
Günümüzde narsist… 7
Burada narsisizmin yalnızca bireysel bir karakter özelliği olmadığını, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir konumlanma biçimine dönüştüğünü görmek gerekir. Mitolojik Narcissos yalnızca kendi yansımasına âşıktı; ancak yine de doğanın yasalarına tabiydi. Oysa günümüz narsisizmi, kendini sevmekle yetinmez; kendisini insan olmanın sınırlarının üzerine yerleştirmeye yönelir. Artık amaç yalnızca güzel olmak değil, yaratıcı olmaktır; yalnızca var olmak değil, varlığı belirleyen konumda olmaktır. Reinhard Haller’e göre Narcissos miti, bireyin kendisine eşdeğer birini bulamadığında kendine yöneldiğini; kendisine eşdeğer olanın yalnızca kendisi olduğunu gösterir. Narcissos, kendisini başkasının yerine koyma yetisinden yoksundur; yani empati kuramaz. Kendi duygularını düzenleme kapasitesi de gelişmemiştir. Ötekiyle duygusal bir rezonans kuramaz. Bu nedenle duygusal alfabe onun için henüz yazılmamıştır; duygusal olarak bir tür cehalet içinde kalır.
Yeri gelmişken söyleyeyim: Empati üzerine çok yazdım. Burada empati konusunda sık yapılan bir yanlışı da düzeltmek isterim. Empati genellikle başkasının duygularını anlayabilme, onun perspektifinden algılayabilme olarak tanımlanır. Bu tanımda kişi ötekine yönelir, onun yerinden bakmaya çalışır. Bu doğrudur… Ancak empati yalnızca bundan ibaret değildir. Empatinin ön koşulu kişinin gönlünde ötekine bir yer açmasıdır. Bu yer olduğundan ötekine yaklaşabilir. Yani empati, gönlünü başkasına açmak; ona kendi iç dünyanda bir yer verebilmektir. Ötekinin senin gönlünü bir sığınak gibi kullanabilmesine izin vermektir. Psikoanalitik anlamda empati, biraz da bunu amaçlar: Ötekinin senin içinde yer bulmasına imkân tanımak. Burada yön tersine döner. Artık sen ötekine yönelmezsin; öteki sana yönelir. Ve empati, onu olduğu gibi kabul ederek gönlünde ağırlayabilme kapasitesine dönüşür.
Empati yalnızca öteki’ne gitmek değil, ötekinin sana gelebileceği bir yer olabilmektir.
Geleneksel dünyada insan, kendi varlığının yaratıcısı değildi. Doğum, kader ve ölüm, insanın iradesinin dışında işleyen bir düzenin parçalarıydı. İnsan doğmazdı; doğurulurdu. Yaratmazdı; yaratılmıştı. Bu nedenle insan, kendi varlığı karşısında edilgin bir konumdaydı. Tanrı yaratandı, insan ise yaratılmış olandı.
Ancak modern teknolojik dünya, bu ontolojik hiyerarşiyi dönüştürmeye başlamıştır. Üreme teknolojileri, tüp bebek yöntemleri, genetik müdahaleler ve suni döllenme merkezleri, doğumu artık yalnızca doğal bir olay olmaktan çıkarıp teknik olarak düzenlenebilir bir sürece dönüştürmektedir. Çocuk artık yalnızca “verilen” bir varlık değil; planlanan, zamanlanan, hatta belirli koşullar altında mümkün kılınan bir varlık haline gelmektedir. Baba olamayan bir erkek, anne olamayan bir kadın, laboratuvarın aracılığıyla bu eksikliği aşabilmektedir. Böylece doğum, kaderin alanından çıkarak tekniğin alanına taşınmaktadır.
Bu dönüşümün narsisizmle ilişkisi derindir. Çünkü burada özne, artık yalnızca kendi görüntüsünün değil, kendi varoluş koşullarının da efendisi olmak istemektedir. Yaratılmış olmak yeterli değildir; yaratıcı olmak arzulanmaktadır. Bu, narsisizmin en radikal biçimidir: Öznenin, kendisini yalnızca sevilen bir nesne olarak değil, varlığı mümkün kılan bir ilke olarak konumlandırmasıdır.
Bu anlamda modern narsisizm, yalnızca kendine hayranlık değil, aynı zamanda tanrısal bir konum talebidir. Çünkü Tanrı’nın temel özelliği, yaratıcı olmasıdır. Yaratmak, var olmayanı var etmektir. Modern özne, teknik aracılığıyla bu konuma yaklaşır. Artık yalnızca kendi imgesini üretmez; kendi soyunun devamını da teknik olarak mümkün kılar.
Ancak burada da bir paradoks vardır. İnsan, yaratma gücüne yaklaştıkça, aynı zamanda kendi kırılganlığını daha derinden deneyimler. Çünkü bu yaratma, mutlak bir yaratma değildir; teknik aracılı bir yaratmadır. Öznenin gücü, kendi içinde değil, tekniğin içinde yer alır. Bu nedenle modern narsisizm, kendisini tanrısal bir konuma yerleştirirken bile, bu konumu ancak dışsal araçlar aracılığıyla sürdürebilir.
Belki de bu nedenle günümüz narsisizmi, yalnızca kendine hayranlık değil, aynı zamanda insan olmanın sınırlarını inkâr etme girişimidir. Özne artık yalnızca kendisini görmek istemez; kendisini yaratıcı, belirleyici ve mutlak bir varlık olarak görmek ister. Narcissos’un sudaki yansıması, bugün yerini laboratuvardaki embriyoya bırakmıştır. Her ikisinde de özne, kendi varlığını yalnızca deneyimlemekle yetinmez; onu kendi karşısında bir nesne olarak görmek ve sahip olmak ister.
Burada mesele yalnızca teknik bir dönüşüm değil, insanın kendisini nasıl kavradığıyla ilgili de bir dönüşümdür. Çünkü insan, tarih boyunca, kendi varoluşunu cinselliğe bağlı bir varlık olarak deneyimlemiştir. İnsan doğumu, iki bedenin karşılaşmasına, iki eksikliğin birbirine yönelmesine bağlıydı. Üreme, yalnızca biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda ilişkiseldi. İnsan, tek başına kendisini üretemeyen bir varlıktı. Bu nedenle insanın varoluşu, başkasına ontolojik olarak bağlıydı.
Dinsel anlatılarda bile bu bağımlılık kuraldır, istisna değil. Âdem ve Havva’nın yaratılışı, cinselliğin dışında gerçekleşen tanrısal bir yaratım olarak sunulur. Benzer şekilde İsa’nın doğumu da cinsellik olmadan gerçekleşen bir istisna olarak anlatılır. Ancak bu istisnalar, tam da bu nedenle tanrısal kabul edilir. Çünkü cinsellik olmadan yaratmak, insana değil, Tanrı’ya ait bir güçtür. Tanrı, cinselliğe ihtiyaç duymadan yaratabilir; insan ise yaratamaz, yalnızca üreyebilir. Yaratmak ile üremek arasındaki fark burada belirleyicidir. Üreme, bağımlıdır; yaratma ise bağımsızdır.
Modern teknoloji bu sınırı bulanıklaştırmaya başlamıştır. Yardımcı üreme teknikleri, tüp bebek yöntemleri ve laboratuvar ortamında gerçekleşen döllenme süreçleri, doğumu cinselliğin doğrudan deneyiminden ayırmaktadır. Artık iki bedenin fiziksel birleşmesi, teknik olarak zorunlu değildir. Üreme, cinselliğin yaşanan bir deneyimi olmaktan çıkarak, teknik olarak düzenlenen bir sürece dönüşebilmektedir.
Bu durumun anlamı derindir. Çünkü cinsellik, yalnızca üreme aracı değildir; aynı zamanda insanın eksikliğini deneyimlediği alandır. İnsan, kendi kendine yetemeyen bir varlık olduğunu cinsellikte de deneyimler. Başkasına ihtiyaç duyar. Başkasına yönelir. Başkası olmadan kendi sürekliliğini sağlayamaz. Cinsellik, insanın kendi kendine yeterli olmadığının en açık kanıtıdır. İnsan cinsellikte öteki üzerinden cinselliğini yaşar. Mastürbasyon bile imajiner bir ötekine ihtiyaç duyar. Teknoloji ise bu bağımlılığı ortadan kaldırma vaadi taşır. Üreme, başkasına yönelen bir arzu olmaktan çıkarak, planlanabilir bir üretim/kuluçka sürecine dönüşür. Çocuk, artık yalnızca arzunun değil, aynı zamanda projenin de nesnesi haline gelir. Bu, insanın kendi varoluşu karşısındaki konumunu değiştirir. Çünkü burada özne, artık yalnızca üreyen değil, üretimi organize eden konuma geçer.
Bu dönüşüm, narsisizmin derin yapısıyla ilişkilidir. Çünkü narsisizm, öznenin kendi kendine yeterli olma arzusudur. Başkasına ihtiyaç duymadan var olabilme fantezisidir. Cinselliğin teknik olarak devre dışı bırakılması, bu fanteziye yaklaşmanın bir biçimi olarak deneyimlenebilir. Özne, artık kendi sürekliliğini sağlamak için başkasına ontolojik olarak bağımlı olmadığını düşünebilir. Ancak bu yine de mutlak bir bağımsızlık değildir. Çünkü teknik, başkasının yerini almaz; yalnızca başkalığı farklı bir düzleme taşır. Laboratuvar, doktor, teknik sistem — bunların hepsi, öznenin dışında yer alır. Yani başkası ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir. Özne, doğrudan bir başkasına değil, teknik bir düzene bağımlı hale gelir. Belki de bu nedenle modern insan, ilk kez, tanrısal bir konuma yaklaşma yanılsaması ile kendi kırılganlığı arasındaki bu gerilim içinde yaşamaktadır. Cinsellik olmadan üretebildiğini düşündüğü ölçüde kendisini yaratıcı hisseder; ama bu yaratımın kendi içsel gücünden değil, dışsal teknik sistemlerden kaynaklandığını bildiği ölçüde de kendi sınırlılığından kaçamaz.
Geleneksel dinsel ve metafizik anlatılarda insan, kendi varlığının kaynağı değildi. Yaratılmıştı. Biçimi, bedeni, cinsiyeti, kaderi — bunların tümü, insanın iradesinin dışında belirlenmişti. İnsan, kendi varlığının nedeni değil, sonucuydu. Bu nedenle insan, kendisi karşısında edilgin bir konumdaydı. Kendini seçmemişti. Kendini yaratmamıştı. Modern dünyada ise bu ilişki tersine dönmeye başlamıştır. İnsan artık yalnızca kendisine verilmiş bir varlığı yaşamaz; aynı zamanda o varlığı dönüştürür. Bedenini değiştirebilir, yüzünü yeniden şekillendirebilir, yaşlanmanın izlerini silebilir, hatta cinsiyetini değiştirebilir. Hormon tedavileri, estetik cerrahi, genetik müdahaleler ve biyoteknolojik imkânlar, insanın kendi bedeni üzerinde daha önce hiç sahip olmadığı bir müdahale alanı açmıştır.
Bu nedenle modern insan, artık yalnızca “olan” bir varlık değildir; aynı zamanda kendisini “yapan” bir varlıktır. Kendisi üzerinde çalışan, kendisini biçimlendiren, kendisini kuran bir varlıktır. Varlık, sabit bir kader olmaktan çıkarak, üzerinde işlem yapılabilen bir projeye dönüşür. Bu dönüşüm, narsisizmin yapısını da değiştirir. Mitolojik Narcissos, yalnızca kendisine verilen görüntüye âşıktı. O görüntüyü değiştiremezdi; yalnızca ona bakabilirdi. Oysa modern narsisizm, yalnızca kendine bakmakla yetinmez; baktığı şeyi değiştirmek ister. Kendisine verilen imgeyi kabul etmek yerine, kendi imgesini üretmek ister. Bu nedenle modern narsisizm, pasif bir hayranlık değil, aktif bir yaratım girişimidir de. Burada özne, kendisine yalnızca bir varlık olarak değil, bir yaratıcı olarak yaklaşır. Kendisi hem eser hem sanatçı hem nesne hem özne olur. Kendi üzerinde çalışan, kendi biçimini belirleyen bir ilke haline gelir. Bu durum, öznenin kendisini tanrısal bir konuma yaklaştıran bir deneyim yaratır. Çünkü tanrısal olanın temel özelliği, verilmiş olanı kabul etmek değil, varlığı biçimlendirme gücüne sahip olmaktır.
Ancak bu aynı zamanda yeni bir narsistik gerilim üretir. Çünkü özne artık yalnızca olduğu şeyle değil, olmayı başaramadığı şeyle de yüzleşir. Kendini yaratabilme imkânı, aynı zamanda kendinden memnun olmama zorunluluğunu da beraberinde getirir. Eğer kendini değiştirebiliyorsa, o zaman olduğu haliyle kalmak bir zorunluluk değil, bir seçim gibi görünmeye başlar. Bu da özneyi sürekli kendisini aşmaya, sürekli kendisini yeniden kurmaya zorlar. Mitolojik Narcissos, kendisine âşıktır. Onun trajedisi, kendisini sevmesi değil, sevdiği şeyin yalnızca bir görüntü olmasıdır. Ama yine de Narcissos’un sevgisi doğrudandır. Araya kimse girmez. Kendisini sevmek için başkasının onayına ihtiyaç duymaz. Sudaki yansıma, başkasının sevgisinin kanıtı değildir; yalnızca kendi varlığının sessiz bir aynasıdır.
Günümüz narsisizmi ise bu anlamda Narcissos’tan farklıdır. Modern narsistin en derin sorunu, kendisini sevememesidir. Kendisine doğrudan yönelen bir sevgiye sahip değildir. Kendisine ulaşabilmek için bir dolayıma ihtiyaç duyar: başkasının bakışına.


