
Kürt siyasal hareketinin ve ona eşlik eden düşünsel dünyanın son yarım yüzyılına bakıldığında, en dikkat çekici sorunlardan biri entelektüel alanın topluma yön verme kapasitesindeki zayıflamadır. Bunun nedeni yalnızca siyasal baskılar ya da devlet politikaları değildir. Uzun yıllara yayılan savaş, çatışma ve sürekli savunmada kalma hali, Kürt aydın çevrelerinde de derin izler bırakmıştır.
Bugün ortaya çıkan tabloya bakıldığında, ortak bir akıl üretmesi gereken entelektüel alanın giderek kendi içine kapandığı görülmektedir. Farklı fikirlerin bir araya gelerek toplumsal bir ufuk oluşturduğu bir zemin yerine, küçük çevrelerin birbirleriyle hesaplaştığı dar alanlar oluşmuştur. Bir dönem halk adına konuşan aydınlar, artık çoğu zaman birbirleri hakkında konuşmaktadır.
Kürt aydınlarının en önemli açmazlarından biri, bugünü ve yarını konuşmaktan çok geçmişin muhasebesiyle meşgul olmalarıdır. Elbette tarih önemlidir. Ancak tarih, geleceği kurmanın zemini olmaktan çıkıp bitmeyen hesaplaşmaların konusu haline geldiğinde düşünsel üretim de kısırlaşmaktadır. Bugün birçok tartışmada asıl mesele; Kürtlerin önümüzdeki on yıllarda nasıl bir siyasal, kültürel ve toplumsal gelecek kuracağı değil, kimin geçmişte ne söylediği ve hangi pozisyonda durduğudur.
Bu durum entelektüel alanı bir fikir üretim merkezinden çok bir tasfiye mekanizmasına dönüştürmektedir. İnsanlar fikirleriyle değil, aidiyetleriyle değerlendirilmektedir. Bir metnin doğruluğu ya da yanlışlığı çoğu zaman içeriğine göre değil, kimin tarafından yazıldığına göre belirlenmektedir.
Sorunun bir diğer boyutu ise aydın narsisizmidir. Özellikle sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte her siyasi çevre kendi kahramanlarını üretmiş, her düşünsel grup kendi dokunulmazlarını yaratmıştır. Böylece eleştiri kültürü yerini alkış kültürüne bırakmıştır. İnsanlar hakikati aramaktan çok kendi çevrelerinin onayını almaya yönelmiştir.
Bugün birçok entelektüel için sosyal medya, topluma ulaşmanın aracı olmaktan çıkıp başlı başına bir amaç haline gelmiştir. Kendi takipçi kitlesi içinde sürekli teyit edilen düşünceler, zamanla gerçek hayatla bağını kaybetmektedir. Bu durum sadece düşünsel sığlaşmaya değil, Kürdün Kürde yabancılaşmasına da yol açmaktadır.
Bu yabancılaşmanın en görünür olduğu alanlardan biri dil meselesidir. Kürtçe, yüzyıllık inkâr ve asimilasyon politikalarına rağmen ayakta kalmayı başarmış kolektif bir hafızadır. Ancak son yıllarda dilin bazen birleştirici bir değer olmaktan çıkarılıp bir üstünlük aracına dönüştürüldüğü de görülmektedir.
Kürtçeyi iyi konuşmak ya da yazmak kuşkusuz kıymetlidir. Fakat dili, tarihsel nedenlerle anadilinden uzak düşmüş insanları aşağılamak için kullanmak başka bir şeydir. Asimilasyonun yarattığı tahribatı onarması gereken bazı çevreler, farkında olmadan bu tahribatın yeni biçimlerini üretmektedir.
Üstelik burada açık bir çelişki de bulunmaktadır. Kürtçe konusunda en sert eleştirileri yapan çevrelerin önemli bir bölümü, siyasal pratiğin Türkçe yürütülmesine aynı sertlikte itiraz etmemektedir.Cezaevinden çıkanların Türkçe propaganda yapması, 40 yılı aşkın süreçte tüm siyasi çalışmalar Türkçe yapılması…
Televizyonlardan siyasi açıklamalara, seçim kampanyalarından parlamento faaliyetlerine kadar geniş bir alan hâlâ Türkçenin belirleyiciliği altındadır. Bu gerçeklik karşısında sessiz kalınırken, dili eksik bilen Kürtlerin hedef alınması samimi bir dil mücadelesi olarak görülmemektedir.
Bütün bunların sonucunda aydın ile toplum arasındaki mesafe giderek büyümektedir. Halkın gündeminde geçim sıkıntısı, işsizlik, göç, kimlik sorunu ve geleceksizlik varken; entelektüel çevrelerin önemli bir kısmı kendi iç tartışmalarına gömülmüş durumdadır. Bu nedenle toplumun aydınlara duyduğu güven de geçmişe göre belirgin biçimde azalmıştır.
Oysa Kürt toplumu son derece karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Dört parçada yaşayan milyonlarca insanın deneyimleri birbirinden farklıdır. Diasporadaki bir Kürdün öncelikleriyle Rojava’daki, Başûr’daki ya da Bakur’daki bir Kürdün öncelikleri aynı değildir. Buna rağmen siyasal ve düşünsel alan hâlâ insanları keskin kamplara ayırarak değerlendirmektedir.
“Apocular”, “Apoist olmayanlar”, “milliyetçiler”, “süreci destekleyenler”, “sürece karşı çıkanlar” gibi kategoriler giderek siyasal pozisyon olmaktan çıkıp toplumsal kimliklere dönüşmektedir. Böyle bir ortamda insanlar birbirlerini anlamaya değil, birbirlerini mahkûm etmeye çalışmaktadır.
Bugün Kürt siyasal alanının en büyük eksikliklerinden biri de budur. Herkes kendi kitlesine konuşmakta, çok az insan toplumun tamamına seslenebilmektedir. Herkes kendi mahallesinde kahraman, karşı mahallenin gözünde ise düşman olarak görülmektedir.
Son 1 yıldır gündeme gelen çözüm ve müzakere, komin ve demokratik toplum tartışmaları da bu açıdan önemli bir sınav olmuştur. Aradan geçen zamana rağmen Kürt kamuoyuna geleceğe dair güçlü bir siyasal ufuk sunulabilmiş değildir. Bekleme hali giderek kronikleşmiş, bu durum toplum güveni daha da derinleştirmiştir.
Oysa tam da böyle dönemlerde entelektüellerin görevi yeni kavgalar üretmek değil, yeni yollar önermektir. Kürt meselesini günlük polemiklerin dışına çıkarıp tarihsel, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla yeniden düşünmeye ihtiyaç vardır.
Aksi halde bugün yaşanan dağınıklık yalnızca bugünün sorunu olarak kalmayacaktır. Kendi içine kapanan, sürekli birbirini tüketen ve ortak bir gelecek fikri üretemeyen bir düşünsel dünyanın önümüzdeki on yıllarda Kürt toplumuna sunabileceği fazla bir şey kalmayacaktır. Asıl tehlike de burada yatmaktadır.

