir tür soyutlama üzerinden işler: İnsanlar artık “hedef”, “koordinat”, “yan hasar” gibi kavramlara indirgenir. Bu dil yalnızca teknik bir dil değildir; aynı zamanda vicdanı askıya alan bir dildir. Öteki, insan olmaktan çıkar, işlem nesnesine dönüşür. Dolayısıyla modern zulmün paradoksu şudur: fiziksel olarak uzakta olmak, etik olarak da uzaklaşmayı mümkün kılar. Görmemek, hissetmemek demektir; hissetmemek ise yapılanın ağırlığını taşımamak anlamına gelir. Böylece zulüm yalnızca uygulanabilir değil, aynı zamanda psişik olarak katlanılabilir hâle gelir.

Şiddetin İçindeki Şiddet: Acının Kalıcılaştırılması

Marcel Hénaff zulmü tanımlarken önemli bir ayrım daha yapar: Zulüm yalnızca şiddet değildir; şiddetin içindeki şiddettir, yani şiddetin katmerlenmiş, yoğunlaştırılmış hâlidir. Bu nedenle her acımasızlık ya da sertlik otomatik olarak zulüm anlamına gelmez. Zulümde belirleyici olan yalnızca acı vermek değil, acıyı kalıcı kılmaktır. Birine zarar vermekle yetinilmez; o zarar zamanın içine yerleştirilir, silinemez hâle getirilir. Bu yüzden zulüm, geçici bir eylem değil, süreklilik kazanan bir etkidir. Burada kötülük yalnızca yapılan şeyde değil, onun devam etmesinde yatar.

Bu noktada zulmün sadistik bir boyutu ortaya çıkar: Zulmeden kişi, yalnızca zarar vermekle kalmaz, bu zarar verme eylemine tutkuyla bağlanır. Kötülük araç olmaktan çıkar ve başlı başına amaç hâline gelir. Bu nedenle zulüm çoğu zaman “gereklilik” ya da “zorunluluk” ile açıklanamaz; aksine arzuyla sürdürülen bir fazlalık içerir.

Zulmün en sarsıcı biçimi ise kötülüğün ölümle bile son bulmamasıdır. Ölen kişinin ardından bile aşağılanması, değersizleştirilmesi ya da hatırasının hedef alınması, zulmün zamana yayılmış doğasını gösterir. Bu durumda zulüm yalnızca bedene yönelmiş bir şiddet değil; aynı zamanda hafızaya, yas tutma hakkına ve insanın geride bıraktığı anlamlara yönelik bir saldırıdır. Dolayısıyla zulüm, şiddetin ötesinde bir şeydir: acıyı üretmekle kalmayan, onu sürdürmek isteyen, hatta onu zamana kazıyan bir iradedir.

Zulmün Türleri: Marcel Hénaff ve Wolfgang Müller-Funk

Bu çerçevede Marcel Hénaff ve Wolfgang Müller-Funk (Crudelitas, Zwölf Kapitel einer Diskursgeschichte der Grausamkeit= Crudelitas: Zulmün Söylem Tarihine Dair On İki Bölüm, 2022), zulmü farklı biçimlerde sınıflandırarak onun çok katmanlı yapısını görünür kılarlar. Hénaff’a göre zulmün ilk biçimi, ritüel olarak işaretlenmiş zulümdür. Burada amaç doğrudan acı vermek değildir. Örneğin insan kurban etme pratiklerinde mağdur kendi başına bir hedef değildir; yalnızca araçtır. Asıl mesele, insan ile tanrı arasındaki ilişkide kurulur. Bu nedenle mağdurun çektiği acı ikincil bir konuma düşer, hatta görünmez kılınır.

Müller-Funk’un “hukuki ya da ritüel zulüm” olarak adlandırdığı biçim de benzer bir mantıkla işler. İdam cezaları ya da sistematik öldürme pratiklerinde amaç bireyin acısı değil, düzenin korunmasıdır. Böylece zulüm bir istisna olmaktan çıkar, normun parçası hâline gelir.
İkinci olarak Hénaff, olay etrafında örgütlenen zulümden söz eder. Linçler bunun en tipik örneğidir. Bir olay, kıvılcım gibi işlev görür; insanlar bu olay etrafında toplanır ve kısa sürede kolektif bir şiddet dalgası ortaya çıkar. Müller-Funk’un “spontan ve kolektif zulüm” dediği biçim de bu dinamiği tamamlar. Bu tür durumlarda ajitatörler kitleyi galeyana getirir, şiddetin yönünü belirler ve zulmün süreklilik kazanmasını sağlar.

Üçüncü olarak Hénaff, profesyonel olarak uygulanan zulümden söz eder. İşkence bunun en açık örneğidir. Bu türde zulüm bir meslek pratiğine dönüşür; fail yaptığı işi sıradanlaştırır, gündelik hayatla yan yana sürdürebilir. Müller-Funk’un sorgulama ve işkence süreçlerine yerleştirdiği zulüm anlayışı da burada kesişir: Zulüm, bilgi üretme ya da itiraf alma adı altında kurumsallaşır ve meşrulaştırılır.
Dördüncü olarak Hénaff, bireysel patolojilerden doğan zulmü tanımlar. Psikopatik eğilimler, sadistik dürtüler ve bireysel sapmalar bu kategoriye girer. Müller-Funk’un “keyfi ve deneysel zulüm” dediği alan da burada yer alır. Bu türde zulüm artık araç değil, doğrudan haz nesnesidir.

Bu iki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde, zulmün yalnızca bireysel sapmalardan ya da anlık taşkınlıklardan ibaret olmadığı görülür. Zulüm, ritüellerde, hukukta, kurumlarda, kolektif hareketlerde ve bireysel patolojilerde farklı biçimlerde yeniden üretilir. Ancak bütün bu biçimlerin ortak bir noktası vardır: Zulüm, insanın kendi sınırını ihlal etmesidir. Bir başkasının acısını yalnızca mümkün kılmakla kalmaz, onu sürdürülebilir, tekrar edilebilir ve kimi zaman görünmez hâle getirir. Bu yüzden zulüm yalnızca şiddetin artışı değil, aynı zamanda vicdanın askıya alınmasıdır. Ve belki de en tehlikeli olduğu an, artık kimsenin ona “bu olamaz” demediği andır.

İnsan Doğası Değil, Kültürel Üretim Olarak Zulüm

Wolfgang Müller-Funk, insanın doğadaki tek zalim canlı olduğunu ileri sürer ve zalimliğin insana özgü olduğunu vurgular. Benzer bir düşünce hattı Alfred Lorenzer’de de görülür (Bu yazının birinci bölümünde bakınız). Doğada şiddet vardır, ancak zulüm yoktur: aslanın ceylan yavrusunu öldürmesi bir yok etme eylemidir, fakat zalimlik değildir. Zulüm doğanın değil, insanın ürünüdür.
Zulümü belirleyen temel özelliklerden biri, failin eylemi sırasında karşısındakini insanlıktan çıkarmaya yönelmesidir. Burada güç, iktidar ve şiddet iç içe geçer. Bir insanın diğerine kötülük yaparken onu aşağılaması, değersizleştirmesi ve insan-dışılaştırması yalnızca zarar verme değil, aynı zamanda bir güç gösterisidir. Nitekim zulüm her zaman asimetrik bir ilişkide ortaya çıkar; güç dengesi baştan bozulmuştur.
Zulüm yalnızca şiddet değildir; şiddetin katmerlenmiş, yoğunlaştırılmış hâlidir. Onu özgül kılan, empati, vicdan ve merhametin sistematik biçimde askıya alınmasıdır. Bu nedenle zulüm sadece fiziksel zarar vermeyi değil, öznenin bütünlüğünü hedef alır: Amaç yalnızca acı vermek değil, aşağılamak, çaresizleştirmek ve nihayetinde insanın insanlığını ortadan kaldırmaktır.

Müller-Funk’un dikkat çektiği bir diğer nokta, insanın zulüm üretme konusundaki yaratıcılığıdır. Özellikle Batı düşüncesi çoğu zaman zulmü doğaya atfederek onu kültürel sorumluluğun dışına iter; oysa zulüm kültürel olarak üretilir, örgütlenir ve meşrulaştırılır. Bu anlamda “insan zalim bir hayvandır” ifadesi, aslında hayvanlara yönelik bir haksızlık da içerir.

Zulüm yalnızca görünen bir eylem değildir hem öznel hem nesnel boyutları hem de görünür ve görünmez yüzleri vardır. Çoğu zaman zalimleri “deli” ya da “irrasyonel” olarak tanımlama eğilimi, zulmün planlı ve rasyonel boyutunu perdelemeye yarar. Oysa tarihsel olarak pek çok zulüm biçimi bilinçli şekilde tasarlanmış, organize edilmiş ve belirli çıkar ilişkileri içinde uygulanmıştır.
Bu noktada zulüm ile iktidar arasındaki ilişki belirleyici hâle gelir. Tarih, iktidara ulaşmak için uygulanan şiddetten çok, iktidarı korumak adına sürdürülen zulmün örnekleriyle doludur. İktidar elde edildiğinde, onu kaybetme korkusu zulmü derinleştirir ve sistematik hâle getirir. Bu yüzden zulüm çoğu zaman yalnızca bir araç değil, iktidarın kendini sürdürme biçimine dönüşür.

Kaçınılmazlık Anlatısı ve Zulmün Meşrulaştırılması

Zalimlerin kendi eylemlerini meşrulaştırmak için başvurdukları en temel anlatı “kaçınılmazlık” anlatısıdır. Zulüm neredeyse her zaman bir tercih değil, bir zorunluluk gibi sunulur. Fail, yaptığı şeyi bir seçenek olarak değil, yapılması gereken tek yol olarak gösterir. Böylece sorumluluk, öznenin iradesinden çekilip “durumun gerekliliğine” devredilir.

Bu söylem yalnızca bir savunma değil, aynı zamanda zulmün sürekliliğini sağlayan ideolojik bir düzendir. Çünkü “başka çare yoktu” ifadesi suçu nötrleştirir; öldürmenin yarattığı etik sarsıntıyı bastırır. Ancak burada nötrleştirme, eylemin kendisini değil, kurbanın statüsünü dönüştürerek işler.

Zulüm hiçbir zaman kendisini “masum bir insanı öldürmek” olarak adlandırmaz. Tam tersine, öldürülenin masumiyeti sistematik olarak ortadan kaldırılır. Bunun yolu ise insan-dışılaştırmadır. Kurbanın adı değiştirilir: “terörist”, “hain”, “tehdit”, “düşman” gibi kategorilerle yeniden tanımlanır. Böylece öldürülen artık insan değil, ortadan kaldırılması gereken bir nesneye dönüştürülür.
Bu dönüşüm yalnızca dilsel bir manipülasyon değildir; aynı zamanda ahlaki bir yeniden kurmadır. Zulmün kendi içinde işleyen bir “ahlakı” vardır ve bu ahlakta mağdurun itibarı baştan elinden alınır. Çünkü itibarı olan, yüzü olan, hikâyesi olan birine zulmetmek zordur. Bu yüzden zulüm önce mağduru değersizleştirir, ardından onu çaresizleştirir. İnsanı insan yapan şeyler — onur, tanınma, anlam — sistematik olarak aşındırılır.

Bu noktada zulüm yalnızca bedene değil, özneye yönelir. Amaç sadece yok etmek değil; karşıdakinin insan olarak var olma kapasitesini ortadan kaldırmaktır. Bir insan için en ağır yıkımlardan biri yalnızca acı çekmek değil, değersizleştirilmiş ve savunmasız bırakılmış olmaktır.

Her zulümde üç taraf vardır: fail, mağdur ve tanıklar. İnsandışılaştırma söylemi en çok bu üçüncü tarafı hedef alır. Çünkü tanıkların gözünde mağdurun insanlığı silinirse, zulüm daha kolay tolere edilir. Bu nedenle zulüm her zaman aynı anda hem bir eylem hem de bir anlatıdır.

Bu anlatının içinde fail, kendisini çoğu zaman bir zorunluluğun uygulayıcısı olarak görürken, aynı zamanda imgesel bir güç deneyimi de yaşar. Burada bir tür fantezi devreye girer: mutlak güç, sınırsız yetki ve karşı konulamazlık yanılsaması. Bu imgesel güç duygusu, zulmün sürdürülebilirliğini besler; çünkü fail yalnızca bir eylem gerçekleştirmez, aynı zamanda kendisini güçle özdeşleştirir.
Sonuç olarak zulüm, yalnızca şiddetin uygulanması değil, aynı zamanda kurbanın insanlığının sistematik olarak silinmesidir. “Masum insan öldürmüyoruz” söylemi, bu silmenin en kritik aracıdır. Çünkü insan öldürmek ile “tehdit ortadan kaldırmak” arasında kurulan bu dilsel ve ahlaki mesafe, zulmün kendisini görünmez kılar.

Zulüm, Güvenin Yıkımı ve Paranoyak Dünya

Zulüm yalnızca bedene yönelen bir şiddet değildir; insanın dünyayla kurduğu en temel güven ilişkisini hedef alır. Gündelik hayat, görünmez bir güven ağı üzerine kuruludur. Bir metro istasyonunda beklerken arkanızdan birinin sizi raylara itmeyeceğini varsayarsınız. Bu varsayım, dünyanın öngörülebilir ve yaşanabilir olduğuna dair temel bir inancı içerir. Zulüm tam da bu zemini çökerterek işler.

Zulüm, “olmaz” dediğimiz şeyi mümkün kılar. Kesinliğin kesinliğini ortadan kaldırır. Böylece gerçeklik istikrarlı bir yapı olmaktan çıkar; parçalanır. Bu parçalanma, psikoanalitik olarak düşünüldüğünde, öznenin gerçeklik duygusunun zedelenmesine ve paranoyak bir yapılanmanın ortaya çıkmasına yol açar. Artık tehdit yalnızca dışarıda değil, her yerdedir.

Bu süreçte en merkezi mekanizmalardan biri insandışılaştırmadır. Fail, mağduru ortadan kaldırabilmek için önce onu insan olmaktan çıkarır. Bu yalnızca ideolojik bir işlem değil, aynı zamanda psikoanalitik bir savunmadır. Bölme (Spaltung) ve projeksiyon devreye girer: fail, kendi içindeki yıkıcı, kabul edilemez parçaları dışarıya, mağdura yansıtır ve onu “tehdit”, “hain”, “kirli” olarak kurar. Böylece yok edilen, aslında dışarıya taşınmış bir iç parçadır.

Zulümde dikkat çeken bir diğer boyut, sadistik hazdır. Ancak bu haz yalnızca acı çektirmekten değil, aynı zamanda aşağılamaktan ve mahremiyeti ihlal etmekten beslenir. Özellikle işkence pratiklerinde görülen bu durum, öznenin en kırılgan, en korunmasız alanlarının hedef alınmasıyla ilgilidir. Mahrem olanın zorla açığa çıkarılması, öznenin sınırlarının yok edilmesi anlamına gelir. Bu yalnızca fiziksel değil, simgesel bir yıkımdır.

Bu noktada mağdurun kendini koruma kapasitesi çöker. Daha da önemlisi, intikam ihtimali ortadan kaldırılır. Zulmü belirleyen şeylerden biri de budur: failin, hiçbir karşılıkla karşılaşmayacağına dair duyduğu mutlak güven. Bu durum, omnipotans — her şeye kadir olma — fantezisini besler. Fail, kendisini sınırsız güç sahibi olarak deneyimler; yasa, sınır ve karşılıklılık ortadan kalkar.
Bu nedenle zulüm yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda bir dünya kurma girişimidir. Bu dünyada iyi olanın varlığını sürdürmesi zorlaşır. Etik referanslar aşınır, insanlar hayatta kalmak için kendi değerlerinden vazgeçmeye zorlanır. Zalimle özdeşleşme burada devreye girer: korkudan ya da hayatta kalma arzusundan ötürü, bazıları failin dilini konuşmaya başlar. Ancak bu özdeşleşme, öznenin kendi içsel bütünlüğünü zedeler; kişi, kendi onurundan feragat etmeden zalimin tarafına geçemez.
Zulmün en yıkıcı etkilerinden biri de içsel dünyanın çöküşüdür. İnsanın içinde taşıdığı iyi nesne temsilleri, güven veren ilişkiler ve anılar zarar görür. Bu durum, nesne ilişkileri kuramı açısından bakıldığında, içsel dünyanın parçalanması ve iyi nesnelerin korunamaması anlamına gelir. Dünya artık yalnızca dışarıda değil, içeride de güvensiz hâle gelir.
Bu yüzden zulüm, yalnızca şiddetin katmerlenmiş hâli değil; aynı zamanda sapkın bir ilişkilenme biçimidir. Wolfgang Müller-Funk’un da işaret ettiği gibi, burada ilişki tanınma, karşılıklılık ya da empati üzerine değil; yok etme, aşağılama ve mutlak güç kurma arzusu üzerine kuruludur.

Sevgi de bazen kötülük üretir…

Sokakta birinin Kürtçe konuşmasına itiraz etmek, onu aşağılamak kötülüktür. Çünkü aşağılamak yalnızca bir kişiyi hedef almaz; dili hedef alır. Bu, sembolik düzeyde bir “yok etme” girişimidir—bir dili, dolayısıyla bir varoluş biçimini silmeye yönelmiş bir müdahaledir. Ama bu tür anlık kötülükler, çoğu insanın bir ölçüde baş edebileceği, tekil karşılaşmalar olarak kalabilir. Asıl yıkıcı olan, bu küçük kötülüklerin birikerek sistematik hale gelmesidir. Örneğin Alevilere yönelik “ahlaksızlık” imaları, ibadetlerinin aşağılanması—bunlar da kötülüktür. Ancak bunları zulme dönüştüren şey, tekil ifadeler olmaları değil; süreklilik kazanmaları, tekrar etmeleri ve bir yapı tarafından taşınmalarıdır.
Psikoanalizde buna kümülatif travma deriz: Tek başına “küçük” görülebilecek incinmelerin, tekrar yoluyla birikerek ruhsal bir yıkım oluşturması. Bu noktada artık yalnızca bireysel kötülükten değil, yapısal (strüktürel) bir kötülükten söz ederiz. Bu yapı, gündelik kötülüğü meşrulaştırır, cezasız bırakır ve hatta teşvik eder. Ama burada daha incelikli bir boyut daha vardır: ilişkinin rengi. Eğer insanlar birbirlerine bağımlı bir ilişki içindeyse, kötülük yalnızca açık saldırıdan ibaret değildir. Güçlü olanın zayıf olana karşı ihmali, görmezden gelmesi ya da eşitsiz bir biçimde “sevmesi” de travmatik olabilir.

Bunu en çıplak haliyle çocuk–ebeveyn ilişkisinde görürüz. Çocuk, anne ve babaya varoluşsal olarak bağımlıdır. Bu ilişki doğası gereği asimetriktir. Eğer ebeveyn çocuğu korumazsa, çocuk yalnızca incinmez—varlığı tehdit altına girer. Gücün bu şekilde kötüye kullanılması ya da ihmal yoluyla geri çekilmesi, zaman içinde derin bir ilişki travması üretir. Bu yüzden birini sevmemek başlı başına zulüm değildir. İnsanlar birbirlerini sevmek zorunda değildir. Bu metni okuyan biri benden hoşlanmayabilir, hatta benden nefret edebilir—bu, kendi başına bir şiddet değildir. Ama aynı sevgisizlik, bağımlı bir ilişkide ortaya çıktığında—örneğin bir çocuğa yöneldiğinde—travmatik bir etki yaratır. Çünkü burada mesele yalnızca duygusal bir tercih değil, yaşamsal bir ihtiyaçtır. Benzer bir durum toplumsal ilişkilerde de ortaya çıkar. Devletin, kurumların ya da çoğunluk kimliğinin azınlıklara yönelttiği kötülük her zaman açık bir aşağılama biçiminde görünmez. Bazen kötülük, sevmenin, ilginin, önemsenmenin eşitsiz dağılımında ortaya çıkar. Örneğin bir öğretmen sınıfta göçmen çocukları aşağılamayabilir. Ama sürekli Alman öğrencileri öncelemesi, onları daha çok sevdiğini göstermesi, onlara ayrıcalık tanıması—ve bunu görünür kılması—diğer çocuklarda derin bir incinme yaratır. Bu durumda kötülük, nefret biçiminde değil, eşitsiz sevgi biçimi olarak ortaya çıkar. Belki de bu yüzden mesele yalnızca “kötü olmak” ya da “iyi olmak” değildir. Mesele, nasıl sevdiğimizdir.

Köy romantizmi ya da nostalji…

Zulüm kültürü yalnızca insanları incitmez; ortak yaşamımızı mümkün kılan sembolik dokuyu aşındırır. Yani bizi birlikte tutan, aramızdaki bağı kuran o görünmez “metni/sözleşmeyi” zayıflatır, yer yer de ortadan kaldırır. Çocukluğum bir kasabada geçti. Orada, bugün geriye dönüp baktığımda, bu sembolik düzenin bazı izlerini görebiliyorum—ama bunu bir nostalji ya da yüceltme olarak söylemiyorum. Çünkü o düzenin kendisi de kusursuz değildi. Öksüz ve yetim çocukların yanında anne babalar kendi çocuklarına sevgilerini daha sınırlı gösterirlerdi. Bu, başkasının kaybını hatırlatmamak için sevginin geri çekilmesiydi. Bir tür incelik, bir tür etik sezgi… Ama aynı zamanda şu soruyu da taşır: Sevginin geri çekilmesi gerçekten korur mu, yoksa eksikliği başka bir biçimde yeniden mi üretir? Sevgi bile, ötekinin yarasını gözeterek düzenlenirdi—ama bu düzenleme bazen sevginin kendisini de eksiltirdi. Biz de yoksulların yanında yemek yemekten çekinirdik. Bu, bir duyarlılıktı; gösterişten kaçınmak, başkasının yoksunluğu karşısında kendini sınırlamak… Ama aynı zamanda görünür eşitsizlikle doğrudan yüzleşmeyi de erteleyen bir tavırdı. Yoksulluk ortadan kalkmazdı; sadece daha az görünür hale gelirdi. Bu küçük pratikler, birlikte yaşamanın incelikli kurallarıydı—ama aynı zamanda sınırları olan, çelişkiler taşıyan kurallar. Zulüm kültürü ise bu çelişkileri bile ortadan kaldırır. Çünkü zulüm yalnızca nefret üretmez; aynı zamanda utanma duygusunu, ölçüyü, inceliği de siler. Yerine, hoyrat bir görünürlük, eşitsizliğin teşhiri ve başkasının eksikliği karşısında duyarsızlaşma geçer. Eskiden sevgi geri çekilerek başkasının yarası gözetilmeye çalışılırdı; bugün ise sevgi bile bir gösteriye, bir ayrıcalık sergisine dönüşebiliyor. O yüzden mesele yalnızca geçmişi kaybetmek ya da bugünü eleştirmek değildir. Mesele, birlikte yaşamanın ahlakının hangi biçimlerde mümkün olduğu sorusudur. Orada bir etik vardı, ama eksikti. Bugün o etik bile yok oluyor.

 

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?